04 Apr 2007 için arşiv

04
Apr

Bostan ve Gülistan’dan (I)

Bostan ve Gülistan’dan (I)

(© flickr.com)

.

Mumun Pervane ile Konuşması

Çok iyi hatırlıyorum. Bir gece uyuyamadım. Gözüme uyku girmedi. Pervanenin, muma şu sözleri söylediğini işittim.

Ey sevgilim! Hadi ben aşığım, yansam da yeridir. Peki ya sen neden yanıyor, niçin ağlıyorsun?

Ey benim biçare aşığım! Benim yanmama, ağlamama sebep nedir bilir misin?

Benim tatlı balım vardı. Beni ondan ayırdılar. Şirin’im haksızlıkla elimden alindi. İste Ferhad gibi tepemden ateş çıkıyor. Gece meclisi aydınlatan ışığıma bakma. İçimi yakan ateşe bak.

Mum, hem bu sözleri söylüyor, hem de sararmış yanağından sel gibi gözyaşı dökülüyordu.

Mum, sözüne devamla pervaneye dedi ki:

Ey pervane! Ey aşk iddiacısı! Aşk, senin için değil. Seninki bir kuru iddiadan ibaret. Sende ne sabır var, ne metanet ve tahammül.

Sen azıcık bir ışık ve ateş gördün mü, hemen yanıyorsun. Ben ise tamamıyla yanıncaya kadar dikilip duruyor, dayanıyorum. Aşk ateşi senin yalnız kanadını, benim ise vücudumu, baştan aşağı yakar.

Sadi de mum gibidir. Dışı parlaktır, ama içi yanmıştır.

Artık gece bitiyor, sabah oluyordu. Peri yüzlü bir hizmetçi gelip mumu söndürdü.

Zavallı mum, dumanı tepesinden çıkarken:

Aşkın sonu budur işte, dedi ve can verdi.

Aşıklığın ne demek olmak istersen anlatayım: Ölmek suretiyle yanmaktan kurtulmak…

Sevgilisi eliyle öldürülen aşığın mezarına gidip de ağlama, bilakis sevinerek şöyle de:

Ne mutlu ona! Sevgilisinin makbulü olduğu için sevgili onu öldürmüştür.

Aşık isen bu dertten kurtulmaya çalışma: yalnız Sadi gibi garazsız, ivazsız aşık ol.

Aşık bir fedai demektir. Nasıl ki, bir fedai gayesine varmadıkça emeline erişmedikçe başına taş ve ok yağsa meydandan çekilmezse, aşık da öyledir.

Ben sana denize açılma demiyorum. Açılacak olursan tufana bile katlan, diyorum.

Mecnunun Leyla’ya Karşı Olan Gerçek Sevgisine Dair

Birisi Mecnun’a dedi ki:

Ey iyi huylu, irfan sahibi Mecnun! Neden artık Leyla’nın obasına gelmiyorsun? Artık sende Leyla’ya karşı olan aşkından eser kalmadı mı yoksa! Fikrin değişti mi? Leyla’ya isteğin mi kalmadı?

Mecnun bu sözleri işitince ağlayarak dedi ki:

Efendi! Benimle uğraşma. Benim derdim bana yeter. Bir de sen yarama tuz ekme. Birçok defa ayrılık zaruri olur. Ayrılığa katlanmak ve sabırlı olmak aşkın azaldığına, sevdanın geçtiğine delalet etmez ki…

Adam bu sefer de:

Ey vefalı ve temiz ahlaklı Mecnun! Ben Leyla’nın bulunduğu taraflara gidiyorum. Bir haber göndereceksen söyle de ben söyleyeyim.

Mecnun ona şu cevabi vermiş:

Leyla’nın yanında benden bahsetme ve benim adımı anma. Onun bulunduğu yerde benim bahis konusu olmam manasız olur. Çünkü ben onun varlığı ile varım. Ondan ayrı benim bir varlığım yoktur.

.

Kaynak: Bostan ve Gülistan, Sadi Şirazi (Çev: Yakup Kenan Necefzade), Bedir Yayınları, İstanbul 2004

04
Apr

Efendimiz’in (sas) Kullandığı 40 Öğretme Metodu

Efendimiz (sas) hayatının her karesinde anlatacağı bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmış ve öğretmede de aynı metodu kullanmıştır.

Bütün insanlığa rehber olan Efendimiz (sas)’in hayatına bakıldığında O’nun öğretim adına kullandığı bazı metotları öğrenmek, bütün insanlar için iyi bir örnek oluşturacaktır. Burada Efendimiz’in kullandığı her bir metoda, onun hangi söz veya davranışının dayanak olduğunu anlatmak yerine sadece metodu söyleyip geçmek istiyoruz:

1. Efendimiz, söylediği hakikatleri bizzat yaşayarak hayatıyla göstermiştir.

2. Dinî yükümlülükleri tedrîcî (yavaş yavaş, basamak basamak) bir sistemle öğretmiştir.

3. Öğretmede orta yolda durmaya ve insanları bıktırmaktan uzak durmaya riayet etmiştir.

4. Öğrenenler arasındaki kişisel farklılıkları göz önünde bulundurmuştur.

5. Karşılıklı konuşma ve soru-cevap şeklini kullanmıştır.

6. Yanlış düşünceyi söküp atmak ve gerçek doğru bilgiyi net bir şekilde muhatabın kafasına yerleştirmek için aklî ölçüleri kullanmıştır.

