Nisan, 2007 için arşiv

30
Apr
07

Ailede Saadet Presipleri

Aile seâdeti, eşler arasında karşılıklı sevgi, saygı, hürmet ve anlayış esasına dayanır. Birbirlerine karşı olan vazifelerin bilinmesi ve yapılması şarttır.

*Erkek, evine her zaman güleryüzle ve selâm vererek girmelidir.

*Kadın da, akşamleyin yorgun bir şekilde işinden dönen kocasını, kapıda güleryüz ve tatlı bir edâ ile “hoş geldiniz!” diyerek karşılamalı, hal ve hatırını sorarak gönlünü almalıdır.

*Kadın, her sabah efendisini evinden uğurlarken de, yine güleryüz ve nezâketle kapıya kadar uğurlamalı ve hakkında hayır duâda bulunmalıdır.

*Kadın, sofrayı vaktinde, efendisinin arzu ettiği yemekleri hazırlayarak, güzel bir şekilde tanzim edip kurmalı ve yemeği aslâ geciktirmemelidir.

*Kadın, herşeyde becerikli, temiz, tertipli ve düzenli olmalı, kocasının karşısında da güzel giyimli ve görünümlü bulunmalıdır.

*Kadın, evini ve çocuklarını mahâretle idâre etmelidir.

*Kadın, kocasının akrabâ ve yakınlarına iyi davranmalı ve bu vesile ile kocasının sevgisini kazanmalıdır.

*Kadın, kocasının sırlarını gizlemeli ve başkalarına açmamalıdır.

*Kadın, kocasının sözünü dinlemeli, islâm’a uygun her emrini yerine getirmeli ve ona aslâ itiraz ve muhâlefette bulunmamalıdır.

*Kadın, efendisine karşı hürmet, hizmet ve itâatte kusur etmemeli, erkek de hanımına karşı olan vazifelerinde dikkat ve itina göstermelidir.

*Kadın, kocasına başka kadınların güzelliklerinden ve özelliklerinden bahsetmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfde şöyle buyurulur:

“Hiç bir kadın, kocasına başka bir kadını tasvîr edip, özelliklerini anlatmasın!. öyle ki, kocası sanki o kadını görüyormuş gibi olur..” (238)

*Erkek, Allâh’ın kendisine bir emaneti olan hanımına, daima güleryüz ve tatlı dille muâmelede bulunmalıdır.

*Erkek, hanımının kendisine ve yaptığı işlere çirkin dememeli ve yaptığı işleri beğenmemezlik etmemelidir.

*Erkek, hanımıyla güzel geçinmeli, sebepsiz ve basit meselelerden dolayı ona darılıp kızmamalı ve onu yalnız başına terketmemelidir.

*Erkek, hanımının meşrû olan arzu ve isteklerini titizlikle yerine getirmelidir.

*Her iki taraf, birbirlerinin sevinç ve üzüntülerini paylaşmalıdır.

*Yapacakları işleri birbirleriyle istişare ederek ve danışarak yapmalı, böylece âilede karşılıklı güven, ülfet ve muhabbet, birlik ve beraberlik sağlamaya çalışmalıdır.

*Ailede erkek ve kadın, birbirlerine karşı daima şefkat ve muhabbetle, hürmet ve itâatle, güleryüz ve tatlı dille davranmalıdırlar.

*Her iki taraf, kendi anne ve babalarına nasıl hürmet ve itâat ediyorlarsa, kayınpeder ve vâlidelerine de aynı şekilde hürmet, hizmet, itâat ve muhabbet etmelidirler. Onlara yaptıklarının aynısını, zamanla kendi damad ve gelinlerinden göreceklerini unutmamalıdırlar. çünkü ne ektiysek onu biçeceğimiz muhakkaktır. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

“Ebeveyninize itâat ve ikrâm ediniz ki, evlâdlarınız da size ikrâm ve itâat etsin!” (239) buyurmuşlardır.

30
Apr
07

Ama Anne!Baba!Sizler Müslüman Değilmisiniz???

Ama Anne! Baba! Sizler Müslüman değil misiniz?

- Bu örtü de nereden çıktı? Senin yüzünden el alemin yüzüne bakamıyoruz. İtibarımızı beş paralık ettin! Para istiyorsan para, mal istiyorsan mal, her gün bir başka giyin, niye yaşlı kadınlar gibi kapanıyorsun, gençsin, güzelsin derhal çıkaracaksın başından bu bez parçasını!

- Hayır anne o bir bez parçası değil! Dinimizin emri.

