Nisan, 2007 için arşiv



30
Nis
07

Vücudun su istemesinin 46 nedeni

Vücudun su istemesinin 46 nedeni

İranlı hekim Batmanghelidj’e göre tüm hastalıkların esası vücudun susuz kalmasından kaynaklanıyor. Batmanghelidj vücudun 46 nedenle su istediğini söylüyor.

Suyun her zaman yararlı olduğunu biliyorduk da, şimdi onun, niçin doğanın en basit, en etkili, en güvenli ve en “yan etkisiz” mucizevi ilacı olduğunu öğrenmek zamanı… Yeni ve sağlıklı bir yaşama başlamak, şu an ellerinizin arasında tutacağınız bir bardak suda…

Çünkü hayatımızın en vazgeçilmez ama bilinçli olarak, öneminin asla farkına varamadığımız birincil ögesi: Su!.. Su / Hasta Değil Susuzsunuz
adlı kitapta konuyla ilgili oldukça orijinal ve dikkate alınması gereken tespitler var…

Yalnızca canımız istediği zaman su içeriz. Öte yandan, Ay’ın milimetrik birtakım hareketlerinin dünyamızdaki suyu etkilediğini, böylelikle denizlerin yükseldiğini ve alçaldığını coğrafya kitaplarından da biliriz. Durum böyleyken, yani insan evladı da bu dünyanın malzemesinden oluştuğuna göre, vücudumuzdaki su seviyelerinin ne âlemde olduğunu aklımıza bile getirmeyiz. İçinde bulunduğumuz toplumun yeme içme alışkanlıklarının bir eseri olarak, edindiğimiz su içme alışkanlığı bütün hayatımıza egemen olur, örneğin acılı bir yemeğin üzerine iki bardak su içmek rahatlatır, yazın sıcaklarda canımız hep su ister, vesaire…

Oysa İranlı hekim Batmanghelidj, Su / Hasta Değil Susuzsunuz adlı kitabında hiç de böyle düşünmüyor. Tüm hastalıkların biricik nedeninin, vücudun susuz kalması olgusuna dayandığını öne sürüyor. Bu öne sürüşünü “binlerce su deneyimi” ile de açıkça ortaya koyuyor.

Dr. Batmanghelidj, suyun bilumum hastalıklara iyi geldiğini, insanı iyileştirdiğini “tesadüfen” hapishanede öğrenmiş. Peki, bir hekimin, eğer cezaevi doktoru değilse orada işi nedir? Doktorumuz bir suçlu! Suçu, Şah döneminde rejim karşıtı devrimci örgüt Halkın Mücahitleri’ne yardım ve yataklık yapmak. Mollalar iktidara geldikten sonra da doğal olarak tutuklanıyor ve İran’ın en ünlü işkencehanesi Evin Hapishanesi’ne atılıyor. Malum, bilenler biler (!) hapishaneler yeme-içme, sindirim-boşaltım koşulları açısından bir insanın, özgürlüğüne kavuştuktan sonra bile hayatının sonuna kadar kendini toparlayamayacağı, cezalandırma mekânlarıdır. Hal böyle olunca, alabildiğine maddi ve manevi işkence gören ve doğru dürüst beslenemeyen insanların ilk başına gelen midelerinin iflas etmesidir.

Bir gün koğuşta, hapisliklerden birisi inanılmaz mide sancılarıyla kıvranmaya başlayınca, doktorumuz gayri ihtiyarı olaya müdahale ediyor ve adamcağıza iki bardak su içiriveriyor. Çok geçmeden sancıların dindiğini gözlemliyor. Bu olay, Dr. Batmanghelidj’in, suyun hastalıkların tedavisinde ne denli bir etkisi olduğunu ilk keşfettiği an oluyor. Bundan sonra su çalışmalarını yoğunlaştıran yazarımız, 2,5 yıl içerisinde Evin’in tezgahından geçen yaklaşık 2 bin tutuklu ve hükümlüyü birer iyileştiriyor, yalnızca suyla…

Derken, 2,5 yıl kadar sonra tahliye zamanı geldiğinde, hapishane müdürüne ricada bulunuyor, “lütfen beni 1 yıl daha burada tutun, zira araştırmalarımın en önemli evresine girmiş bulunmaktayım ve bu kadar çok hastayı dünyanın hiçbir yerinde, bu koşullarda bulamam…”

Böylece, yazarımız 1 yıl daha “gönüllü hapislik” hayatını sürdürüyor, sonra da doğru Amerika’ya… Araştırma ve çalışmaları yıllarca sürüyor ve nihayet bu kitap ortaya çıkıyor.

Yazarımız, önsözünde şu anlamlı cümleleri kullanıyor: “Bu kitapta okuyacaklarınız yeni bilgilerdir ve bunlar fizyoloji bilimine yeni açıklamalar getirmektedir. Burada sözü edilen fizyoloji, ilaç üreticilerinin kullandıkları bilim değil, vücuttaki canlı dokularla organların doğal çalışmalarını tanımlayan bilim dalıdır. Bu kitap, bazı önemli sağlık sorunlarıyla bu sorunlarının nedenlerinden ve doğal yöntemlerle tedavilerinden söz etmektedir. Bir sağlık sorununun nedeni ve tedavisi açığa çıktığında, hiç kimsenin anlayamadığı tıbbi terimlere gerek kalmaz. Burada okuyacaklarınız kapsamlı bir klinik ve bilimsel araştırmaya dayanmaktadır. Bu kitaptaki bilgilerini derleyebilmek için, 1950’de Londra’daki St. Mary Üniversite Hastanesi Tıp Fakültesi’nde başlayan tıp eğitimimden sonra 22 yıldan fazla araştırma yaptım, çalıştım ve yazdım.

“Bu kitapta, birçok ciddi hastalığın tedavi nedeni olan kronik gizli dehidrasyonun (susuzluğun) fizyolojik etkisi ve metabolik komplikasyonlarından söz edeceğim. Bugün, bunun çağdaş tıbbın en büyük gelişmesi olduğunu inananlar var.“

Çağımızın bazı sağlık sorunlarından söz eden bu basit sunum, bütün dünyada bilim ve mantığa dayalı tıbba geçiş için bir rehber olacaktır. Elinizdeki kitap, toplumun ivedi çözüm isteyen sorunları için yazılmıştır. Özellikle 15 milyon astımlı çocuğun ailesinin bu hastalığın nedenini ve çocukların yaşamlarını kurtarabilecek basit ve ucuz tedavi yöntemini öğrenmesi çok önemlidir.”

Yazara göre vücudumuz tam 46 nedenle suya ihtiyaç duyuyor.

1- Hiçbir şey susuz yaşayamaz.

2- Göreceli su yetersizliği vücudun bazı fonksiyonlarını önce bastırır, sonra öldürür.

3- Su temel enerji kaynağıdır, vücudun “nakit akımıdır.”

4- Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir, bize yaşam gücü verir.

5- Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır.

6- DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur, böylece üretilen anormal DNA sayısı azalır.

7- Bağışıklık sisteminin (bütün mekanizmalarının) merkezi olan kemik iliğinde, bu sistemi kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.

8- Bütün besinlerin, vitmin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metobolik aşamalarında görev yapar.

9- Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.

10- Su, besinlerdeki gerekli ögelerin emilimini artırır.

11- Bütün ögelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.

12- Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.

13- Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.

14- Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.

15- Eklem boşluklarındaki temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.

16- Omurgadaki diskleri “şok emici su yastıkları” na dönüştürür.

17- Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.

18- Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.

19- Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.

20- Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir.

21- Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.

22- Serotonin ve diğer nörotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir.

23- Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.

24- Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizliği sorununa çözüm getirir.

25- Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.

26- Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.

27- Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.

28- Uykuyu düzenler.

29- Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.

30- Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.

31- Gözlere canlılık ve parlaklık verir.

32- Glokomdan korunmamıza yardım eder.

33- Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.

34- Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.

35- Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.

36- Kadınlarda, adet öncesi ağrıyı ve ateş başmasını hafifletir.

37- Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.

38- İnsan vücudunda dehidrasyon sırasında kullanılabilecek bir su deposu yoktur. Bu nedenle gün boyunca düzenli olarak su içmemiz gerekir.

39- Dehidrasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.

40- Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.

41- Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yapmadan zayıflayın. Acıktığınız zaman aşırı yememeli, ama susadığınızda suyunuzu içmelisiniz.

42- Dehidrasyon doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.

43- Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.

44- Zihin ve vücut fonksiyonlarını bütünleştirir. Kara verme ve hedefleri belirleme yeteneğini artırır.

45- Yaşılıkta bellek kaybının önlenmesine yardımcı olur. Alzheimer, multipl skleroz, Parkinson ve Lou Gehring hastalıklarının riskini azaltır.

46- Kafein, alkol ve bazı ilaçlara duyulan bağımlılığın giderilmesine yardımcı olur.