7. Muhataplarına soru yöneltmiş, böylece onların zeka ve bilgi seviyelerini ölçmüştür.

8. Mukayese ve örneklendirme metodunu kullanmıştır.

9. Benzetme ve halk arasında yaygın olarak kullanılan örnekleri kullanmıştır.

10. Anlattığı hususu, elinde herhangi bir şey ile yere ve toprağa çizerek bizzat göstermiştir.

11. Sözle beraber jest ve mimiklerini kullanmış ve el ile işaretlerde bulunmuştur.

12. Önemine binaen, halin mümkün kıldığı bir nesneyi bizzat eline almış, eliyle kaldırmış ve arkasından söyleyeceği hususu söylemiştir.

13. Muhataplarından bir soru gelmeden söze önce kendileri başlamıştır.

14. Muhatabının sorusuna eksik ve fazla olmadan cevap vermiştir.

15. Muhatabının sorusuna, onun ihtiyacına binaen sorduğundan daha fazlasıyla cevap vermiştir.

16. Muhatabını, güzel bir hikmete binaen, sorduğu sorudan daha önemli bir hususa yönlendirdiği de olmuştur.

17. Soru soranın sorduğu soruyu tekrarlamasını istemiştir.

18. Muhatabın aldığı cevabı tekrar etmesini istemiştir. Böylece cevap unutulmayacaktır.

19. Bildiği bir husustan dolayı kişiyi imtihan etmiştir ki bununla doğru cevap vereceği için kişiyi sena etmek, övmek istemiştir.

20. Önünde olan bir olaya karşı susma yolunu tercih etmiştir.

21. Öğretme esnasında meydana gelebilecek imkan ve fırsatları değerlendirmiştir.

22. Latife ve şaka yoluyla öğretmeyi tercih etmiştir.

23. Öğrettiği hususu yeminle tekit etmiş perçinlemiştir.

24. Öğretilen hususun önemine binaen sözü üç kere tekrar etmiştir.

25. Konunun önemini oturuşunu ve duruşunu değiştirerek ve sözü tekrar ederek göstermiştir.

26. Cevabı geciktirerek muhatabın sorusunu tekrar etmesini sağlayarak onu uyarmıştır.

27. Muhatabı intibaha sevk etmek için, onu omuzundan veya elinden tutmuştur.

28. Muhatabı teşvik için veya onu sıkıntıya sokacak bir durumdan dolayı, bazı hususların gizli kalmasını yeğlemiştir.

29. Söyleyeceği hususun hafızalarda daha iyi yer etmesi veya ezberlenmesi için, sözü kısa ve öz bir şekilde ifade etmiş, daha sonra ise ayrıntılarına geçmiştir.

30. Cevabın birkaç madde ile verileceği durumlarda önce cevabın kaç maddeden oluştuğunu bildirmek için sayıyı söylemiş daha sonra saymıştır.

31. Va’z etme, nasihat etme ve öğüt verme metodunu kullanmıştır.

32. İnsanların şevklerini kamçılama veya neticesi elem verici hususlardan şiddetle uzaklaştırma (Terğib ve terhib) metodunu kullanmıştır.

33. Kıssa ve geçmiş ümmetlere ve insanlara dair haberlerle öğretme metodunu uygulamıştır.

34. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda önce nazik bir hazırlık süreci hazırlamış ve soruyu öyle cevaplandırmıştır.

35. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda üstü kapalı olarak kinaye yoluyla ve işaret ederek yetinmiştir.

36. Kadınlara öğretmeyi ve nasihat etmeyi de asla ihmal etmemiştir.

37. Halin gerektirdiği durumlarda öğretme hususunda azarlayıp paylamayı (ta’nif) ve kızmayı (gadab) da ihmal etmemiştir. Ne var ki onun paylaması ve kızması da merhamet yörüngesinde ve ümmetinin selameti için olmuştur.

38. Talim ve tebliğde, kitabeti (yazma metodunu) da kullanmıştır.

39. Yabancı dilleri (mesela Süryaniceyi) öğrenmesi için bazı sahabileri görevlendirmiştir ki bu husus da günümüzde dünyanın dört bir tarafında İslam’ın güzelliklerini öğrenmek isteyenlere karşı yapılacak vazifenin çok önemli bir basamağını teşkil etmektedir.

40. Bizzat kendi mübarek zatıyla talimde bulunmuştur.

Evet, Efendimiz (sas) evrensel bir eğitim-öğretim sistemi getirmiş ve bütün kalbleri, bütün ruhları, bütün akılları, bütün nefisleri ideal ufka yükseltecek bir mesaj sunmuştur. Sadece O’nun getirdiği sistemdir ki hem ruhu, hem aklı hem de nefsi, yükselebilecek en son noktaya ulaştırmıştır.

04
Apr

ÜSVE-İ HASENE / EN GÜZEL ÖRNEK ŞAHSİYE

ÜSVE-İ HASENE / EN GÜZEL ÖRNEK ŞAHSİYET

          

Târihte hayatının tamamı en ince teferruâtına kadar tesbît edilen tek Peygamber ve tek insan, Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Peygamberler silsilesinin, insanlığı Hakk’a ve hayra yönlendirme hususunda birer emsâl teşkil edebilecek davranış mükemmelliklerinden ancak muayyen miktarda hâtıra günümüze intikal edebilmiştir. Hâlbuki Âhirzaman Nebîsi -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz’in en basitinden en girift ve mükemmeline kadar bütün fiil, söz ve ifâdeye aksettiği kadarıyla duygu dünyâsı, an-be-an tâkib edilmiş ve târihe bir şeref levhası hâlinde kaydedilmiştir. Üstelik bunlar, Allâh’ın lutfu ile, asırlar ötesinden kıyâmete kadar gelecek son insana kadar intikâl etme mazhariyetine erdirilmiştir.