- Bak sen başımıza hoca kesildi. Bana bak kızım! bunların zamanı geçti, hem kaçıncı asırda yaşıyoruz? Bak hanım! Bunlar hep senin başının altından çıktı. Ben demedim mi sana o sıkma başlı arkadaşları ile gezmesin diye. Ben böyle olacağını biliyordum. Körle yatan şaşı kalkar. O oyuncuların yanına giden oyuncu olur işte. Bak kızım ben onu bunu anlamam, biz aydın ve çağdaş aileyiz. Ailemizin şerefini beş paralık etmeye hakkın yok. Yarından tezi yok atacaksın başındakini !

Ama anne! Baba! Sizler Müslüman değil misiniz?

30
Apr
07

Örtünme Bahanelerİne Cevaplar!…

Örtünmek isterim, ama ikna olmam lazım
“KURANDA KESİN HÜKÜM VAR YETMEZMİ İKNA OLMANA”

Örtünmem gerekiyor, ama geleceğimi düşünmek zorundayım
“GELECEK ÖLÜM ONU DÜŞÜNDÜNMÜ”

ALLAH(c.c.) beni başı açık olarak da sever
“AMA GÜNAHKAR KULUM DER”

Kapalıyım, ama ailem okul için başımı açmamı istiyor
“AİLEN SENİ CEHEMMEN ATEŞİNDEN KURTARMAYACAK”

Fazla açık olmadığım için, günah olduğunu zannetmiyorum
“GÖRÜNEN HER TEL ZİNA AZMI GÜNAH ACABA”

Genç yaşta da kapanmak olmaz ki, yaşlanınca inşa ALLAH(c.c.)
“YAŞLANACAĞIN GARANTİ Mİ YA YARIN ÖLÜRSEN”

Tekrar açılırım düşüncesiyle, kapanmıyorum
“HELE Bİ KAPAN ONU SONRA DÜŞÜN”

Bazı özgürlüklerimin kısıtlanacağı düşüncesiyle kapanmak istemiyorum
“ALLAHIN KARŞISINDADA ÖZGÜR OLABİLECEKMİSİN”

Kapanmak önemli değil, önemli olan kalbinin temizliği
“KALBİN TEMİZLİĞİ GÜNAHA ENGEL DEĞİL”

Evlenince kapanırım, ;kızım evlenince kapanr;
“EVLENECEĞİN GARANTİMİ”

Güzelliğimi sergilemek istediğimden dolayı kapanmamıştım
“GÜZELLİĞİNİ SADECE EŞİNE SERGİLESEN NE GÜZEL OLUR”

Kapanırsam, diğer dini vecibelerimi de yerine getirmem gerekecek
“EE Bİ YERDEN BAŞLAMAK LAZIM”

Dinden çıkmadığıma göre başımı açmamda problem yok
“DİNDEN ÇIKMADIN AMA GÜNAHKARSIN”

Başörtü için kendimi henüz hazır hissetmiyorum
“ÖLÜNCEMİ HAZIR OLACAKSIN”

Bu zamanda da başörtü olmaz ki! Hangi çağdayız?
” GÜNAHIN BU ZAMANI O ZAMANI YOK KURAN HER ÇAĞ İÇİN İNDİ”

Kısmet, bir bakarsın kapanırız inşa ALLAH(c.c.)
“İNŞALLAH AMA ACELE ET YAŞLANDIKTAN SONRA OLECEĞİNE DAİR SENEDİN VARMI?

Önemli olan, saç dışındaki vücudun teşhir edilmemesi
“YANİ GÜNAH SADECE VUCUDAMI VAR”

Denedim, ama boğulacak gibi oldum
“AMA İTİKAT GEREKİYOR”

Evlenememe korkusu
“SAÇIN AÇIK DİYE SENİNLE EVLENEN ERKEKTEN NE BEKLERSİNKİ”

Lise ve üniversitedeki başı açık öğrencilere dinimi anlatacağım için başımı açacağım, yani hizmet için
“KENDİNE HİZMET EDEMEYECEKSİN”

Kapanmak içimden gelmiyor
“NEDEN GÜNAH İŞLEMEK HOŞUNAMI GİDİYOR”

Başörtülülerin yeterince örnek olamamaları
“SEN ÖRTÜN VE ÖRNEK OL ONLARA

Nefsime yenik düştüğümden, kapanamıyorum….
“NEFİS ŞEYTANDIR SEN ŞEYTANA YENİKSİN GELECEĞİNİ DÜŞÜN YENİLME”