Bu kitabı ilk okuduğundan bu yana artık “bol sulu bir yaşam süren” kitap editörü de ısrarla bu kitabı tavsiye etmektedir: Çünkü, vücudunuzu, yıllardır, bir “atık ilaç deposu” haline getirmekten bir an evvel kurtarmanız gerekiyor…

30
Nis
07

İbadetlerİn İÇ Anlami: “hac”

İBADETLERİN İÇ ANLAMI: “HAC”
—————————————————————————
—–

İnsanın nasıl ki bir bedeni bir de rûhu, bir maddî bir de mânevî yönü varsa, dînin de bir zâhiri bir bâtını, yani bir dış yüzü bir de iç yüzü vardır. İbâdetlere görünen şekillerinin ötesinde bir iç anlam vermenin, bâtınî bir yorum getirmenin eski bir geleneği bulunmaktadır. Bu alanla daha çok tasavvuf mensupları ilgilenmiştir.

Bâtınî yorumlar dînin zâhirini küçük görmeyi veya onu red ve inkâr etmeyi gerektirmez. Bu yönden tasavvuf anlayışı, tarihteki yıkıcı Bâtınîlik mezhebinden ayrılmış olur. Ölçü şudur: Zahirî ve bâtınî yorum ve izahlar ruh ve beden gibi birbirini tamamlamak durumundadır. Zâhire dayanmayan bâtınî açıklama geçersiz olduğu gibi, bâtını hiçe sayan zâhirci görüş de eksik ve yanlıştır.1

İbâdetlere, görünen şekillerine ve dış yüzlerine ilâve olarak bir takım yorumlar getirmek ve iç anlamlar üzerinde durmak, onlara daha bir canlılık ve derinlik kazandırır. Böylece sembolik ve şekilden ibâret gibi görünen bâzı hareketler, insanın gönlünde ve kafasında yeni bir anlam ve boyut elde etmiş olur.

HACCIN İÇ ANLAMI

Kelime olarak “hac”, hem Allah’a doğru yönelme hareketi, hem de benliğe egemen olma çabası anlamına gelir.2

Hac ibadeti sırasında yapılması gerekenler kısaca şöyle özetlenebilir: Mekke civarında kutsal toprakların sınırına (mîkat) gelince günlük elbiseler çıkarılır ve “ihram” denilen iki parça kumaştan oluşan özel bir kıyafete girilir. Baş açıktır. Hac süresince kişi kendisini, kendi benliğini unutmaya çalışır. Kâbe tavaf edilir. Bütün günü ulvî düşüncelerle geçirmek üzere Mekke civarındaki Arafat’a gidilir. Daha sonra Müzdelife’de gecelenir, oradan Mina’ya geçilir ve şeytan taşlanır, kurban kesilir. Mekke’ye dönülür. Kâbe tavaf edilir. Safâ tavaf edilir. Safâ ve Merve tepeleri arasında yedi kere hafif koşu şeklinde gidilip gelinir.

İbadetler arasında en sembolik olanı Hac’tır denebilir. Acaba bütün bu hareketler neyi ifade etmektedir? Onların bir takım iç anlamları var mıdır? Bu gibi konular üzerinde duranlar neler söylemişlerdir?
Meselenin bir tarihî, bir de kişisel yönü vardır. Tarih cephesi, ilâhî menşe’li eski kültürler ile İslâmiyet arasındaki bağlar ve devamlılık konusunda ilgi çekici bir ipucu olma özelliğine de sahiptir. Hac sırasındaki hareketlerle ilgili olarak tarihî arka plânı şöylece özetlemek mümkündür:

Hac esnasında veya her ziyarette tavaf edilen, “Allah’ın evi” (Beytullah) olarak da isimlendirilen Kâbe yeryüzündeki en eski mâbettir. İlk olarak Hz. Adem tarafından inşa edildiği kabul edilir. Hz. İbrahim’in eliyle yeniden yapılmıştır. İslâmiyet’ten önceki devirlerde de kutsal sayılan bir yapıdır.
Haccın en önemli rükünlerinden biri olan Arafat’ta vakfeye sahne olan mekânla ilgili şunlar anlatılır: Hz. Âdem ile Havva, Cennet’ten uzaklaştıkları zaman kaybolmuşlardı, birbirlerini arıyorlardı. Yalnızlık içindeydiler, nihayet Allah’ın lûtfuyla Arafat’ta buluştular, hasretle kavuştular. Müslümanlar, Âdem’le Havva’nın torunları olarak, Arafat’taki vakfe sırasında, sanki o günleri hatırlarcasına, Allah’a minnet ve şükranlarını sunarlar. Dua ve niyazlarda bulunurlar, O’na daha bir içten yönelirler ve âdetâ ilâhî varlıkta kaybolmak isterler.

Şeytan taşlamayla ilgili tarihî olarak anlatılan şudur: Hz. İbrahim Allah’tan başka kimseyi sevmediği iddiasına sahipti. Aslında bu düşünce güzel ve her mü’minde bulunması gereken bir tavırdır. Ama insanoğlu beşerdir, iyi niyetine rağmen her zaman istenen olgunluk seviyesini tutturamaz. Mutlak kemal Allah’a mahsustur. Peygamber de olsa Yüce Allah, Hz. İbrahim’i sözkonusu iddiasında imtihan etmek üzere, kendisinden sevgili oğlunu boğazlamasını istedi. Onlar ailece bu çetin imtihandan başarı ile çıkmasını bildiler.

Şeytan, kararından caydırmak üzere ilkin Hz. İbrahim’e geldi, sonra kocasını vazgeçirsin diye Hz. Hacer’e gitti ve son olarak da, kurban olmayı reddetmesi için çocuğun, yani bizzat Hz. İsmail’in yanına vardı. Herbiri de onu taşlayarak yanlarından kovdular. İşte bu olayın Minâ’da cereyan ettiği söylenir. Onun için bu hareketler, hayattaki şeytanî dürtülere karşı, herbirimizin içimizdeki kendi şeytanımıza karşı bir kararlılık gösterisi olarak, orada sembolik bir şekilde tekrarlanır.3

Safâ ve Merve tepeleri arasında yedi defa koşmanın, yani “sa’y”in tarihî hatırasıyla alâkalı olarak anlatılanlar şunlardır: Rivayete göre, Hz. İbrahim karısı Hacer’i küçük bebeği İsmail ile birlikte Mekke’nin o zamanlar çöl olan bu bölgesine bırakıp gitmişti. Çok geçmeden yanlarındaki su bitince, Hz. Hâcer yavrusuna su bulmak için, annelik sevgisi ve şefkatiyle sağ sola koşturup durdu. Bereketli Zemzem suyu işte o zaman ortaya çıktı.

Bu annelik şefkat ve sevgisine, bu ulvî hisse saygı duymak, Allah’ın merhamet ve lûtfuna şükretmek için, benzeri hareketler Hz. Hâcer’in koştuğu aynı yerlerde hac sırasında tekrarlanır.

Haccın bâtınî yorumlarıyla ilgili çok şey söylenir. Başta da belirttiğimiz gibi bunun amacı, oradaki davranışların basit bir şekilden ibaret olmaması gerektiğini hatırlamak, onlara bir derinlik kazandırmak ve daha bilinçli olarak yerine getirilmesine yardımcı olmaktır. Böylece alınacak manevî hazzın artması ve kulluk şuurunun derinleşmesi sağlanabilir.
Hac ibadeti âhiretteki mahşere benzetilir. Baş açık ayak yalın Kâbe’de Allah’ın huzuruna çıkmak, âhiretteki ilâhî huzura varmakla mukayese edilir.
Hacta dikişsiz elbise giymek ve bir çok dünyevî işlerden men olunmak, dünyadan ilgiyi kesip her türlü mal ve mülkiyet iddiasını terk ederek tam bir fakr ve ihtiyaç hali ile Allah’a yönelme ve sığınmanın sembolü sayılır.

Hac ibadetindeki hareketlerin iç anlamı ve kişiye kazandırması gereken mânevi haller konusunda tasavvuf tarihinde ilginç bir konuşma yer alır.