Hayatın türlü ibtilâ, musîbet ve sürprizleri karşısında kendimizi fitneden bertaraf edebilmek için şükür, tevekkül, kadere rızâ, belâlara sabır, azîmet, şecaat, fedâkârlık, kanaat, gönül zenginliği, diğergâmlık, cömertlik, tevâzu, hâdiseler karşısında dengeyi bozmama ve benzerleri gibi yüksek ahlâkî vasıfları en güzel bir şekilde hayatımıza tatbik etmek mecbûriyetindeyiz. Bütün bu hususlarda nümûne olması için de, Cenâb-ı Hakk’ın bütün bir beşeriyete armağan ettiği en büyük mürşid-i kâmil; zarif, temiz, nezih ve örnek hayatı ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizdir.

Allâh Rasûlü’nün hayâtı, kıyâmete kadar gelecek bütün nesillere örnektir. Kur’ân-ı Kerîm’de O’nun hakkında:

(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki senin için tükenmeyen bir mükâfât vardır. Şüphesiz sen büyük bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 3-4) buyurulmuş­tur.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sîreti ve mübârek şahsiyeti, sırf insan id­râkine sığabilen tezâhürleri ile dahî beşerî davranışlar manzûmesinin zirvesini teşkîl eder. O, irşad vazîfesini, insanlık içinde bizzat kendisi örnek olmak sûreti ile tamamlayan zirve bir peygamber ve nümûne-i imtisâl bir şahsiyettir. Allâh -celle celâlühû-, O mübârek varlığı -Kur’ânî tâbiriyle- “üsve-i ha­sene”, yani en mükemmel bir örnek şahsiyet olarak bütün insanlığa takdîm etmiştir.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“An­dol­sun ki, si­zin için; Al­lâh’a ve âhi­ret gü­nü­ne ka­vu­şa­ca­ğı­nı uman ve Al­lâh’ı çok zik­re­den (mü­min)’ ler için Ra­sû­lul­lâh’ta üs­ve-i ha­se­ne (en mü­kem­mel bir ör­nek) var­dır.” (el-Ahzâb, 21)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizlere hayatının her safhasında her bakımdan müstesnâ bir güzellik ve mükemmellik sergilemiştir. Gerek öz hâlinde gerek tafsîlâtlı olarak bütün davranış güzellikleri O’ndadır. Dolayısıyla her insan, Hazret-i Pey­gamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şerefli hayatı ve sünnet-i seniyyesinde, kendisine örnek alabileceği davranışların en güzelini ve mükemmelini bulabilir. Yâni Fahr-i Kâinât Efendi­miz’in hayatı, bütün çeşitleriyle birlikte en müstesnâ güllerden derlenmiş bir buke­te benzer ki, arayanlar, kendileri için güllerin en güzellerini o bukette bula­bilirler.

Cemiyetin birbirine zıd noktalarında bulunanlara dahî en mükemmel ör­nek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Meselâ, bir mahkû­mun hayatı hâkime, hâkimin hayatı da mahkûma misâl teşkil etmez. Aynı şekilde bütün ömrü maîşet mücâdelesi ve yokluk içinde kıvranmakla geçen bir fakîrin hâli de, varlık içinde yüzen bir zengi­ne nümûne olamaz. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayatı ise, her iki tarafa da örnek takdîm eder. Zîrâ, Cenâb-ı Hak, onu insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan “yetim çocukluk”tan başlatarak, ha­yâtın bütün kademelerinden geçirip kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yani peygamberlik ve devlet reisliğine kadar yükseltmiştir. Efendimiz’in ömrü boyunca yaşadığı devreler, insan hayatındaki her türlü med ve cezir tecellîleri için pekçok ideal davranış örnekleri sergiler. Bu sebeple O’nun hayatı, -hangi kademe ve vaziyette bulunurlarsa bulunsunlar- bütün insanlara kendi iktidâr ve istîdâtları nisbetinde taklid edebilecekleri fiilî, müşahhas ve mükemmel bir örnek teşkil etmiştir.

Peygamberler ve onların izinden yürüyen sâlihlerin dışında insanlığa kurtuluş yolunu gösterme ve onlara örnek birer rehber olma iddiâsındaki bütün insanlar ve bilhassa her şeyi kendi âciz akıl ve idrakleri ile îzâha kalkışan feylesoflar, bu hususta dâimâ nâkıstırlar. Zîrâ peygamberler, ilâhî vahye dayandıkları için, birbirlerini tasdîk eden hidâyet rehberleri olarak gelmişlerdir. Hâlbuki, hakîkati bulma yolunda insanlara rehber olmayı hedefleyen feylesoflar, te’yîd-i ilâhîden mahrûm oldukları ve nefislerinin sultası altında kifâyetsiz akılları ile düşündükleri için birbirlerinin sistemlerini çürüterek ve birbirlerini tekzîb ederek gelmişlerdir. Bu yüzden de ne ken­di­le­ri­ni ne de top­lum­la­rı ir­şâd ede­bil­miş­ler­dir.

Meselâ Aristo, ahlâk felsefesinin birtakım kanun ve kâidelerinin temelini atmış olmasına rağmen, vahiyden mahrûm olduğu için onun felsefesine inanıp bunu tatbîk ederek saâdete kavuşmuş bir tek kimse göremeyiz. Çünkü filozofların kalbleri tasfiye, nefisleri tezkiye görmemiş, fikir ve fiilleri, vahyin müstesnâ yardımlarıyla olgunlaştırılmamıştır.