30
Apr
07

Bir başörtüsü hikayesi

Bir başörtüsü hikayesi

Burası bir kumaş pazarı… Ben de bir zamanların gözde kumaşıydım. Ama şimdi eskisi gibi bana rağbet etmiyorlar. Modam geçmiş. Renklerim canlı değilmiş. Yaşlı işiymişim. Bu yüzden diğer parlak renklerin altında kalmış, ezilme tehlikesiyle karşı karşıyaydım. O karanlık ve tozlu yerde yıllardan beri bekliyordum. üstümdeki top kumaşların parçaları bitiyor, yenileri geliyordu. Ustam kumaşları düzlerken bazen bana gözü çarpıyor, esefle “Yer kaplıyorsun yıllardan beri burada. Seni artık buradan kaldırmak gerekiyor” diyordu kendi kendine. “Hayır” diye avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. “Bir gün elbet beni de alan biri bulunacak” Diğer havalı renkler alay ederek “Komik olma, artık senin yüzüne bakan bile yok” dediler. “Bir de bize bak. Ne kadar da güzeliz! Renklerimiz şeker gibi. Desenlerimiz göz alıcı. Oysa sen ne kadar da iç karartıcısın!” Kendimi savunarak “Hiç de iç karartıcı değilim! Bir zamanlar ben de yok satıyordum. Aranan bir kumaştım!”
“O bir zamanlardı şekerim, şimdi bayanlar kendilerinin farkına vardılar. Daha güzel olmak istiyorlar. Daha çekici, daha göz kamaştırıcı olmak istiyorlar. Ama sen mahkeme suratlısın!” dedi uçuk bir pembe kumaş. işte her gün böyle sözler duyuyor, gittikçe daha derinlere doğru kayıyordum. Doğru söylüyorlardı. Benim çoktan modam geçmişti. Oysa önceden bayanlar dikkat çekmemek için beni tercih ederlerdi. Benden genellikle başörtüsü yaparlardı. Ben bunları düşünürken içeriye genç bir bayan girdi. Ağır tavırlarıyla, sade giyimiyle vakarlı birine benziyordu. Ben bütün olanları diğer kumaşların altındaki küçük bir aralıktan izliyorum. Ustam müşteriyi görünce “buyurun küçük hanım, yardımcı olabilir miyim?” dedi. Genç kız sakin bir edayla bakışlarını kumaşların üzerinde gezdirip “başörtülük bir kumaş arıyorum” diye bir kuş gibi şakıdı. Bunu duyar duymaz, kalbimden vurulmuştum. Bizim bulunduğumuz yere doğru geliyorlardı. üstümdeki uçuk renkli kumaşlar güzellik yarışına girmiş gibiydiler. Benim duyduğumu onlar da duymuş üstümde debelenip duruyorlardı. Fısıldayarak “susun geliyorlar” dedim.
Portakal rengi bir kumaş “Eee sana ne oluyor? Biz varken senin hiç şansın yok!” dedi eğlenerek. “şans mı, kader mi göreceğiz!” dedim. Genç kızın beni görmesini çok arzu ediyordum. Ama nasıl? O kadar derinlerde kalmıştım ki, ustam beni zahmet edip çıkarır mıydı? Ustam eline fıstık yeşili bir kumaşı alıp “Küçük hanım bu renk size çok yakışır. şimdi genç kızlar hep bu renklerden alıyor.” dedi. Genç kız kumaşa göz ucuyla bakıp pek tenezzül etmedi. Diğer kumaşları inceliyor gittikçe gül yüzüne bir kaygı gelip oturuyordu. Ustam da genç kıza yardımcı oluyordu. “Yine siz bilirsiniz ama bence yaşınıza şu pembe, turuncu rengi çok uygun.” dedi. Renkli kumaşlar hep bir ağızdan “Eveeet!” dedi. Kendimi göstermek için büyük bir çabaya girmiştim. Ama diğerleri beni itekliyor, kendileri öne geçmek için beni eziyorlardı. iyice bunalmıştım. “Ahh boğuluyorum, çekilin üstümden be!” diye bağırmak istiyordum. Mutlaka beni arıyordu. Genç kız hayal kırıklığıyla “Aradığım burada değil galiba!” dedi.