Kısaltarak verdiğimiz bu olaya göre Şiblî (veya Cüneyd-i Bağdadi) isimli Hak dostu ve ârif kişi, hacca gidip gelen adama sorar:
- Haccetmek için ne yaptın?
- Guslettim, ihrama girdim, iki rekât namaz kıldım ve telbiye ettim.
- Bunlarla haccı akdettin mi?
- Evet.
- Peki, yaratıldığından beri bu ahdine aykırı bütün akitleri bozdun mu?
- Hayır.
- Sen akdetmemişsin.
- Sonra ihram için elbisesini çıkardın mı?
- Evet.
- Yaptığın her işten de soyundun mu?
- Hayır.
- Sen elbiseni çıkarmamışsın.
- Sonra temizlendin mi?
- Evet.
- Bu temizlenme sendeki her illeti, mânevi kirleri giderdi mi?
- Hayır.
- Sen temizlenmemişsin.
- Hareme (Kâbe’nin çevresine) girdin mi?
- Evet.
- Hareme girmenle her haramı terketmeğe söz verdin mi?
- Hayır.
- Sen Hareme girmemişsin.
- Kurban kestin mi?
- Evet.
- Aşırı isteklerini ve iradeni Hak’ın rızâsında yok ettin mi?
- Hayır.
- Sen kurban kesmemişsin.
- Şeytana taş attın mı?
- Evet.
- Sendeki cehaleti attın mı, böylece sende bilgi göründü mü?
- Hayır.
- Sen taş atmamışsın.
- Kâbe’yi ziyaret ettin mi?
- Evet.
- Bu ziyaret sebebiyle ilâhî-mânevî ikramların arttığını gördün mü? Çünkü Hz. Peygamber şöye buyurur: “Hacılar ve umre yapanlar Allah’ın ziyaretçileridir. Ziyaret edilenin, kendisini ziyaret edene ikram etmesi bir haktır.” Sen bu ikramı farkedebildin mi?
- Hayır.
- Sen ziyaret etmemişsin.
(…)

Böylece haccın bütün hareketlerinin taşıması gereken iç anlamlara, soru-cevap şeklinde işaret edildikten sonra, haccın bu bilinç ve anlayış içinde yapılması gerektiği belirtilir.4

Hac ibadeti, bütün zahmet ve meşakkatine rağmen, târifsiz hislerle dolu anlara sahne olur. Bir örnek olmak üzere, duygulu bir kalemden alıntılara yer veriyoruz:

“Kâbe’nin çevresindeki tavafı, tasavvufî ifadesiyle, daha çok, mübarek bir duygu, bir düşünce etrafında ve kendi içimizde derinleşme hedefli bir seyahatin ifadesi sayılan “seyr fillâh”a benzetebiliriz. Buradan hareketle sa’y mahallindeki gidip gelmeleri, halktan Hakk’a, Hak’tan halka urûc ve nüzûlün unvanı olan “seyr illallah”, “seyr minallah” mânâlarıyla yorumlamak uygun düşebilir. Evet, Safâ-Merve arasındaki gelip gitmelerde işte böyle bir düşünce ve bu düşünceden kaynaklanan bir derin his ve arzu tûfânı yaşanır.
İnsan mes’âda (sa’y mahallinde) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve imdad etmenin kültürünü, şiirini, musikisini ve vuslatını yaşar. Orada önemli bir şeyin peşine düşmüş gibi, tâkipler aralıksız devam eder. Aranan şey zuhur edeceği âna kadar gelip gitmeler sürer durur. O yolda rastlanılan her iz ve emâre insanın heyecanını bir kat daha artırır… ve sînelere Gedâî’nin diliyle: “Bak şu gedânın diline / Bend olmuş zülfün teline / Parmağı aşkın balına / Bandıkça bandım bir su ver” der. Kâbe’nin çevresinde olduğu gibi hem koşar hem de içine matkaplar salarak, Beytullah’ın çevresindeki enfüsî derinleşmeye mukabil, burada bir hatt-ı müstakim üzerinde gelip gider. Peygamberâne hislerle, başkaları için yaşama, başkaları için gülme ve ağlama, hattâ başkaları uğrunda ölme cehdiyle gerilir… Telâşlı fakat hesaplı, endişeli ama ümitli; semânın altın ışıkları altında, hac mevsiminin mâvimtırak saatleri içinde; yeni bir vuslatın heyecanı henüz aradığını tam bulamamış olmanın tahassürüyle gelir-gider, koşar-âheste yürür, tepeye tırmanır, oradan aşağı iner ve yolda olmanın bütün kararsızlıklarıyla çırpınır durur. Bâzen koşan insanların daha çok bir nehrin akışına benzeyen çağıltılarına karışarak, karışıp koro şivesiyle hislerini dile getirerek… Bazen de hiçbir şey ve hiçbir kimse görmüyor düşüncesiyle, tek başına sa’y ediyormuşcasına, gözünde Hz. Hacer’in silueti, elinde gönül kâsesi ve dilinde Fuzûlî’nin:

İşte peykânın gönül hecrinde, şevkim sâkin et
Susuzum bir kez bu sahrâda benim’çün âre su!

Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânım
Var ümidim ebr-i ihsânın sepe ol nâre su…

sözleri, göklerden gelip alevlerini söndürecek bir rahmet bekler… Ve ruhunu yakan kendi ateşiyle beraber, intizârın bitmeyen hasretiyle kavrulur durur. Bazen mes’âda, ötelerden kopup gelen bir meltemin serinliği duyulsa da, genelde orada hep şevk buudlu bir hüzün, ümit, recâ televvünlü bir aşk ızdırabı yaşanır.

Mes’âda çok defa hakikatler hayale karışır ve çevredeki insanlar bazen sükûtun derinliğiyle, bazen de çığlık çığlık hıçkırışlarıyla, kâh mîzâna sürüklenir gibi, kah kevsere koşuyor gibi zevk ve tasa ikilisiyle yer yer yutkunur, zaman zaman da rahat bir nefes alır.. ve geliş-gidişlerine, iniş-çıkışlarına devam ederler. Orada saat ve dakikalar o kadar nazlıdırlar ki, mutlaka iltifat ve alâka isterler. Yoksa, hiç var olmamışlar gibi iz bırakmadan eriyip giderler.”5

Kâbe Allah’a ibadet etmek üzere inşa edilen bir mâbettir. Onun bir adı da Beytullah (Allah’ın evi)dir. Gerçi Allah mekândan münezzehtir. Eve muhtaç değildir. Ama insanoğlu daima sembollere ihtiyaç duymuştur. Kâbe de kutsal bir semboldür. Kâbe’ye saygı, onun sahibi olan Allah’a saygı demektir. Gönül ehli “Ev sahibi evden daha kıymetlidir.” derler.
Allah’ın iki evi vardır; biri Kâbe, diğeri kalb. İlki kadar ikincisine de saygı ve ihtimam göstermek gerekir. Gönül yıkmak Kâbe’ye saygısızlıkla eşdeğerde tutulmuştur. Yunus Emre öyle der: “Ak sakallı pir koca bilmez ki hali nice / Emek vermesin hacca bir gönül yıkar ise.”6

Bu duygu ve düşüncelerle hac görevini yerine getiren kimse âdeta yeni ve daha güzel bir hayata doğar gibidir. O şeytan taşlarken kendisinde var olan nefsaniyeti, büyüklenmeyi ve süfli duyguları taşlayıp ezdiğine inanır. Böylece tertemiz hale geldikten sonra Kâbe’yi tavaf etmesini, arşın etrafında dönen meleklere benzetir, yani âdeta melekleşir.

Kötü huylar ve çirkinliklerle hac yolunu tutan kimse, bu olumsuzlukları bırakıp, günah kirinden arınmış halde evine dönemezse gerçek anlamda haccetmiş sayılmaz. Onun sadece adı “hacı”dır. Asıl amaç, anlatılmaya çalışılan şekilde hac ibadetini yerine getirmek olmalıdır.

—————————————————————————
—–

Dipnotlar:

1. Sülemî (ö. 412/1021)’nin bu konudaki görüşleri için bk. Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufi Tefsiri, 143, İstanbul 1969.

2. M. Hamidullah, İslâma Giriş, 94.

3. İslâma Giriş, 95-98; S. Uludağ, age, 94-95.

4. Bk. Süleyman Ateş, Sülemi ve Tasavvufi Tefsiri, 167; aynı yazar, Cüneyd-i Bağdadi Hayatı Eserleri ve Mektupları, 94, İstanbul 1969; aynı yazar, İşari Tefsir Okulu, 76, İstanbul 1974; Hucviri, age, 471.

5. M.Fethullah Gülen, “Renklerin Buluştuğu Yerde”, Aksiyon dergisi, sayı: 173, Nisan 1998.

6. Yunus Emre Divanı (M. Tatçı), 207.

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ

Altınoluk Dergisi – Mart 2000

30
Nis
07

Mesnevî’den Namaz Beyitleri

Mesnevî’den Namaz Beyitleri
Mevlana Celaleddin Rumi

x1pphu2k6hcg6q8kwzlyfmufuwhnm5xkxfghvt3-zujox2uln_jqbmz8yhffhuj6z5hyf5ntw0ffzdrgwrabmeczu8gljmpx0oflqavodel1dcd3fbeep5f5a.jpg

“Ey Hak tâlibi can! Önce ambara giren fâreden kurtulma çaresini ara, ondan sonra buğday toplamaya çalış. Büyüklerin büyüğü olan, gönüllere gönül kesilen sevgili peygamberimizin; “Namaz ancak kalp huzuru ile tamam olur.” hadisini hatırla da nefisten ve şeytandan kurtulmak için kalp huzuru ile namaza başla.Eğer ambarımızda, hırsız bir fâre bulunmasaydı, kırk yıllık ibâdet buğdayı nereye giderdi? Her gün azar azar da olsa, candan ve sevgi ile sâdıkâne yapılan ibâdetlerden, iyiliklerden hâsıl olan iç rahatlığı ve huzur neden gönlümüzde hissedilmiyor?Çakmak demirinden bir çok kıvılcım sıçradı. İlâhî aşkla yanan gönül onları çekti aldı. Fakat karanlıkta gizli bir hırsız var. Kıvılcımları söndürmek için üstlerine parmak basıyor. Dünyada mânevî bir çerağ uyanmasın diye, o karanlıktaki hırsız, kıvılcımları söndürüyor.