Vahiyle terbiye edilmemiş zihnî melekeler ve kalbî temâyüllerin insanoğlunu sürükleyebileceği bâdirelerden kurtulmanın yegâne vâsıtası, Âhirzaman Nebîsi ile beşeriyete sunulan “Habl-i Metîn” yâni tutunacak en sağlam kulp olan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân’ın sînesindeki hakîkatlerin en müşahhas ve fiilî örnekleri de, Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz’in zengin sîretinde mevcuttur. O hâlde, yaratılış gâyesini gerçekleştirmeye mecbur olan insanoğlu için en lüzûmlu iş, feyizli Kur’ân ve sünnet kaynağıyla istikâmetlenmektir.

Diğer taraftan, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, daha risâlet vazîfesine başlamadan önce kendisini sevdirmiş, şahsiyeti, halkın kendisine “Sen Emîn ve Sâdıksın!” demelerini mûcib kılacak bir mükemmellik arz etmiş ve O, dînin teblîğine bu kimlik tesbît ve tescîlinden sonra başlamıştır.

Halk, O ‘nun doğruluk ve îtimad telkîn eden güzel seciyesini, daha peygamberlik gelmeden çok önce bilmekte ve O ‘nu takdir etmekte idi. O ‘na Emîn ünvânını vermiş olan kavmi, Kâbe tâmîr olunurken Hacer-i Esved’i yerine koyma husûsunda ihtilâfa düştükleri zaman, O ‘nun hakem liğine itirazsız teslîm olmuşlardı.

Zîrâ Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, öyle bir sıdk hâli üzere idi ki, henüz O’na îmân etmediği devrede büyük bir peygamber düşmanı olan Ebu Süfyan dahî, Bizans imparatoru Herakliyus’un:

“–Hiç sözünde durmadığı oldu mu?” suâline:

“–Hayır! O, verdiği her sözü tutar!” ifadesinden başka bir şey söyleyememişti.

O’nun bu yüce hâlinden gerçek istifâde ise, Mîrâç hâdisesinde Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın:

“–O dediyse, doğrudur!” ifâdesindeki teslîmiyet hâline ermekle mümkündür.

O Âlemler Sultanı’nın, müşrikler tarafından bile «Muhammedü’l-Emîn» (elinden ve dilinden herkesin emniyet ve huzur bulduğu kimse) olarak vasıflandırılmasının sebeplerine ışık tutan bir hâdise de şudur:

Hayber Savaşı’nın cereyân ettiği günlerde yahûdîlerin safından Yesâr isimli bir çoban Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi. Bir süre sohbetten sonra İslâm’a girdi ve müslümanlara katılmak istedi. Ancak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ona önce koyunlarını sâhiplerine iâde etmesini ve ondan sonra kendilerine katılmasını emir buyurdu. Üstelik savaşın uzadığı ve müslümanlar arasında erzak sıkıntısının baş gösterdiği bir anda… Hiç şüphesiz bu emir, en zor zamanda bile mesûliyet, vazife şuuru ve emânete hassâsiyetle riâyetin ehemmiyetini sergileyen pek mânidar bir misâldir.

Târihen de sâbittir ki, diğer dinlere mensup pek çok kişi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in üsve-i hasenesini vicdânen tasdîk etmek mecbûriyetinde kalmıştır. Bunların sayısız misallerinden birkaçı da şöyledir:

1789 büyük Fransız ihtilâlinin fikrî temellerini hazırlayanlardan biri olan filozof Lafayet , meşhûr “İnsan Hakları Beyânnâmesi” yayınlanmadan, bütün hukuk sistemlerini tedkik etmiş ve İslâm hukukunun üstünlüğünü görerek şöyle haykırmıştır:

“Ey Muhammed! Senin adâleti gerçekleştirmek husûsunda ulaştığın seviyeyi bir daha hiç kimse gösteremedi!..”

Diğer bir misâl de şudur:

Geçen asrın ortalarında Hollanda’nın Lahey şehrinde toplanan bir ilim ve fikir adamları konseyi, dünyânın yüz büyük adamını tesbît etmiş ve hepsi Hristiyan olan seçiciler, bir numara olarak Hazret-i Peygamber’i tercîh etmek zorunda kalmışlardır.

İşte asıl fazîlet odur ki, İslâm dışındakiler bile onun hakkını teslîm, tasdîk ve îtirâfa mecbûr kala!.. Hazret-i Peygamber’in fazîlet ve dirâyeti, kendisine inanmayanlarca bile hep tasdîk edilegelmiştir…

KAYNAK=http://www.usveihasene.com/usvei_hasene_enguzel.htm

04
Apr

Hz. Muhammed’in Özellikleri, AYETLER ESLIGINDE.

billed6.gif

Kur’an-ı Kerim’de bir peygamber olarak Hz.Muhammed’le ilgili sayılan başlıca özellikler; Allah’ın elçisi, son peygamber, evrensel peygamber, âlemlere rahmet, yüce ahlâk sahibi ve güzel örnek oluşu özellikleridir.
Allah Elçisi

Hz.Muhammed (s.a.), Yüce Allah’ın peygamber olarak seçtiği ve doğru yol üzere olan elçilerden biridir: “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi Kuran ve hak din ile gönderen Allah’tır. Şahit olarak Allah yeter. Muhammed, Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine ise merhametlidirler.” (Fetih, 48/29); “Yâ, Sîn. Kuran-ı Hakim’e and olsun ki, sen doğru yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin. Bu, babaları uyarılmadığından gâfil kalmış bir milleti uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah’ın indirdiği Kuran’dır.” (Yâsîn, 36/1-4)
Son Peygamber