“Buradayım küçük hanım, ne olur devam edin!” diye bağırmak istiyordum. O kadar altta kalmıştım ki, gördüğüm tek şey karanlıktı. “Allah’ım ne olur bana yardım et!” dedim debelenerek. Genç kız kumaşlara üzgün bir şekilde bakıp “Teşekkür ederim.” dedi ustama. işte, gidiyordu. Ustam desen beni unuttu. “Usta! Duymuyor musun beni? Bak ben buradayım!” dedim çaresizlikle. Biliyordum ki beni duymayacaktı. Kaderimin gül yüzü gidiyordu işte. Ustam üstümdeki kumaşları düzlerken bir şey hatırlamış gibi birden “Küçük hanım bir dakika!” deyip üstümdekileri boşaltmaya başladı. Aman Allah’ım, giderek rahatlıyordum. Ferahlıyordum. Diğer kumaşlar mızmızlanıyordu. Kıvrak bir hareketle beni hızla çekip “Seni tamamen unutmuşum” dedi kendi kendine yine. “Alıştık usta artık buna” dedim. Genç kız beni görünce hızla yanımıza geldi. Gözleri ışıldıyordu. Bana sevgiyle dokundu, işte birbirimize ilk sevdalandığımız an. Gözlerini benden alamıyordu. Ben de onun gül yüzünden. Kader bizi bir araya getirmişti sonunda. Diğer kumaşlar bize gıptayla bakıyordu. Bilge bir kumaş “Eyvah” dedi. “Eyvah, çok gözyaşı göreceksin!” “Evet,” dedim, “mutluluk gözyaşları…”
Eve geldiğimizde genç kız dakikalarca aynanın karşısında benden gözünü alamadı. Yıllardan beri böylesine değer verilmemişti bana. Beni başına örtüp namaz kılıyor, Kur’ân okuyordu. Hiç böyle duygular yaşamamıştım. Dışarıda gül yüzlümü bir kalkan gibi koruyor, kem gözlerden saklıyordum. Onunla çok güzel günlere şahit oldum. Arkadaşları tarafından çok sevilen bir kızdı. Bazen dostluklarını kıskanıyordum. Benim onu sevdiğim gibi acaba o da beni seviyor muydu? Sürekli ders çalışıyor, kitaplar okuyor, uzun uzun düşünüyordu. Bazı geceler masanın başında uyuyakalıyordu. Kimi zaman uzaklara dalar, akşam olduğunda bir nilüfer gibi kendini iç dünyasına kapatırdı. Sonra gözleri bana kayar, gül yüzü gerçekten bir gül rengini alırdı.
Bir gün ikimiz de korkunç bir şeyle sarsıldık. Mutlu günler sona ermişti artık. Gül yüzlüm artık okuyamayacaktı. Okuluna devam edemeyecekti. Okuma hakkını elinden almışlardı. çünkü beni tercih etmişti. Başörtüsünü… Olmadık hakaretlere uğruyor, herkes geleceğini bilir gibi karanlık masallar uyduruyorlardı. Artık bizim için yeni bir süreç başlamıştı. Gül yüzlüm baskılara direnecek, kendisiyle aynı yasaklara maruz kalanlarla yeni ve anlamlı dostluklar kuracaktı.. Zulme, sürgüne duçar edilmişti. Bu bir başörtüsü sevdası olmalı. Sabret gül yüzlüm, sabret! şu an karanlık. Belki gecenin en koyu olduğu bir vakit. şafak yakındır gül yüzlüm, şafak yakındır. Başak başak olacak bir gün ümitlerimiz. Allah’ın rahmet kanadının altında buluşacak bir gün ellerimiz.