Allah’ım, senin inâyetin, merhametin bizimle beraber oldukça, şeytandan, o alçak hırsız (nefs-i emmâre)den ne korkumuz olur? Sen, bizimle berâber olup, bizi korudukça, ayak altında yüz binlerce tuzak olsa da önemi yoktur.” (Mesnevî, beyt: 380-387)

“O kerem sahibi, namazda gizlenmiştir; gönül namazı kılan, kendini tamamıyla Allâh’a veren kuluna lütuf ve ikramda bulunur! O’nun affı ve mağfireti günaha şeref elbisesi giydirir de, böylece o günahı affedilmeye, ihsana, kurtuluşa vesile eyler, sebep kılar!” (Mesnevî, beyt: 4345)

“Bu namaz da, oruç da, hac da, Allâh yolunda savaş da hep insanın ezeldeki sözleşme inancının şahitleridir.” (Mesnevî, beyt: 183)

“Ben namazda Rabbim’e yönelirim; O’nun iltifatına alışmışımdır. ‘Namaz gözümün nûrudur.’ sırrı zuhur eder; gözlerim nûrlanır, içim açılır. Namazda, içimde duyduğum rahatlıktan, mânevî zevkten ötürü rûhumun penceresi açılır da, oradan vasıtasız olarak Allâh’tan haberler gelir, ilham gelir. Allâh’ın ilhamı, feyz yağmuru, rahmeti, nûru, ezeldeki kaynağımdan ve hakîkatimden gelir, penceremden evime girer.

Penceresi olmayan bir ev, cehennem gibidir. Ey Allâh’ın kulu! Dinin aslı, temeli mânevî pencere açmak ve oradan tevhîd ve hidayet nûru alarak gönlü, gözü aydınlatmaktır. Yol açmak için ormana az kazma vur! Sen gel, himmet kazmasını nefis duvarına vur da gönle mânevî bir pencere aç!” (Mesnevî, beyt: 2401-2405)

Hürriyet Allah’a kulluktur. Hür insan, Allah’a kul olandır. Nefsin ve şeytanın arzuları istikametinde hareket, yaradılış gayesine ters düşmektir. Nefsin perdelerini aralayıp veya ortadan kaldırıp Hakk’a vuslattır kulluk, O’nun huzurunda olmaktır. O’nsuz olan anlar köleliktir.

Mevlana, “Mihrabı dost cemali olan kimse için, yüz çeşit namaz, yüz çeşit rüku ve secde vardır” der. Bu konuda Cenab-ı Hak: “Ne yana dönerseniz Allah oradadır” buyurmuştur. Resulullah da (sav): “Namaz mü’minin miracıdır.” buyurmuştur.

Kulluk sadece cesetle değil, gönülle ibadet etmektir. Ezan sesleri kalbimin mescidine öyle muhrik gelir ki, onun tesiri ile gönül mabedimin kapısı aşk ateşiyle yanıyor.

Mevlana -kuddise sirruh- insanı Allâh’a vâsıl eden gerçek namaz hâlini ve bu duyguları namazın dışında da muhâfaza edebilmeyi şöyle anlatır:

“Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beş vakitte kılınır. Halbuki âşıklar, daima namazdadırlar! O gönüllerindeki aşk, başlarındaki ilahî sevgi ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçer gider!

“Beni az ziyaret et!” sözü, âşıklara göre değildir; gerçek âşıkların canları pek susuzdur! “Beni az ziyaret et!” sözü balıklara uyar mı? Onların canları, deniz olmadıkça yaşayabilir mi? Bu denizin suyu pek korkunçtur; ama, balıkların mahmurluğuna göre bir yudumcuktur! Bir an için ayrı düşmek, âşıka bir sene gibi gelir.”

Mevlana -rahmetullâhi aleyh- Allâh’ın huzûruna boş çıkmamak gerektiğini, geceleri yarın için hazırlık yaparak geçirmek gerektiğini ne güzel ifâde eder:

“Dostların yanına eli boş gelmek, değirmene buğdaysız gitmeye benzer. Cenab-ı Hakk, mahşer gününde, halka; “Kıyamet günü için ne armağan getirdiniz?” diye soracak. Sizi ilk yarattığımızda olduğu gibi, eli boş, azıksız olarak, tek başınıza muhtaç bir halde geldiniz.” diye buyuracak. “Haydi söyleyin kıyamet günü için, armağan olarak ne getirdiniz?” Yoksa, sizde dünyadan ahirete dönmek ve Allah’ın huzuruna çıkmak ümidi yok mu idi? Kur’an’ın kıyamet hakkındaki haberi, size boş mu görünmüştü?

Kıyamet gününü inkar etmiyorsan, o dostun kapısına böyle eli boş olarak nasıl ayak atıyorsun? Azıcık olsun, uykuyu, yemeyi içmeyi bırak da Hakk’la buluşacağın zaman için bir armağan hazırla… Ey Hakk âşıkı, geceleri az uyuyanlardan, seher vakitleri günahlarının bağışlanmasını isteyenlerden ol.

Ana rahmindeki çocuk gibi azıcık oyna, kımılda da sana, nûr gören duygular bağışlasınlar. Ana rahmine benzeyen, şu sıkıntılı, kasvetli, kederlerle dolu dünyadan dışarı çıkarsan, yer yüzünden daha geniş, daha ferah bir âleme çıkmış olursun. “Allah’ın yarattığı yeryüzü geniştir. Kulluk, ibadet edilecek yerleri çoktur.” demişlerdir ya, işte o geniş yer, peygamberlerin gitmiş oldukları yerdir; mânâ âlemidir. O geniş sahada, gönül daralmaz. Yaş ağacın dalı orada kurumaz.”

Kaynak: Mesnevî, beyt: 3171-3183

29
Nis
07

Sana Hayret Yakışır

Sana bir çocuk gözü gerek, her şeye hayretle bakacak.

Bir zamanlar çocuktun, görürdün.

Büyüdün, kör oldun.

Tıpkı benim gibi.

Sana bir çocuk dili gerek, “niçin?” diye soracak.

Evvel zaman içinde çocuktun, sorardın.

Büyüdün, unuttun.

Harikalar perdelendi.

Sorularını yitirdin sen.

Cevaplarsa, önünden dereler misâli akıp gidiyor, ama sen göremiyorsun.

Düşünmüyorsun, düşünmeyişini de düşünmüyorsun.

Nerden mi biliyorum?

Kendimden…

Bir çocuk yaşamalı içinde.

Sesinde bahar tarâveti, papatya gözlerinde merak, kelimelerinde fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu.

Yumuk ellerini gamzeli yüzüne dayayarak sürekli sormalı.

Esen rüzgârların sesi ne söylüyor?

Hüznün rengi ne?

Sevincin kokusu nasıldır?

Kim yazdı ümidin şiirini?

Kim boyadı mevsimleri?

Kim yapar yumurtadan kuşu, topraktan kirazı, yoncadan sütü?

Hangi ustadır patlıcan tavadan, mercimek çorbasından, imambayıldıdan, bulgur pilavından göz, kulak, burun, dil yapan?

Resûl dayının fırınında kavrulan ekmek insan bedeninde nasıl can kazanıyor?

Kimyada üstadımız, arı.

Dokumacılıkta önderimiz, örümcek.

Yüzmede modelimiz, balık.

Uçmada pirimiz, serçe.

Koşuda her zaman birinci, antilop.

Tek adım atlamada şampiyon, çekirge.

Ne sihirdir ne keramet, birer mûcize bunlar!

Güzel bak, güzel gör!

Sana hayret yakışır!

Havaya her gün milyarlarca ton su pompalanır, bulut olur.

Bulutlar rüzgârlarla taşınır kurak beldelere.

Yağmur, melankolinin resmini çizer havaya.

Su bir semboldür, kurak topraklara merhamettir yağan, serinliktir, temizliktir.

Hava ağlar, yer güler.

Her şeyde bir parça yağmur vardır.

Dalda elma, bardakta su, insanda kan, aşıkta gözyaşı olur yağmur.

Yağmur yağıyor, seller akıyor, ama camdan bakan sadece arap kızı.

Senin işin başından aşkın.

Beyaz camın efsununa kapılmışsın.

Kafan bir odun deposu âdeta, genel kültür kapısından giren lüzumsuz malumâtın istilâsı altında.

Ona bir ateş ver, üfür dumanını, savur külünü, belki nûra inkılâp eder o zaman.

De bana, yağmur hangi dilde yağar?

Yeryüzünün bitki kızlarına kim su emdirir?

Kaç derecedir pişman bir kalbin ortasında yanan ateş?

Toros dağlarında doğan Yörük kızının ilk feryadını kim işitir?

Kimdir, annesinin kalbinde şefkat, göğsünde süt pınarı akıtan?

Yılan niçin yutmaz yavrularını?

Söyle bana, dağ, deniz, ova nasıl sığıyor kafana?

Hayâlindeki dünyayı hangi gözünle görüyorsun?

Yağmur damlasının bomba tesiriyle titreyen gül nasıl kanar?