Hz.Muhammed’in (s.a.) Kur’an-ı Kerim’de belirtilen ikinci önemli özelliği, son peygamber oluşudur: “Muhammed, içinizden herhangi bir adamın babası değildir. O, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.” (Ahzâb, 33/40) Bu hususu, Hz.Peygamber (s.a.) kendisi de belirtmiştir: “Benden sonra artık gelecek olan peygamber yoktur.” (Müslim, fedâilü’s-sahâbe, 30)
Evrensel Peygamber

Önceki peygamberler, kendi kavimlerine veya belirli bölgelere gönderilmiştir. Hz.Muhammed’in (s.a.) peygamberliği ise, bütün insanlık içindir: “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez.” (Sebe,34/2 8)
Bütün insanlar için peygamber olduğunu ve buna inanmak gerektiğini duyurmak, onun Yüce Allah tarafından verilmiş görevidir: “De ki: Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, O’ndan başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. Allah’a ve okuyup yazması olmayan, haber getiren peygamberine -ki o da Allah’a ve sözlerine inanmıştır- inanın; ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” (A’raf, 7/158);”Öyleyse Allah’a, Peygamberine ve indirdiğimiz nûra, Kuran’a inanın; Allah işlediklerinizden haberdardır.” (Tegabün, 64/8); “Allah’a ve Peygamberine kim inanmamışsa bilsin ki, şüphesiz Biz, inkârcılar için çılgın alevli cehennemi hazırlamışızdır.” (Fetih, 48/13)
Alemlere Rahmet

Son ve evrensel peygamber olan Hz.Muhammed (s.a.), âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir: “Doğrusu bu Kuran’da, kulluk eden kimselere bildiri vardır. Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/106-7) Bu niteliklerinin bir gereği olarak, insanlara Yüce Allah’ın buyruklarını ve yasaklarını iletti, hak dini öğretti, ebedî kurtuluş yolunu gösterdi.
Yüce Ahlâk Sahibi ve Güzel Örnek

Hz.Muhammed’in (s.a.) başlıca özelliklerinden bir başkası, onun üstün ahlâk sahibi oluşudur: “Şüphesiz sen, büyük bir ahlâka sahipsindir.” (Kalem, 68/4) Böyle yüce ahlâk sahibi bir peygamber, bütün insanlığın bağlanacağı güzel bir örnektir: “Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlara ve Allah’ı çok anan kimselere Rasûlullah (Allah’ın Elçisi) en güzel örnektir.”(Ahzâb, 33/21)

İnsanlığın büyük ahlâk örneğine, binlerce salât, selâm ve rahmet olsun.

Vecdi AKYÜZ

04
Apr

Bir Bakıver Ya Rasulallah (sas)

Bir Bakıver Ya Rasulallah (sas)

Yâ Rasulallah! Haddim değil; ama bana misafir olsanız, Sizi kapıda karşılar; ellerinizi değil, ayaklarınızı öperdim. Sonra âb-ı hayat sunan yüzünüze doya doya bakar, yılların hasretini az da olsa gidermeye çalışırdım. Eğer müsaade ederseniz, Sizi ufak bir gezintiye davet ederdim.

Önce gecenin bir vakti, meslekleri, memleketleri farklı ama, duygu ve düşünceleri bir; aynı türküyü söyleyen, sîneleri yaralı, dertleri aynı, on beş-yirmi kişinin dertleştiği bir salona götürürdüm Sizi. Gecenin bir yarısı olmuş, herkes evinde çay keyfi yaparken, onlar Sen’in yolunun Mecnûn’u olmuş. Başka insanlar taksitlerden, ev kirasından, çoluk çocuktan dem tutarken, onların derdi de, ızdırabı da Sen’in garip kalan ismin olmuş Yâ Rasulallah! “Şu okul için şu kadar, bu yurt için bu kadar ihtiyacımız var. Önümüz Ramazan, ihtiyaç sahiplerine de bir Ramazan paketi hazırlasak nasıl olur? İşte mesele böyle ağabeyler, yük ağır, yollar yolcusuz, çeşmeler susuz ve yine başınızı ağrıtmaya geldik. Ne yapalım derdimizden başka anlayan yok ki, gidip kapısını çalalım.” diyerek konuya girilir yavaş yavaş. “Sen ne verirsin Mehmet Ağabey? denince, vallahi hocam işlerin de tam durgun zamanı, bir de şu ödemelerimiz var, bilmem ki ne diyeyim? Aslında şu kadar verecektim; ama bu durumlar…” İşte o an, ortalığın sessizliğe büründüğü andır. Bakışları buğulanmış bir hâlde başını yavaşça kaldırır Mehmet Ağabey, önceki titrek ses, yerini gök gibi gürleyen bir nidâya bırakmıştır: “Olsun be hocam! Üç diyecektim; ama beş olsun! Allah kerîm!” deyiverir. Sonra gözler başka bir ızdırap insanına çevrilir. Ahmet Ağabey durur mu? “Bana da şu kadar yazın! Mehmet Ağabey’den geri mi kalayım, burada beraber gidelim ki, öbür tarafta da ayrılmayalım!” der. Ve daha kim bilir ne kadar ismini bile bilmediğimiz fedakâr ağabeylerimiz, vermek bizden, yardım Allah’tan deyiverir. Bu uğurda hayat arkadaşlarının altınlarını, gelinlerinin bileziklerini, çocuklarının sünnet paralarını, hattâ ve hattâ kefen paralarını gözlerini kırpmadan veren; Ömerler gibi, Ebu Bekirlerle vermekte yarışan şu ağabeylerimizin hâline bir bakıver Yâ Rasulallah!