30
Apr
07

Pembeleşen Başörtüm

Ben babamın nazlı çiçeğiydim
Bebeğine mama yapan
Onu sallayıp,evcilik oynayan
Annemin yavrucağı değil miydim
Büyüdüğünde doktor olmak isteyen
Ben bir küçük kız çocuğuydum
Siyah önlüklü, etamin yakalı
Öğretmeninin övgüsünü alan
Kara tahtalı,tebeşirli
Sınıfında okuyan öğrencisi değil miydim
Azimle çalışıp notlarını yükselten
Devlet okuluna girmek için
Heyecan duyan, uyumayan
Bir simit bile almazken
Okumaya çalışan
Delik çizmesi ile, ayakları buruşan
Babamın okul kapısında beklediği
Yavrucağı değil miydim
Takdir, teşekkür almak için
Arkadaşlarıyla yarışan
Devamsızlık etmeyip, hastayken
Okula koşan
Sene sonunda öğretmenlerinden
Yakasına imza alan
Ben hala doktor olmak istiyorum
Bir örtü aldım kendime
Allah için bir başörtüsü
Okul hala okulum benim
Öğretmenlerim benim öğretmenim
Ne görmek istediniz
Ve ne gördünüz bilemiyorum
Benim nurlu örtümden
Anlayamadım, anlayamam da
Neden kolaylıkla girdiğim okulumda,
Kapılar kapanıyor bana.
Benim adım hala aynı
Ben yine aynı benim.
Ben hala doktor olmak istiyorum.
Ne istiyorsunuz benden
Notlarım yine çok iyi
Arkadaşlarım aynı
Yine seviyorlar beni.
Ben hala aynı benim
Öğretmenimin
Pamuk prensesi okuyarak
Kırmızı kurdele alan öğrencisiyim.
Hatırlatayım mı bilmem
Ben babamın nazlı çiçeğiyim
Oyuncak bebeğimin annesiyim
Siz örtümü istemiyorsunuz
Bir metre etmez, elli gram gelmez
Siz geleceğimi istiyorsunuz
Siz o takdirnamemi
Matematik, Fizik dersi için
Çalıştığım gecelerimi istiyorsunuz.
Siz elime bile almadan
Stetoskopumu, beyaz önlüğümü
İstiyorsunuz
Siz altı yaşından beri düşlediğim
Geleceğimi istiyorsunuz
Üç yanlış bir doğruyu götüremedi
Ama bir yanlış bütün doğruları bitirdi.
“Yasak kardeşim yasak” dendi.
Okutmadılar hocalarım bunu
Hiçbir kitapta bana.
Kimi zaman kapitalistlerin
Sermayesi oldu pembeleşti örtüm
Allandı, pullandı
Podyumları dolaştı.
Ben ve arkadaşlarım
Beyaz güvercinlerden,
Sökülüp atıldı.
Kapı önüne kondu
Masum mücahideler.
Örtüleri alınamadı
Hürriyetleri alınamadı
Ben doktor olamadım.
Örtümleyim ve evimdeyim
Oyuncak bebeğimin değil artık
Çocuklarımın annesiyim.

Ümmü Sümeyra

Alinti

30
Apr
07

HUZURA GELDİM

HUZURA GELDİM

Peygamberim, huzura kabul et beni
Dertlerimi bir bir dökmeye geldim

Adım adım dolaştım kutsal beldeni
Güzide Ashab’ın görmeye geldim

Allah’ın evi, muazzam Kabe’yi
Tavaf edip, rahmete ermeye geldim

Ziyana aşık kelebek gibi
Çevresinde dönmeye, dönmeye geldim

İlk defa Hira’da gördüğün Nur’u
Hissedip, onunla uçmaya geldim

Şifalı su, mucizevi zemzemi
Kaynağından içmeye, içmeye geldim

Bedir’i, Uhud’u, şanlı Hayber’i
Nakşedip, kalbime çizmeye geldim

Hendekte yüzüstü düştüğün yeri
Keşfedip yüzümü sürmeye geldim

Buram buram kokan Ruhu Nebiyi
Nefes nefes içime çekmeye geldim

Takva ile yükselen kutlu Kubâ’nın
Girip, temelinde yatmaya geldim

Veda hutbenle mesaj yerinde
Arafat’ta duaya, vakfeye geldim

İsmail misali boyun eğerek
Mina’da yoluna kurban olmaya geldim

Ümmetin olmaya ahdim var idi.
İmzalı dilekçem vermeye geldim.