De bana, bir odunu yararak dünyaya gözlerini açan çiçekler için ispinoz kuşu hangi şarkıyı söyler?

Mavi göklerde yürüyen bulutlar sana ne düşündürür?

Gece gökler var simsiyah, yüzünde yıldızlar gezer.

Gündüz denizler var masmavi, içinde canlı gemiler yüzer.

Denize bakmaz mısın, baktınsa görmez misin?

O dalgalı mavi perdenin arkasında olanı aklına getirmez misin?

Gözlerini asfalta dikerek yürürken görüyorum seni, başını kaldırıp da bakmıyorsun semaya.

Sen bakarsan o da bakacak yıldız gözleriyle, gülümseyecek ay yüzüyle.

Hayret makamına yüksel de bak, neler var cihanda.

Gazetelere bedel şu âlemin sayfalarını oku da gör ne haberler var ötelerden?

Ne cevherler gizli sende.

Alışmışsın, biliyorum sanıyorsun, düşünmüyorsun bile.

Ağzına bak, bir kelime fabrikası o.

Sesleri kalıplara koyup uçuruyorsun havaya kuşlar gibi.

Kelimelerin kanat çırpıyor hava âleminde, kulaklara konuyor, akıllara, gönüllere giriyor.

Bu kuşlar mâna taşıyor, sevgi, korku, kaygı, neşe, müjde götürüyor.

Gönülden gönüle postacılık ediyor.

Her konuşmanda besteler yapıyorsun.

Ses sistemin de bir saza benzemiyor mu?

Âh ülfet!

Nice harikaları sen perdeledin.

İnsanı sen mahrum ettin hikmetten.

Oysa, tefekkür hayretle başlar.

Beden bir saray, içinde efendi oturur, göz penceresinden bakar dünyaya.

Sen de bak!

Etrafın harikalarla dolu.

Uçak, sinekten utanıyor.

Tren, kırkayaktan hayâ ediyor.

Vapur, balinaya hayran.

Robot, insanı öykünüyor.

Hayretle bakmazsan, tavuk sadece tavuktur, bakarsan yumurta makinesi olur.

Şu melek huylu koyun yalnız koyundur gözünde, görmek için bakınca bir süt fabrikası oluverir.

Bakarsan fark edersin güneşin hiç sönmeyen bir lâmba ve soba olduğunu.

Dünyanın ilk takvimi ay imiş meğer, dersin.

Fıtrattan da uzaksın.

Bahçelerden esen rüzgârlar saçlarını savurmuyor artık.

Tepelerde çiğdemler sen görmeden yeşeriyor, büyüyor, ölüyor.

Yeni doğan kuzular, titrek bacaklarının üstüne kalkarak annelerini emmeye çalışırken yanlarında değilsin.

Burnun, yağmurlu bir günün toprak kokusunu unutalı yıllar oluyor.

De bana, çiçek açan bir şeftali ağacını en son ne zaman gördün?

İncecik bitkilerden gıda emen iri karpuzlarla dolu bir tarlayı hayretle temaşa etmiş miydin?

Bu nârin teller şu kocaman kütleleri nasıl besliyor, bu şirin karpuzun şekeri şu tatsız topraktan nasıl çıkıyor, dışı niçin yeşil de içi kırmızı diye sormuş muydun?

İhtimamla çekirdekler dizen, her çekirdekte kaderler yazan kim, dedin mi?

En son ne zaman kullandın hayret nidasını?

Kimlere hayret ediyorsun ya da nelere?

Elindeki beş topu birbirine dokundurmadan beş dakika döndürenlere şaşarak bakıyor, ama on iki dev gezegeni güneşin etrafında milyon senedir birbirine çarptırmadan döndüren kudrete dönüp bakmıyorsun bile.

Resmini sana benzetenlere hayran oluyor, seni sen yapanı hatırlamıyorsun.

Aynaya bakıyor, eşsiz bir sanat eseri olan yüzünü görüyor, ama görmüyorsun sanatkârını.

Sormuyorsun, kim?

İçindeki çocuk kan uykularda.

Sormayı çocuktan öğren.

Çocuk gözüyle gör dünyayı.

Bakışın neye dokunursa altın olacak o.

Güzelce bak ki, görebilesin güzellikleri.

Sorularla yaşarsan, cevaplarla coşarsın!

Küremizin kalbinde yanar bir ateş, derecesi iki yüz bin.

Üstü kabuklu bir ateş topunun üstünde yaşıyorsun.

Şemsin etrafında pervâne misâli dönen bir uzay gemisinde misafir yolcusun, ama sormuyorsun, kim bindirdi?

Ne korku hissediyorsun, ne endişe, fakat sual etmiyorsun, bu emniyet niye?

Anne kucağında bir bebek kadar huzurlusun, rahatsın.

Demiyorsun, dünya üstünde bana bu güven duygusunu veren kim?

Suallerle yürümeyen cevaplara varamaz.

Sen bir kovan olsan, arılar olsa gözlerin.

Konuversen yıldızlara, aylara.

Ak köpüklü dalgalara dokunsan.

Tırmansan tepelere, dağlara.

Hayret sedasıyla okusan baharın şiirini.

Ve yaldızlı kasidesini yazın.

Hayran olsan incili çiçeklere, yeşim yapraklara, mücevher meyvelere, ibrişim dallara.

Yükselsen semalara, miraç yolu merdiven.

Yıldızlar dersen sema tarlalarından ve en güzel esma bahçelerinden.

Dinlesen rüzgârların terennümünü, kuşların cıvıltısını, yağmurların tıpırtısını!

İşitsen denizlerin haykırısını, bulutların nârasını, taşların tıkırtısını.

Hepsi birer dâvet sesi.

“Biz de varız, bize de bak!” diyorlar.

Gören gözlerin nerde, nerde gözlerin senin?

ÖMER SEVİNÇGÜL

29
Nis
07

AŞk ÖlÜmlÜde Ölen ÖlÜmsÜzde YeŞerendİr….

Yaşanmışlıklardır aşkı bitiren ,harcanmışlıklar.Tükenen bişeydir aşk yaşandıkça azalan gizlendikçe artan güzel birşey.Hiçbir zaman kavuşmanın sonrasının hikayesi yapılmaz yapılamaz.Mutlluluk bir sondur başlangıç değil.Kavuşmak paylaşımın başlangıcı aşkın sonudur çoğu zaman.Mecnun leylaya kavuşsa aşk diye birşey olmazdı.Leyla leyla, mecnun mecnun olmazdı.Kavuşamadıkları için aşkı hep yüreklerinde taşımak zorundaydılar…Filmlerdeki aşk hikayeleri mutlu sonla biter yani kavuşmayla.Ama o sondur işte mutluluk br sondur.Aşk ise başlangıç….Kavuşmak bitmekir tükenmek…..Evlilik aşkı bitirmez kavuşmak bitirir aşkı…Uğur arslan boşa dememiş kavuşursak biteriz diye.En güzel şey yaşanılmamış tadılmamış şeydir.Bir sahilde el ele dolaşılmamış bir cafede çay içilmemiş haliyle.Her şey böyleyke güzel belki de….Yaşamadan önce herşey istediğin gibidir.Hayal ettiğin büyüttüğün gibidir…Sen nasıl olmasını istersen öyledir…Cismaniyetten ötedir senin aşkın….Sonra delip geçersin cisimleri…Her maddeden uzak bir aşk kalır yüreğinde.Ölümsüz bir sevgili ararsın çünkü ölümlüler aşkına cevap veremez olmuştur artık.Sen yeşertirsin onlar öldürür aşkını…Ya da sen onu öldürür aşkını alıp gidersin….zifiri yanlızlıklarına…..VE AŞK ÖLÜMSÜZ SEVGİLİDE SON BULMAZSA İŞE YARAMAYAN ŞEYDİR….AŞK ÖLÜMLÜDE ÖLEN ÖLÜMSÜZDE YEŞERENDİR….

29
Nis
07

6.jpg

28
Nis
07

Biz Olmanın Gücü

Evlilik birbirlerinden tamamen ayrı dünyalarda yetişmiş insanların bir araya gelerek kurmaya ve sürdürmeye çalıştıkları bir beraberliktir. Uzun yıllar boyunca anlayış ve uyum içinde geçecek günler, mutlu ve huzurlu insanlar olabilmek, eşlerin sen ve ben ikiliğinden uzaklaşıp, biz olmaya adım attıklarında gerçekleşir.

Biz Olmanın Gücünü Ve Ayrıcalığını Yaşamak İçin Eşinize Şunları Söyleyin:

’’Seninle çok önem verdiğim bir beraberliğimiz var.’’ Her insan faydalı ve önemli arzu eder. Bunu eşinize sık sık söylemeniz, onun da sizin için aynı şeyleri hissetmesine neden olur ki, bu her iki taraf içinde olumlu bir gelişmedir.

’’İkimizde insan olarak farklı değerlere ve ihtiyaçlara sahibiz.’’ Bunu zaten biliyoruz. Ama farklılığın farkında olduğunu söylemeniz, peşi sıra anlayışı da getirir. Aynı zamanda sizin eşinizi olduğu gibi kabul ettiğinizi ve onu değiştirmeye çalışmadığınızı da!