Buradan çıkıp kimselere fark ettirmeden Sizi başka bir yere götürmek isterdim. Gece yarısı olmuş; ama hâlâ ışığı sönmemiş bir mutfağa uğrardık Sizinle. İçeride Nesibe Hatunları hatırlatan birini, Saadet Hanım annemizi göreceksiniz. Annemizi yanında gelini Zeynep ve komşuları Nursel Abla ile kurabiyeler, mantılar yaparken göreceksiniz. Biz, ‘Gecenin bu vaktinde nedir hâliniz?’ demeye kalmadan o anlatmaya başlayacaktır, bu telâşın niye olduğunu. Belli ki yarın yapılacak kermes için hazırlık yapıyorlar. Kim bilir kaç saattir ince ince ter döküyorlar? İşte onları gece yarılarına kadar uykusuz bırakan Sen’in sevdan ve derdindir.

Saadet Hanım Annemizi ve yanındakileri bırakalım kendi hâllerine ve Sizinle başka bir yere gidelim. Sabahın erken saatlerinde hareketlilik başlamış, belli ki akşama kadar sürecek. İşten çıkan, okuldan ayrılan kendini buralara atıyor. İnsanlar, çölün ortasında bir vahâya koşuyor gibi. İçeriye bir girelim, nedir bu insanların derdi? Bu nasıl bir dert ki, kimini kendinden geçiriyor, kimine evinin yolunu unutturuyor? Kapıyı çaldığımızda karşımıza kim bilir kim çıkacak? Kapıyı açan bu genç Emre’dir Yâ Rasulallah! “Vicdanın ziyâsı, ulûmu diniyedir; aklın nuru, fünûn-u medeniyedir.” sözünü kendine düstûr edinmiş bir muhabbet fedâisi. Bu evin bütün odaları misafirlerle doludur Yâ Rasulallah! Şu odadan gelen seslere bir kulak verelim: “Yâ Cemîlü yâ Allah, yâ Karîbü yâ Allah…” Sanki cennet bahçesinin bülbülleri bizlere senfoni sunuyor. Ya şuradan gelen sesler: “Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, bir harf kâtipsiz olmaz, olamaz biliyorsun…” Sanki kitâb-ı kâinat konuşuyor. Yâ Rasulallah şu odadaki kasetten öyle feryatlar yükseliyor ki, seslere kulak veren kendini Asr-ı Saadet’te sanıyor. Hatip, öyle anlatıyor ki, insan kendini mânen Yemame’de buluyor. “Ya lel ensâr! Kerraten kekarrete Huneyn!” (Ey bozguna uğrayıp kaçan ensar, toparlanın ve Huneyn’deki gibi tekrar hücuma geçin.) denince Ebû Akil canlanır gözümüzde. Oradan ayrılırken, ikinci bir gül devrinin bülbüllerini muştulayan şu başı gözü polatlara bir bakıver Yâ Rasulallah!

Sizinle yaptığımız bu küçük gezide şimdi sıra muhacirleri tanımaya geldi Ya Rasullallah! Müsaade edersiniz şimdi Siz’inle Türkistan diyarına, Asya steplerine, tâ Sibiryalara gidelim. Herkese insan olduğundan dolayı değer veren ve bu niyetle ülkesinden çok uzaklara annelerini, babalarını ve hayat arkadaşlarını bırakarak gelen, vatanını, yuvasını Mus’ablar gibi terk etmiş şu yiğitlere bir misafir olalım! ‘Nâm-ı Celîl-i Muhammedî buralarda da garip kalmasın.’ diyerek, renkleri ve dilleri farklı, şu mâsum yavrulara Sizin sevginizi duyurmak, vatan millet sevgilerini oralara kadar götürmek için gelen, ay yıldızlı al bayrağı oralarda da göndere çeken, şu garip öğretmenlere belki bir tebessüm edip, alınlarından öpersiniz! Şu öğretmenimizin söylediklerine bir kulak verebilir misiniz: “İmkânsızlıklar içinde güller kolay yetiştirilmiyor. Her şey Türkiye’den geldiği için biraz maddî sıkıntımız var. Eğitim son teknoloji ile yapılıyor, bizim ise ne fizik, ne de kimya lâboratuvarımız var, ama korkmuyoruz Yâ Habiballah! Allah ve Resulü bizlerle beraber ya, bu bize yeter.” Bu konuşmanın ardından güzel işler yapmanın huzurunu taşıyan Ahmet Bey söze başlar: “Geçen ay, yüzlerce özel okul ve devlet okulu arasında yapılan ülke olimpiyatlarında şampiyon olduk Yâ Rasulallah! Çok uzaklarda Sizin kardeşleriniz, şampiyonlar yetiştirmiş. Kara kışta kardelen çiçekleri gibi açan şu genç öğretmenlere bir bakabilir misiniz Yâ Rasulallah!”