Cennet bahçesi nurlu Ravzâ’na
Tazim ile rızan almaya geldim

Gönlümde açılan sevgi gülünü
Buket buket sunmaya geldim

Sevgine layık gördünse beni
Verilen rütbeyi takmaya geldim

Mübarek Ravzâ’na izin ver gireyim
Sararmış yüzümü sürmeye geldim

Bildirdin bizlere dostu, düşmanı
Düşmanım nefsimdir, yenmeye geldim

Kovma kapından Ya Resul, ne olur
Dönmek için değil, kalmaya geldim

alıntıdır

30
Apr
07

Eger Seni Sevmeseydim

Her an ‘ölecekmisim’ gibi içimde
titreyip duran korkudan…
Ve her an yeni bir hayata ‘dogacakmisim’ gibi içimde çarpip duran heyecandan habersiz…
Ve sevdigimi zannedip…
Sevgiyi bildigimi zannedip…
Yasayacaktim…
Yasamak denirse…
Seni sevmeseydim…
•••
Mevsimleri sevmeyecektim…
Sevdigimi zannedip…
Yagmurun mahzun kalbimi oksamasini…
Nefes almakta zorlandigimda
rüzgârin yetismesini…
Günesi…
Yildizlari…
Gülü ve bülbülü bilmeyecektim…
Ve gizlice aglamayi…
Bildigimi zannedip…
Aski bilmeyecektim…
•••
Seni sevmeseydim…
•••
“Bir ömür boyu” yetmezdi bana…
Ben seni severek…
Cenneti istemeyi ögrendim; ve sonsuzlugu…
Uykuyu uysal bir kedi gibi yanima alip,
safak vakti ettigim dualarda…
Sana ve sevgime bakip…
Rabbimi ögrendim…
O’nun büyüklügünü ögrenmenin
mümkün olmadigini ögrenip…
Hayreti ögrendim…
•••
Eger seni sevmeseydim…

30
Apr
07

İmtihan İçinde İmtihan

Hayat ve sabır, birbirine sıkıca yapışmış iki kelime. Bir elmanın ayrılmaz parçaları. Hayat değirmeninde dönerken sabırsız olunmuyor. Her adımda ayrı bir güç gerekiyor. Başarabilmek , imtihanı kazanabilmek için…

Allah kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez. Verdiği her yükü kaldırabilecek kapasitedeyiz. Çünkü o, Halik-ı Rahman kuluna merhametlidir, şefkatlidir. Sadece karşılaştığımız sıkıntıları abartıyor, onları hikmet gözüyle göremiyoruz. Belki de imtihanlardaki güzelliği görmektense görmemeyi tercih ediyoruz.

Zordur insan olmak! İmtihanlara tabi olmak! Sabretmek, mükafatı beklemek…Beklerken şükretmek…Zordur ama imkansız değil!

İmtihandayım, her gün bir yenisi ekleniyor hayatıma. İlk büyük sınavıma 4 yaşında girdim ve bitmeyen bir sınav olduğunu kavradığımda üzerinden yıllar geçmişti. Hayat bir sınavdı ve onun içerisinde ki diğer sınavlar…Biri bitmeden diğeri, o bitmeden bir başkası çıkıp durdu karşıma. Ve hep çıkacak! Ta ki ölene kadar. Kimisini kolay idrak ettim, kimisini hala idrake çalışıyorum.

Şükürsüzlükten, isyandan Allah’a sığınarak, hep düşünüyorum imtihanı ve içindeki hikmetleri.

Niçin ben demiyorum, beni seçmişse Yaratan vardır bir bildiği diyerek. Sadece imtihanın içindeki hayırları, güzellikleri görmeye çabalıyorum. Bazen yüküm zorlasa da…

Elimizdeki güzelliklerin şükrünü eda edemediğimi görünce, benden aldıklarına isyana yüzüm tutmuyor ki…O verdi o aldı. Onun olan bir emanete niçin aldın denir mi?

Rahmana değil isyanım Rahmanın merhametsiz kullarına. İnsanı insan olarak görmekten aciz kullarına. İmtihanı zorlaştıran ve öyle uzaklardan bakıp gülenlere, isyanım…

M. KARAKAYA

30
Apr
07

GÖZYAŞLARI

GÖZYAŞLARI

Ne çok şey anlatır gözyaşları…Bazen söylenemeyen sözlerin sesi, bazen bir pişmanlığın diyeti ,bazen de bir sevda nefesi…Sessizliğin çığlıklarıdır aslında gözyaşları…Anlatılamayanı anlatmak ister karşısındakine…Eğer anlayabilirse…

İnsanoğlu bi garip…Sevinir ağlar, üzülür ağlar, hasret çeker ağlar, kavuşur yine ağlar. Kelimeler kifayetsiz kaldığında, gözyaşları görev başındadır. Aslında ağlayabilmek büyük bir nimet…Ve ağlamak taş kalpli olmadığımızı gösteriyor. Hala insan olduğumuzu, hissettiğimizi, DUYGUSUZ olmadığımızı…

Ama bazen gözpınarlarından aşağı süzülemez gözyaşları…Onlar dışa akıp ziyan etmezler kendilerini…Çünkü çok daha önemli bir görevleri vardır. İçteki bir yangını söndürmek isterler. Göz kapaklarınızın alev alev yandığı, boğazınıza bir şeylerin düğümlendiği, burnunuzun direğinini sızladığı oldu mu hiç? Dikkat ettiniz mi o anlarda gözyaşlarınızın istikameti neresi? En zor olanı bu belki de…

Ağlamak zayıflık mı? Neden ağlamamız gereken anlarda; yumruklarımızı, tırnaklarımız avuçlarımızı kanatıncaya kadar sıkar, boğazımızdaki düğümleri yutkunarak gidermeye çalışırız? Neden kaçırırız buğulanan gözlerimizi başkalarından?