’’İhtiyaçlarımızı, değerlerimizi öğrenmek ve daha iyi anlaşmak için, iletişimimiz açık ve dürüst olsun. ‘’Bunları hayata geçirmek, söylemekten daha önemlidir. İletişime açık olayı istemek, sonra da istekler sıralandığında sinirlenmek, yalnızca iletişiminizi sonlandırmakla kalmaz, güvenilirliliğinizi de sarsar.

’’Yaptığın bir şey ihtiyaçlarımı karşılamamı engellediği zaman dürüstçe ve seni suçlamadan bundan nasıl etkilendiğimi sana söyleyeceğim.’’ İşte bu çok önemli, suçlamadan konuşabilmek, eşinizi itham etmekten kaçınmak. Sözlerin onu incitmeyeceğinden emin olmak.

’’Böylece ihtiyaçlarıma saygı göstererek, davranışını değiştirmen için sana fırsat vereceğim.’’ Evet, her zaman karşımızdaki insana öncelik vermeliyiz, ancak her ferdin kendine özgü istekleri ve tercihleri vardır. Bir eşin bunları karşısındaki kişiden talep etmesi de gayet normaldir.

’’Kabul edemediğin bir davranışım olduğu zaman seninde benim kadar açık ve samimi olmanı istiyorum.’’ Eşinizden fedakarlık beklemek, değişmesini istemek kolay ama asıl olması gereken, önce kendi kendinize değişmeyi istemek ve denemek.

Anlaşamadığımız konularda birimizin kaybetmesi için uğraşmak yerine ikimizi de memnun edecek çözümler arayalım. ‘’İkimizde kazanalım, evliliğimiz kazansın.’’

’’Sorunlarıma çözüm bulmam gerektiği zamanlarda desteğini ve yardımını istiyorum.’’

’’Yardımcı olmamı istediğin her sorununda çözüm bulman için ben de elimden geleni yapacağım’’

’’Evliliğimiz senin de benim de olduğumuz gibi davrandığımız ve birbirimizi gereksiz yere değiştirmeye çalışmadığımız bir beraberlik olacak.’’ Olmalı, eşlerden bir diğeri gibi olmak zorunda kalmadan ortak bir yol bulunabilir. Ve zamanla, saygı ve anlayışın hüküm sürdüğü bir evlilikte eşler zaten birbirlerine benzemeye ve ortak bir kişilik geliştirmeye başlayacaklardır.

’’Sen ve ben birbirimizle ilgileneceğiz, birbirimizi önemseyeceğiz ve birbirimize saygı göstereceğiz.’’

’’Sen ve ben biz olmanın gücünü ve ayrıcalığını yaşayacağız.’’

Bu sıraladıklarımızın bir an önce gerçekleşmesi her çiftin isteği olacaktır. Ancak, daha evliliğin ilk yılarında ne kendinizden ne de eşinizden acele etmesini istemek haksızlık ve büyük bir yanlışlık olacaktır. Kendinize ve evliliğinize biraz zaman tanıyın.

İlay Elif HÜSMEN

28
Nis
07

Siz Hiç Ayakkabısız Yaşadınız mı?

Siz Hiç Ayakkabısız Yaşadınız mı?

Üsküdar akşamını Aziz Mahmud Hudâyî ezanları süslerken, Kadıköy caddeleri yağan yağmurlarla yıkanıyordu bu akşam. Hüdâyî’de ihlaslı duâlarla açılan eller, Kadıköy’ün kararmış sokaklarına kadar uzanır durur hep. Nitekim Üsküdar, bir Allah dostunun güzelliğine mest ü hayran bir ömür geçirmiş, yaşayanlarına ruhâniyet barınağı olmuştur. Kadıköy akşamında yağan bu yağmur, sanki daha soğuk vuruyordu taşlara. Hem kışın soğuğu öyle keskindi ki, ilikleri donduruyordu. Anne babalar çocuklarının minik ellerine yapışmış,onları yağmurdan kaçırıyorlardı. Kimileri de ayakkabıları su almasın diye hiç durmamacasına koşuşuyorlardı. Kimse bu soğukta ayaklarının ıslanmasına tahammül edemezdi. Bütün bunlar yaşanırken merhametleri, nefislerinin hoyratlığında kaybolan bazı insanlar, çocuklarını acımasızca sokağa atmışlardı. Tıpkı küçük Cansu gibi. 9-10 yaşlarındaydı, ama küçücük omuzlarına dünyaları koymuşlardı. Her akşam evine dilenerek belli miktarda para getirmesi gerekiyordu. Ailesi var mıydı, yoksa çocuk mafyasının mı kurbanıydı bilemiyoruz. Belki de hayatı sokaklarda geçiyordu. Saatlerdir yağan yağmurda sırılsıklam olmuştu. Başını eğip çıplak ayaklarına baktı. Nasıl da sızlıyorlardı. Gerçi üşümesi ayaklarının sızlamasını unutturuyordu ya!.. Öyle ki, bedeni soğuktan bir yaprak gibi titriyordu. Kollarıyla iki yandan bedenini sardı. Ama yetmemişti ısıtmaya. Etrafındaki evlerin pencerelerine baktı. “-Şimdi sobalarının başında ısınan çocuklar vardır. Anneleri sıcacık yemekler yapmıştır!..” dedi kendi kendine. Biraz yürüyünce vitrinlere takıldı gözü. Rengarenk ayakkabıları görünce bir iç geçirdi. Hiç böyle ayakkabıları olmamıştı. Ama belki şimdi… Ellerini heyecanla ceplerine attı. Paralarını saydı. Beğendiği ayakkabının fiyatına baktı. “-Yetmez” dedi. “Yetmez ki…” Hem ne diye hevesleniyordu? Sanki annesi ayağındaki ayakkabıyı görünce giymesine izin verecek miydi? Dilenirken insanları daha çok merhamete getirmek için ayakları buz gibi ıslak betona basmalıydı. Gözleri dolu dolu yürüyüp geçti vitrinlerin önünden. Sonra ayaklarının sızısını hissetmemek için koşmaya başladı. “Şıp, şıp, şıp.” Soğuk taşlar bile merhamete geliyordu bu sesten. İlerideki durak hayli kalabalık görünüyordu. Hemen en sevimli hâliyle yanlarına sokulmalıydı. Gözüne kestirdiği 4 kişilik gruba şarkı söyleye söyleye yaklaştı. Daha şirin gözükmek için omuzlarını da oynatıyordu. Bir edâyla salına salına elini uzatıp onlardan para istedi. Birbirlerine bakıp acıyla gülümsediler. Biraz önce yine böyle bir çocuk gelmişti, ama bu Cansu’nun hâli başkaydı. Üzerindeki kıyâfetler bahar ayında giyilecek kadar inceydi. Hem neydi öyle yaptığı maskaralıklar! Hiç böyle dileneni görmemişlerdi. Ne kadar umursamaz davransa da gözlerindeki acıyı örtmüyordu bu tavırları… Karşımızda tir tir titreyen bedeninden nasıl bir hayat yaşadığı anlaşılıyordu. Cansu’ya sadece para verip göndermek istemediler. Onu bu hâliyle yalnız bırakamazlardı. Neden ayakkabı giymediğini sordular. Bu hâline alışkın olduğunu ifade ile baktı. “-Nerede oturuyorsunuz? Annen baban nerde?” diye sordular. “-Şu ileride evimiz var.” dedi. Kaçamak cevap verir gibi bir hâli vardı. İçlerinden birisi iyice yaklaştı. Islak saçlarında ellerini gezdirerek, yüzünü okşadı. Cansu şaşkındı. Hem öyle bir şey olmuştu ki. Biraz önceki şımarık tavırlı Cansu gitmiş, yumuşacık, mâsumâne bakan bambaşka bir çocuk gelmişti. Belli ki, daha önce böyle sevgiyle yaklaşan olmamıştı. Sonra genç kız, Cansu’nun üşüyen bedenini merhametle sardı. “-Cansu ne kadar güzel ismin var senin!..” dedi. Cansu, şimdi yeni bir hayatla capcanlı ve sevgiyle bakıyordu. İyiden iyiye sevmişti bu ablaları. “-Annene söylemelisin. Sana muhakkak ayakkabı giydirmeli!..” dediler. Cansu onların kucak açışlarına vefâ olarak “evet” dercesine başını sallıyordu. Biliyordu ki, bu olacak şey değildi. Genç kız, Cansu’yu öyle benimsemişti ki, gözlerinin derinliklerine bakarak: “-Sen Peygamberimizi tanıyor musun?” dedi. Cansu, yarım yamalak başını salladı. “-Adı “Muhammed” biliyor musun?” diye devam etti konuşmaya… Cansu: “-Muhammed” diye tekrar etti. Salavat getirmeyi öğrettiler. Salavat getirdi. Peygamberimiz’in, onu ve tüm çocukları çok sevdiğini söylediler. Tatlı tatlı gülümsedi ve sonra 4 gencin yüreğini burkan bir şey söyledi: “-Abla, yarın da buraya gelecek misiniz?” Kaçamak birbirlerine baktılar. “-Cansu belki dönüşte karşılaşırız.” dediler. “-Peki başka ne zaman gelirsiniz?” dedi. Yer yarılıp içine girmenin tam vaktiydi. Bu soruya nasıl cevap vereceklerdi. Genç kız dayanamadı: “-Cansu bizimle gelir misin? Seni de götürelim.” dedi. O ise: “-Gelemem abla, annem kızar.” dedi. Tekrar sordular, aynı cevabı verdi. Cansu haklıydı. Gerçekten bu hem kendi, hem de 4 arkadaş açısından tehlikeli olabilirdi. Daha önce böyle bir sokak çocuğuna iş kazandırmaya uğraşan birileri olmuş; çocuğu çalıştıran mafya ya da ailesi bu iyilik sever insanlara dava açmıştı. Çaresi yoktu, biraz sonra ayrılacaklardı. Cansu’yu, titreyen bedeni ve çıplak ayaklarıyla bırakmak hiç kolay olmayacaktı. Duraktaki diğer insanlar da öyle etkilenmişlerdi ki, fark ettirmeden yaşananları izliyorlardı. Otobüs gelmiş, ayrılık çatmıştı. Cansu buğulu gözlerle el sallıyordu. Dillerinde duâ ve temennilerle Allah’a emânet ederek otobüse bindiler. Cansu kaderini avuçlarına almış, yaşayamadığı güzel günlerin hasretini göğsüne bastırarak gözden kayboldu. Yüreğinin sıcakları, bastığı çıplak taşları ısıtıyordu şimdi. 4 arkadaş da boyunlarında artan vebâllerini yüklenerek, devam ettiler yollarına. İşte hayatın içinde karşılaştığınız sokak çocuklarından her biri bir Cansu’dur. Dev gibi yürekleri vardır onların. Kıyafetlerine, kötü kokularına bakıp başınızı çevirip geçmeyin. Çünkü sizin gibi kıyafetlerini yıkayacak kimseleri yoktur onların. Hiç sevilmedikleri kadar sevin onları. Bir mesaj gönderin gözlerinizle ileride büyük adam olacaksınız diye. Değerli olduklarını hissettirin. Yetkililer, sokak çocuklarının zekâ ve kabiliyet olarak diğer çocuklardan üstün olduklarını söylüyor. Türkiye’de 2 bin-3 bin tane sokak çocuğu olduğunu bildiriyorlar. Peki bu çocukları sokakların çirkef kaderinden kim kurtaracak? Şimdiye kadar hiç böyle bir düşünceyle uykularımız kaçtı mı? Hiç düşündük mü bizim yerimizde Allah Resûlü olsaydı Cansular için ne yapardı diye? Bu dünyanın, imanı coşkun, fikir dünyası aydın akledecek beyinlere, aksiyoner, üretken insanlara ihtiyacı var. Bu çocukları hayata kazandırmak için yüreğini ortaya koyacak cesur, fedâkâr kimselere ihtiyaç var. Âhirete yüz akı ile gidebilmek için bu insanlardan biri de siz olmak istemez misiniz?