Müsaade ederseniz Yâ Rasulallah; okyanuslar, dağlar, tepeler hattâ kıtalar geçerek, gurbetin bir köşesinde, dört duvar arasında Sizinle oturup, Sizinle kalkan, bir muzdarip insana uğrayalım. Gerçi Siz onu bizden daha iyi tanırsınız. O gençliğinden beri milletinin ve insanlığın derdiyle dertlendi, ağlamaktan göz altı torbaları şişmiştir. O bizlerin bu yola girmesine vesile olmuştur. O öyle bir yiğittir ki, kendisine husumet besleyenlere bile muhabbetle bakar. Onun: “Ne olur Allah’ım, Sen’i tanımayan tek bir sîne dahi kalmasın yeryüzünde.” duasına şahit olmuştur birçok kimse. Onun: “Başlattığınız şu işe sahip çıkmanızı istirham ediyorum, şafak emareleri belirmeye başlamışken, aydınlık şafakların müjdecisi horozlar öterken, bu işe sahip çıkın, bir kırık plâk gibi yarıda kalmasın, bu beste tamamlansın Allah aşkına…” sözleri ile nasıl iki büklüm olup, inlediğine şahit olacaksınız.

Bu turnikeye girenler; mutluluğu, çilede ve ızdırapta buldular. Sen’in de en büyük dostun çile ve ızdıraptı. Sen de gün yüzü görmemiştin, yaşadığın müddetçe. Sana da çok çektirmişlerdi Ebû Cehiller, Utbeler, Şeybeler. Onlar uzaklarda kaldı derken, meğer talebelerini bırakmışlar inananlara. Ama olsun, madem yol Sen’in yolun, kahrı da hoş lûtfu da! Biz de büyüklerimiz gibi diyor ve bütün çektirenlere hakkımızı helâl ediyoruz. Sana da yalvarıyoruz! Ne olur bizleri yalnız bırakma! On dört asır sonra Mus’ablar, Hamzalar gibi, Ebu Bekir ruhlu Alileri, Ahmetleri, Mehmetleri bulmuşken bizleri onlardan ayırma! Bizler, hakikatte birer saksağan olsak da, ikinci bir gül devrinin bülbülleri olmaya tâlibiz. Ne olur Sen bizleri garip bırakma Yâ Rasullallah! “Nasıl olsa bir gün Allah, nurunu tamamlayacak” diye müjdeyi ilk Sen’in ağzından duymuştu sahabi efendilerimiz. Karaya oturmuş, İslâm gemisini yüzdürmede, bizlere de vazife ver. Âlem-i mahşerde insanlar fevc fevc cehenneme giderken, hakkımızda hüsn-ü şahadetini esirgeme. Yaptığımız hatalardan dolayı pişmanız ve çok günahkârız. Huzuruna varacak yüzümüz kalmadı. Kaç defa üzerimizi kirlettik, huzuruna işte böyle pürkusur geldik. Ama şirk koşmadık Allah’a. Mücrim de olsak, ihlâsın hakkını tam veremediğimiz için riyâ şüphesi içimizi kemirse de, başka bir kapı olmadığı için, yine Sana yalvarıyoruz ve son bir isteğimizi Sana sunuyoruz. Ne olur, o hesap gününde Sana her şeyleri ile teveccüh etmiş olan bu ümmetini yalnız bırakma! Belki bizler Sana lâyık ameller işleyemiyoruz, Sen’in şefaatini hak edemiyoruz; ama sana lâyık olanlar ile beraberiz. Gittiğimiz sefînenin kaptanına güveniyoruz ve sonuna kadar ahdimizi koruma azmi içinde, ister fırtınada boğulalım, ister sağ selâmet karaya çıkalım, biz bu geminin tayfalarıyız ve emrine âmâdeyiz Yâ Nebiyallah! İşte bizi bırakıp gidiyorsun yine ait olduğun hakiki âlemine, Hamzaların, Ebu Ubeydelerin, o vefakâr arkadaşlarının yanına. Sen, Sevgili’nin yanına giderken ardında tek vücut olmuş, vuslat arzusu ile yanan âhirzaman gariplerine bir tebessümünü esirgeme Yâ Rasulallah.
_________________

04
Apr

ey taş gönlüm duyuyor musun,bir kütük bile olamıyorsun

2975prettyinpink3gi7mx1.jpg

Bir hurma kütüğüne dayanarak hitapta bulunurdu.Pür dikkat dinleyen aşıklarına.

Duyulan ihtiyaç üzerine

Bir minber yaptılar SULTANA.

onun üzerinde hutbe vermeye başlayınca

kendisini terketmesi üzerine

hurma kütügü,

Bir deve inleyişi gibi

inleyip ağlamaya başladı.

Alemlerin NURU zirve peygamber,

minberden inip kütüğü meshedip okşadı.

Kütük inlemeyi bırakıp sükunet buldu.

O seviyordu ya artık aglamıyor,inlemiyo rdu.

emir verdi GÜL SULTAN.S.A.V.

KURURSA BU HURMA KÜTÜGÜ AŞKINDAN

Minberin altına gömün,

isterim bizden ayrılmasın.

KURUDU….!

GÖMDÜLER….!
EY TAŞ GÖNLÜM DUYUYORMUSUN…!
BIR KÜTÜK BILE OLAMIYORSUN…!

04
Apr

Gel Ey Gül-İ Rana

b13fb0.jpg

Gel Ey Gül-İ Rana …

Kerem kıl,tesellim ol,düş içime cemreler gibi…Bir gelişle gel,bir gülüşle gel,güle düş de gel,hayalde gel,düşte gel…

Ayı ikiye bölen kutlu ellerinle gel,şirki kara yere karan tatlı dillerinle gel,saadet muştusunda bahtlı kullarınla gel…Ve ıtır,ıtır tomur tomur güllerinle gel…

Gel Efendim,Gül Kokulum…

Yetiştir suyu çorağa,tutuştur gülü yaprağa…Gül dikilsin yeniden toprağa…

Senin bir damla kokuna,bütün aşklarımı fedaya hazırım…!