Bakın ağlıyorum işte! Utanmıyorum kimseden…O kadar içime akıttım ki gözyaşlarımı!…Artık zapdedemiyorum içimdeki çağlayanı….

Ağlıyorum dostlarımın vefasızlığı için
Ağlıyorum Yaradana vefasızlığım için
Ağlıyorum özlediklerim için
Ağlıyorum özleyip de kavuşamadıklarım için
Ağlıyorum içimi acıtan kalp kırıklıklarım için
Ağlıyorum istemeden de olsa kalbini kırdıklarım için
Ağlıyorum unutulmaması gerekenleri unuttuğum için
Ağlıyorum Rabbime hayırlı kul olamadığım için
Ağlıyorum yaklaştıkça uzaklaştıklarıma
Ağlıyorum tanıdıkça çirkinleşenlere
Ağlıyorum kıymetini bilemediklerime
Ağlıyorum sevsem de yüz bulamadıklarıma
Ağlıyorum ziyan olan yıllarıma
Ağlıyorum bir ömür ağlayamadıklarıma

GÖZYAŞLARIM BU GECE BİTER Mİ?
RUHUMDAKİ KİRLERİ YIKAMAYA YETER Mİ?
KALBİME GÜN DOĞAR MI BU SABAH ACEP?
YOKSA,BÖYLE GELMİŞ YİNE BÖYLE GİDER Mİ?
DUYAR MISIN GÖZYAŞLARIMIN SESİNİ YA RAB?
BU YAŞLAR GÜNAHLARIMIN DİYETİNİ ÖDER Mİ?

alıntıdır

30
Apr
07

HACC’I ANLAMAK

HACC’I ANLAMAK

Sahte gündemlerin arkasına yetişmek mümkün değil. Hızlı, bir o kadar da geçici ve uçucu. Zamanı tüketenlerle zamanı üretenleri, gündemlerine bakarak ayırt edebilirsiniz. Hayatın atı olanlarla, hayatın süvarisi olanları da.

Bir de sahici gündemler var. Siz ona “derin gündem” de diyebilirsiniz. Esasa taalluk eden, özü olan, hazza değil hayra yönelik kalıcı gündemler. Hac, işte o gündemlerden biri. Dünyanın dört bir yanında, hacı adayı mü’minler, tatlı bir heyecanı yaşıyorlar. Bu heyecan, sadece gidenlerle sınırlı değil. Onların yakınlarını da kapsıyor.

Hac gündemi, gideniyle gidemeyeniyle, Müslüman toplumları derinden kuşatıyor. Daha önce gitmiş olanların özlemini ayağa kaldırıyor, isteyip de gidememiş olanların ise hasretini katlıyor. İnsanlar, içlerinde sıla hasretini de aşan bir hasretin eşiğini aşındırıyorlar. Gönüllerini Kâbe’ye koyanlar da, gönüllerine Kâbe’yi koyanlar da, aynı duyguları yaşıyorlar.

Beş duyu hakkını istiyor. İnsan görmek, dokunmak, duymak, koklamak ve tatmak istiyor. Her ne kadar şair “Hayaliyle tesellidir gönül meyl-i visâl etmez / Gönülden taşra bir yâr olduğun âşık hayal etmez” dese de, gönül yine de visal istiyor. Yaşayanlar bilir, çünkü hac doyumsuz bir lezzet. İçtikçe yandıran, yandıkça içilen bir su gibi. Kanmak, doymak, bıkmak kelimeleri
anlamını yitiriyor. Tıpkı âşığın dediği gibi “Öyle müştak olmuşam ki ben sana / Tâ senin yanında bile hasretim sana!” Aynen öyle, yanında bile hasretlik çekilen bir sevgili hicaz.

Bilmem, o kokuyu almayana nasıl tarif etmeli? Sanırım bu çok zor. Tam da “anlatılmaz, yaşanır” cinsinden bir tecrübe hac. Bu tecrübeyi herkes farklı düzeylerde yaşar. Hatta bazı nasipsizler hiç yaşayamaz. Tıpkı bakıp da görememek gibi, gidip de varamamak da var işin ucunda. Bazıları, gider ama varamaz.

Manevi tecrübelerin farklı düzey ve düzlemlerde yaşanması doğaldır. Çünkü bilgiler farklı, bilinçler farklı, bakışlar farklı, duruşlar farklı, kavrayışlar farklıdır. Özellikle hac ibadetinin “şeair”den ibaret olduğu bilindiğinde, bu ibadetten istifade etmenin şuurla doğrudan ilişkili olduğu daha iyi anlaşılır.