Ayşegül Zobi

28
Nis
07

Saliha Hanım Olmak Demek!

Saliha Hanım Olmak Demek!

——————————————————————————–
Sâliha Hanım Olmak Demek!..
Güzel kızım, unutma!..
Sâliha bir hanım olmak; incelik ister, fedâkarlık ister.
Gönlündeki deryâyı coşturup inciler devşirmek gerek. Sevmek gerek hanımlığı, anneliği
Merhametli olmaya baş koymak, gönül tasınla bütün âleme serin, berrak bir yağmur olup kupkuru toprakları münbit hâle getirmek kolay değildir, elbet
Hazret-i Âmine’lik rûhuna bürüneceksin önce
Kimdir Âmine? Ne demektir Âminelik rûhu?
Emâneti en iyi taşıyan demek. Hâmil olduğun yükün “emanet” olduğunu bilip, rûhun bu yük altında ezilecek, dokuz ay çile çekeceksin
Dilinden geçen zikri yüreğinde hissedeceksin ki, ardından insanlığa numûne olacak bir “sadaka-i câriye” bırakabilesin.
Sonra Hazret-i Hacer olup teslimiyet bağrından zemzem akıtmak Yanacaksın, koşacaksın, ağlayıp O’na dayanacaksın ki, zemzemler fışkırsın, kurak yüreklerden
* * *
iki gözümün ışığı!
içinde, kıpırdanan yavrunu ilk hissettiğin andan itibaren bir merhamet kaplar hücrelerini… işte o zaman Allâh’a şükredeceksin, Peygamberlerin en fârik vasfı olan “merhamet”ten sana da bir pay verildiği için
Yavrucuğum, insanın en büyük ihtiyacı “rûh gıdası”dır. Onun ilk kıpırdanmalarına salevât-ı şerîfelerle karşılık vereceksin. Sen fark etmesen de o seni duyar ve hisseder. öyleyse ilk duyduğu, Allâh’ın kelâmı, Peygamber Efendimiz’e sunmuş olduğun duân olsun.
Dokuz aylık çile çabuk geçmez, geceleri yatamadığın zaman kıyâma dur ki, Rabbinin huzurunda durmayı öğrensin
Gözyaşı dök ki, merhameti öğrensin, ümmet-i Muhammed’e duâ ve infâk et ki cömertliği öğrensin
Ağzından haram lokma girmesin, yavrum! Helâl lokmayı tanısın ki, harama uzanmasın.
Tatlı dilli ol ki, kötü konuşmasın.
Secdelerini çoğalt ki, Rabbinin karşısında hiçlik ve tevâzuya bürünsün.
Mahlûkata gönlünü aç ki, sevgiyi ve muhabbeti öğrensin
Sancılar sana kıyâmetin dehşetini hatırlatır, belki. işte o zaman anacığını anlayacaksın. işte o zaman “cennetin anaların ayakları altında olduğunu” öğreneceksin. Dişlerin birbirine kenetlenince, ölümün varlığını tadacaksın.
Yavrunu kucağına alınca, dünyanın “gurbet” olduğunu ve konuşmanın zevkini tatmak için bu dünyada bedel ödemek gerektiğini öğreneceksin.
Ona sütünü, Yâsin-i şerif’lerle verirken; dünyadaki en güzel şeyin, insanlara “Allâh için kendinden koparıp vermek” olduğunu hissedeceksin.
Geceleri herkes uyurken, onun seni ağlayarak çağırmasına zevkle koşup gideceksin. işte o ân, Rabbini de gerçek mânâda sevdiğinde, teheccüde kalkmanın senin için bir yük olmadığını anlayacaksın.
Onu hasta ve ateşler içinde görünce “hiçliğini” ve “çaresizliğini” görüp Allâh’a îmânın kat be kat artacak
Ona sünnet-i seniyye ile yaşamayı öğret ki, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e hayran olup, onu taklid etsin. öğretmezsen ilerde kim olduğu belirsiz kimseleri taklide başlar, onlara hayran kalır, sen de mes’ul olursun.
Onunla mübarek gün ve geceleri zevk ve heyecan içinde yaşa ki, gayr-i Müslimlere ve onların eğlencelerine hayran kalmasın. Bayramını bilip, gerçek bayramı olan kıyâmet sabahı için hazırlansın.
Ona Kur’ân-ı Kerim’i çok iyi anlatmalısın. Her bir sûre, onun gönlüne iniyormuş gibi hissetsin ki, yaşantısıyla “canlı bir Kur’ân” olsun.
Hâfızlığı sevdir, ona âşık olsun ki, dilinde şarkı-türkü olmasın. Boş satırların hamalı olmasın
Kur’ân-ı Kerîm kültürüyle aydınlanırsa iki dünyası da pürnûr olur.
işte o zaman, tıpkı şimdi benim olduğu gibi seni de kabirde nûrdan taçlarla taçlandırıp cennet elbiseleriyle nûrlandırırlar
Hedefini unutma kızım, hedefin sâliha bir hanım, sâliha bir ana olmaktır.
Annen

28
Nis
07

KALPLERDEKİ sevgi çağlayanı ne ile coşar?

Küçük çocuk mutfağa girdiğinde annesi yemek hazırlıyordu. Annesine bir kâğıt uzattı. Kâğıtta bir liste vardı:
- “Odamı temiz tuttuğum için 1 YTL.
- Bakkala gittiğim için 3 YTL.
-İyi karne getirdiğim için 10 YTL.”

Kadın, çocuğunun getirdiği kâğıdı çevirerek arkasına şunları yazdı:

-”Seni dokuz ay karnımda taşıdım: Bedava.
-Geceler boyu senin için uykusuz kaldım: Bedava.
-Oyuncakların, yemeğin, elbiselerin: Bedava.