Ve bir kırıntısına nazarının,bütün yüreğimi kanatmaya…

Bir gülü koklamak gibi seni anmak…

Gel Ey…!

Avucumda hep dikenler…Kanıyor…Kanıyor..

((İskender Pala))

04
Apr

MUHABBETİN RENGİ GÜLDÜR,GÖNÜLLERİN NAKŞI GÜL

efendim4pt.jpg

 Gül,aşıkların sevgiliye serenatıdır.Gözyaşıdır,duadır,yakariştır.Asr-ı Saadetten bir yadigar,bülbüllerin gönlünde ah-ü zardır gül.Alemlerin Efendisinin(s.a.v) kokusundan nasibi vardır güllerin.

Bu nasip yüzündendir ki,asırlardır bahtiyardır gül.Aşıkların ciğerinden akan kan,cümle çiçeklere sultandır gül. Şair şöyle başlıyordu:”Ben sözlerimle Efendiler Efendisini övmedim övemem.O’ndan bahsederek sözlerimi methettim sadece.” Biz güllerden bahseterek O’nun güzelliğini nasıl anlatalım?

O’ndan bahsedildikçe güzelleşiyor hayat.O’nunla manasını buluyor yaratılmış ne varsa.Ve biz Güllerin Sultanı’nı tanımaya her zamankinden fazla muhtacız.ALLAH(c.c) ” O sizin için en güzel örnektir” buyurmadı mı?

Hayatımızın her anında ,her alanında en güzel örnek O değil mi? Asaletin,inceliğin,zarafetin,ahlakın,letafetin zirvesinde O vardı.Ah O’nu bir tanıyabilsek.

İşte o zaman hayatımız gül olurdu;evlerimiz gül bahçesi.

Hani bir gün Alemlerin Efendisi Aişe validemızden bir bardak su ister.Validemiz suyu getirince “Önce sen iç ya Aişe” der.Hz. Aişe suyu içer.Efendimiz bardağı alır ve suyu bardağın validemizin ıçtiği kenarından içer.Su güldür o an,bardak güldür,dudak gül…

Hani validemiz sorar bir gün:
” Ya ResulALLAH beni nasıl seviyorsunuz?”
“Kördüğüm gibi ya Aişe.”

Seneler sonra bir kez daha sorulur aynı soru.Cevap aynıdır:
“Kördüğüm gibi.”

Peygamber Efendimiz’in dünyada ki son günleridir.Soru tekrarlanır.” Beni nasıl seviyorsunuz ya ResulALLAH?” ” Hala ilk günkü gibi ya Aişe…” Soru güldür o an,cevap güldür,gönül gül…

Bir gün Efendimiz Sahabelerine seslenir. Siz biraz hızlı yürüseniz.Kendisi Hz.Aişe validemizle geride kalır.” Yarışalım mı ya Aişe?” Koşmaya başlarlar.Hz.Aişe yarışı kazanmıştır. Yıllar sonra gene bir yolculukta sahabelerine ” Siz ilerleyiniz” der.Validemiz o yarışı çoktan unutmuş,şişmanlayıp gelişmiştir.Hz. Aişe’ye döner Alemlerin Efendisi: ” Gel, yarışalım” der. Bu kez Efendimiz kazanır. Tebessüm ederek ” İşte bu, o yarışın karşılığıdır” der.

Atılan her adım güldür o demde,tebessüm gül,ifade gül…

Hayatımız O’nu örnek aldıkça güzelleşecek. Yuvalarımız Kainatın Efendisini tanıdıkça birer gül bahçesine dönüşecek. Ama, ah O’ nu bir tanıyabilsek…

MUHABBETİN RENGİ GÜLDÜR,GÖNÜLLERİN NAKŞI GÜL

AŞKIN KOKUSU GÜLDÜR,DOSTUN BAKIŞI GÜL
NE ZAMAN BİR GÜZELLİKTEN SÖZ AÇILSA İLK SÖZ GÜL OLUR,SON SÖZ GÜL

GÜL ALINIP GÜL SATILAN PAZARLAR,GÜLÜN GÜL İLE TARTILDIĞI DİYARLAR VARDIR.
GÖNÜLLERE O DİYARDAN BİR NEŞE TAŞINACAKSA SÖZE GÜLLE

BAŞLAMALI.
GÜL KOKULARI YAYILMALI HANELERE.

04
Apr

Naat

nat_01.jpg

Konsun – yine - pervazlaraGüvercinler,“hu hu” lara karışsın

Aminler,

Mübarek akşamdır;

Gelin ey fatihalar, yasinler…

Şimdi seni ananlar,

Anıyor ağlar gibi…

Ey yetimler yetimi,

Ey garipler garibi;

Düşkünlerin kanadıydın

Yoksulların sahibi..

Nerde kaldın ey resul,

Nerde kaldın ey nebi!..

Arif Nihat Asya

04
Apr

84hx8.gif




PROFİLİM

İlahiaşk Cangüneşi Son nefes Şeb-i aruz inşaALLAH, Biz Mevlamızın AŞK HAMALLARIYIZ Tek derdimiz Mevlamıza hakiki kullardan olabilmek,saygılarımla...
Web sayfama hoşgeldiniz, saygıdeğer ziyaretçilerim...

 

Nisan 2007
M T W T F S S
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

Blog Stats

  • 180,591 hits

İHH

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

İmzam





...MİSYONUMUZ...


mec.jpg


ıp adress

(*sayaç*)

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!

  • AKRA FM
    İSTANBUL
    imzam >Free Image Hosting at www.ImageShack.us

    Yazarlar