Şeair, Kur’an’ın sırf hac için kullandığı bir kavram. “Semboller” demek. Kur’an bu kavramı haccı ifade eden bir terkip olarak “Allah’ın sembolleri” şeklinde kullanır. Bir yerde sembollerden söz ediliyorsa, orada durmak gerek. Çünkü, hiçbir sembol kendisine atıf yapmaz. Her sembol kendi dışında bir hakikate atıftır ve sembolize ettiği bir değer vardır. Haccı anlamak isteyen, şu soruyu sormak zorundadır: Peki, hac Allah’ın sembolleriyse, bu semboller neyi sembolize ederler? Yani Allah bu sembollerle neyi anlatmış,
haccı farz kıldığı mümin kullarına bu simgelerle neyi işaret etmiştir?

Hac yolu, “hayat yolunu” sembolize eder. Zaten, aynı kökten gelen “mahacce” de “geniş ve doğru yol” demektir. Bu yola çıkan kişi, hayatın bir yol (sırat), insanın müebbed bir yolcu,ibadetin yol azığı olduğunu fark eden kişidir. Yol yolcu için, yolcu hem yolun hem yolcunun sahibi olan Allah için yaratılmıştır. Yolcunun yolda olduğuna dair “delil” gerektir. İşte hac, yolcunun yolda oluşuna dair Allah’a sunulmuş bir “hüccet” (aynı kökten)
olacaktır.

Haccın amacı, yolcuya yolun sonunu unutturmamaktır. Yolun sonunda yolculuğun hesabını vermek vardır. Hayatını avuçlarına alıp mahşere çıkmış, Hesap Günü huzurda durup ömrünün muhasebesini yapmış gibi. İşte bu yüzden hac mahşerin provasıdır. Haccın mahşerin provası olduğunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yok. Hacı, üzerine başına baksın yeter. Sırtında kefeni temsil eden iki parça bezden müteşekkil ihram vardır.

İhram, tıpkı ölüm gibi herkesi eşitler. Sırtına ihramını geçirerek hüccac mahşerine katılanın toplumsal statüsü geride kalmıştır. Tıpkı, namazda başlama tekbirini alırken nasıl tüm dünyasını ellerinin üzerine koyup arkasına atıyorsa, hacca çıkan biri de ihramını giymekle tüm dünyasından elbiseleriyle birlikte soyunur.

İhram beyazdır. Aklığı temsil eder. Bir tür “havariliği”. Zaten Hz. İsa’nın havarilerine de “ak giysiler” giydikleri için havari dememişler midir? İhramını kuşanan hacı, artık Allah’ın dininin ensarı olmaya adaydır. Eğer sözünde durursa, İslam ona hicret edecektir. Eğer durmaz ve kendini kirletirse, İslam ondan hicret edecektir.

Hac, terk ederek başlar. Haccın ilk öğrettiği şey budur. Çünkü hiç kimse terk etmeden bulamaz. Ayrılmadan kavuşamaz. Mahrum olmadan nail olamaz. Sırt dönmeden yüz çeviremez. Değere kavuşmak için fiyat terk edilir. Büyüğe kavuşmak için küçük terk edilir. Sevaba kavuşmak için günah terk edilir. Yüceye kavuşmak için alçak terk edilir. Kâbe’ye kavuşmak için sıla terk edilir. İçe kavuşmak için dışa veda edilir.

Haccın ikinci öğrettiği şey emanet etme, güvenme ahlakıdır. Geride bıraktıklarını Hâfız olan Allah’a emanet eder ve arkana bakmazsın. Hem emanet edip hem arkasına bakan, güvenmiyor demektir.

Nasipse, devam ederiz.

Sami HOCAOĞLU

Yeni Şafak Gazetesi – 5 Aralık 2005




@Hakkımda…@

İlahiaşk Cangüneşi

Son nefes Şeb-i aruz inşaALLAH,

Biz Mevlamızın AŞK HAMALLARIYIZ

Tek derdimiz Mevlamıza hakiki kullardan olabilmek,saygılarımla...

Web sayfama hoşgeldiniz, saygıdeğer ziyaretçilerim...

 

Nisan 2007
M T W T F S S
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

Blog İstatistiklerim...@

  • 316,338 hits

@İHH…@

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!



  • İSTANBUL

    Feedjit

    @Kategorilerim…@