Yavrum, bunları topladığında sevginin toplam ücretinin bedava olduğunu göreceksin.” Çocuk, bunları okuyunca kendi listesinin altına “Tamamı ödenmiştir.” yazdı.
Dünyada her şeyi ölçen âlet vardır. Hava sıcaklığı ölçülür, kan basıncı ölçülür, mesafeler ölçülür…

Ama sevgiyi ölçebilecek bir âlet yok! İnsanoğlu, mekanik olarak böyle bir âleti henüz geliştiremedi. Fakat bir şey var ki, o sıcaklığı ölçüyor: Kalp!
Yaşadığımız çağa dönelim. Teknolojik olarak nice buluşlar yapılırken, insanoğlu dünyaya sığmazken; tam tersine kalbin yolları tıkanıyor, hayata uzanan damarları düğümleniyor.

Sevgi ile dirilen kalp, sadece sahibine can vermez. O, düştüğü her yeri yeşillendirip, vahaya çevirir. Yaşadığımız ailede, beldede, bölgede, ülkede, dünyada… kalpler, sevgi enfarktüsü geçiriyorsa, bilinmelidir ki, oralarda diri bir yürek sineye düşmemiştir. Yağmur yağdığı zaman bütün topraklar rahmetten nasibini alır. Güneş doğunca her mekânı ısıtır. Yaratıcısı na bağlı bir kalp, bir yere girer de, orası nasıl olur da dirilmez? Bu, mümkün müdür?
Sevgi ile dolu, aşkı soluyan bir kalbe sahip olunamaz mı? Allah Celle Celaluhu, her şeyi bizim için yaratmış ve mutluluğa ulaşma yollarını göstermiştir.
Kalplerde sevgi çağlayanını coşturacak olan şey, güzel ahlâktır. Ona nasıl ulaşılır? Deneyelim:

1) Dünyada hiçbir yaratılmışın incinmesini istememek ve kimseyi incitmemek. “Ama nasıl olur? Adam bana, haksızlık yaptı.” diyenler vardır. Hz. Mevlânâ diyor ki: “***** ısırdı beni, ben onu ısıramazdım. Ben insandım, bunun için dudağımı ısırdım”. Karanlıklara güneş gibi doğmak. Zor olanı başaramazsan, insan olduğun nereden anlaşılacak? Hacı Bektaş–ı Velî nin bir sözünü hatırlatmak isterim: “Bir kere öldürmektense, bin kere ölmeyi tercih ederim.” Zalim değil, mazlum olmak; çünkü mazlumun yardımcısı Allah Celle Celaluhu dur.

2) Haya sahibi olmak. Utanmayan insandan, şeytandan kaçar gibi kaçmak gerekir. Çünkü utanmaz, havaya fırlatılmış ok gibidir, nereye saplanacağı bilinmez. Geçenlerde bir dostum, kızına talip bir gençten söz etmişti de, “Çocuğun yüzü kızarıyor mu? Edebi var mı?” demiştim. “Evet.” deyince, “Kızını ona ver; pişman olmazsın inşallah.” dedim.

3) Doğru olmak, vaatlerine sâdık olmak. Atalarımız, nerede kaldı insanı, ******ı aldatanların bile sözlerine itibar etmemişlerdir. Öyle bir zaman diliminde yaşıyoruz ki, “Filan yerde doğru, emin bir adam var.” denmeye başlanmıştır. Aldatan nasıl sevilir ve sevebilir? Sevmeyen ve sevilmeyen, Allah Celle Celaluhu nun “Vedûd” ismine mazhar olabilir mi? Yaratılmışlar içinde sevgisiz kalp taşıyanlardan daha tehlikeli bir mahlûk var mıdır? Dünyayı ateşe verenler, ******lar, bitkiler, taşlar mıdır; yoksa sevgiden mahrûm kalplerini hançer gibi sinelerinde tutan insanlar mıdır?

4) Sözünü yumuşak ve tatlı dille Allah Celle Cellauhu için söylemek. “Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır.”
Arabamla, yolun kenarında duran bir adamın yanından bir dalgınlık eseri olarak, hızla geçtim. Arabamın tekeri, suyla dolu çukura girince, adamın üstünü başını ıslatmış oldum. Dikiz aynasından onu izledim. Elleri ve ağzı aynı paralellikte çalışıyordu. Karar verdim. Neye mal olursa olsun, dönüp adamın yanında durdum ve arabadan indim. Adama dönerek, “Efendim, yüzde yüz siz haklısınız. Ama dalgınlık işte, oldu bir kere. Ben, sizi önce bir hamama götürmek ve sonra da üstünüzdeki tüm elbiselerinizi yenilemek istiyorum. Lütfen, beni affediniz ve arabama buyurunuz!” dedim. İki dakika önce, beni öldürebilecek derecede sinirli olan adam, gözümün içine baktı, baktı ve seslice ağlamaya başladı! Hıçkırıkları arasından, ondan şu sözleri duydum: “Üzerimdeki elbiseler değil, canım sana feda olsun! Allah ım, hayatımda beni böyle bir olayla karşılaştırdığın için sana sonsuz derecede şükrediyorum!”

5) Haramdan sakınmak, nâmusunu ve ırzını korumak. İçki sarhoş ediyor, sarhoşu görebiliyoruz; fakat ne yazık ki, haram yiyen ve mânen sarhoş olanları baş gözümüzle göremiyoruz. Mikrop vücûdu yiyip bitiriyor, haram mal ise rûhu kemiriyor. Nice haramzedelerin dünya iktidarlarına aldanmamak gerek. Rûh emarımızı çeken melekler, bir gün mahşer meydanında röntgenimizi ortaya çıkardıklarında, “esefaaa” diyenlerden olmayalım.
Haram, murdardır ve murdar olan, kişiyi murdara götürür. Helâl nurdur ve helâl lokma, insana nurdan kapılar açar. Helâl lokmanın ucunda, nâmus ve ırzı muhafaza eden ilâhî bir kap vardır. Nâmusuna sahip çıkan nice Yûsuf yüzlü gençler vardır. Kimisi, Yakup unun şefkat elinde, kimisi kuyunun derinliklerinde, kimisi zindanın karanlıklarında veya saraydadır. Gün gelecek, bu gençler Mısır a sultan olacaklar ve o zaman yeryüzü, gökyüzüne nice muştular yağdıracaktır.

6) Güzel ahlâkın bir özelliği de, küçüklere sevgi, büyüklere saygıdır. Bugün büyüklere saygı yoksa, bilinmelidir ki, o büyükler kendileri küçük iken büyüklerine karşı saygıda kusur etmişlerdir. İş, o kadar hassastır ki, Kur an–ı Kerim de insanlar, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem e karşı seslerini yükseltmekten men edilmiştir.

7)İnandığın ne ise, onu hiçbir şekilde para karşılığında satmamaktır. Dünyayı değiştirenler, önce inanacak oldukları şeyleri iyi tespit etmişler ve kendilerini ona göre değiştirerek davalarını canla başla yürütmüşlerdir. Dünya, sebatkâr ve azimli insanların omuzları üzerinde yükselmiştir.

8) Muhtaçlara yardım etmek, yetimleri sevindirmek de bir başka ahlâk güzelliğidir. Bir zamanlar, görevim gereği Çocuk Yetiştirme Yurdu ndaki, yaşları 12–18 arasında olan gençleri toplamış ve onlara şöyle demiştim: “Eğer bugün Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem yaşamış olsaydı, şimdi sizin yanınızda kalıyor ve dertlerinizi paylaşıyor olacaktı.” Bir genç, “Nedenmiş o?” deyince, eklemiştim: “Çünkü o da yetim ve öksüzdü.” Yüz kişilik salon susmuştu. Âdeta rûhlar bütünleşmişti. Köşedeki bir gencin gözlerinden inci taneleri gibi yaşlar boşalırken, ben konuşmamın amacına ulaşmıştım.

9)Bir başka şey ise, komşuluk ilişkileridir. Hangi dinden ve anlayıştan olursa olsun, komşunun gözünde sen “Emin” değilsen, durumunu yeni baştan gözden geçirmelisin. Komşusu, kendisinden razı olmayan insan, titresin.
Güzel ahlâkın belirtileri elbette ki çoktur. Bir belirti de misafirperver olmaktır. Sofrasında insan eksik değil, yüzünde tebessüm… Ne güzel mü mindir o. Bir insan tanımıştım. Sofraya onunla oturunca iyi yemekleri başkalarının önüne sürer, arta kalanı kendisi yerdi. Ölümüne, onu tanıyan tüm çocuklar ağlamıştı.
Umulur ki, yarın amel defterimizde yazılacak olan “Alacak” hanesinde, güzel ahlâkımız sayesinde
“Tümü ödenmiştir.”
ibaresi ile karşılaşalım…

Rabb´im güzel amelleri olan mü-min kullarindan eylesin.. (amin)

alıntıdır




@Hakkımda…@

İlahiaşk Cangüneşi

Son nefes Şeb-i aruz inşaALLAH,

Biz Mevlamızın AŞK HAMALLARIYIZ

Tek derdimiz Mevlamıza hakiki kullardan olabilmek,saygılarımla...

Web sayfama hoşgeldiniz, saygıdeğer ziyaretçilerim...

 

Nisan 2007
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar   May »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

Blog İstatistiklerim...@

  • 342,670 hits

@İHH…@

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!



  • İSTANBUL

    Feedjit

    @Kategorilerim…@