16 May 2007 için arşiv

16
May

OLGUN İNSAN KİMDİR

manzaraa12.jpg

OLGUN İNSAN KİMDİR?

     İnsanlık kültür tarihinde olgun insanın nitelikleri ve özellikleri araştırılacak olursa pek çok ortak noktalar bulunur. Çağlar değişiyor, medeniyetler değişiyor, bakış açılan ve davranışlar değişiyor ama olgun insanın nitelikleri çok zaman aynı kalıyor. Demek ki insanlık kültüründe müşterek olan pek çok yön var. Bugün de, içinde yaşadığımız toplumun çeşitli katmanlarında yapılacak sosyolojik araştırmalar ve incelemeler bize aynı şeyi gösterir. Şimdi sırasıyla olgun insan kimdir, özellikleri nedir, bu nitelikler nasıl kazanılır, onu görelim.

     Olgun insan denince akla önce; aklı başında, dengeli, haddini bilen, edepli, hoşgörülü, içi sevgi ve saygı dolu, insanlara hizmeti bir aşk haline getirmiş, güvenilir, itimat edilir, dürüst, temiz, efendi bir insan geliyor. Olgun insanlar hayatın üç asli unsurunun; sevgi, saygı ve hoşgörü olduğuna inanırlar. Onlar olmadan hangi çağda, hangi ülkede yaşarsa yaşasın, bu insanların olgun sıfatını kazanabileceklerine inanmıyorum. Bugün toplumun bütün kesimlerinde ortaya çıkan kavgalar, dövüşler, çirkin ve kaba münakaşalar, lüzumsuz çekişmeler, dargınlıklar, küskünlükler, boşanmalar incelenecek olursa hep aynı gerçekle karşılaşılır: Sevgiden, saygıdan ve hoşgörüden yoksunluk. Olgun insan bir nevi ekmekteki maya, yapıdaki harç gibidir; hayata renk veren, ışık veren, güzellik veren, bütün acılara ve ıstıraplara rağmen hayatı yaşanılır kılan hep o güzel insanlardır. Bir tek olgun insanın yaşadığı aileye, çalıştığı işyerine, oturduğu mahalleye, bulunduğu şehre derece derece yayılan sayısız faydaları vardır. Sonradan Müslüman olan değerli Fransız bilim kadını Profesör Eve Hanım: “Çay içerken, çay fincanının tabağa çarpmasından çıkan ses biraz sonra en uzak galaksilerde duyulur.” der. Yaşamak, adına olgun insan dediğimiz o değerli kimselerle, hanımefendilerle, beyefendilerle; onların hayata kattıkları, varoluşa getirdikleri edepler, incelikler, güzelliklerle bir ihtişam kazanır. Hayatı güzel, inanılmayacak kadar güzel hale getiren onlardır. Onların bazen incelik dolu bir jesti, insan ruhlarında ürpertiler uyandıran güzel bir sözü nesilden nesile intikal eder. Bir gün kainatın efendisi Müslümanlardan orduya yardım ister; herkes der, imkanları nispetinde yardım yapsın. Derhal yardımlar başlar, insanlar imkanları nispetinde, güçleri oranında bir şeyler getirirler; sıra Hz. Ebu Bekir’e gelir, o güzeller güzeli, inceler incesi büyük insan kalkar, neyi var neyi yoksa, A’dan Z’ye her şeyini getirir. Herkes hayret içindedir, Peygamber Efendimiz sorar: “Ya Ebu Bekir, sana ne kaldı?” Cevap müthiş! Ne zaman okusam yüzümün rengi değişir, titrer, ürperir, heyecanlanırım, bazen ağladığım olur. Mübarek başını kaldırır: “Ya Resullah” der, “bana senin aşkın kaldı, başka ne isterim?” Bu müthiş söz kıyamete kadar nice gönüllerde ürperişler uyandıracak. Olgun insanlar yemeğin içindeki tuz gibidirler, nasıl tuzsuz bir yemek güzelliğinden çok şey kaybederse, olgun insanlardan mahrum bir cemiyet veya olgun insanlara önem vermeyen cemiyet de öyledir, tuzsuz yemek gibidir. Gerek evlilikteki karı-koca ilişkileri, gerek okuldaki öğretmen-öğrenci ilişkileri, gerek toplumun bütün katmanlarındaki sosyal ilişkiler sevgi, saygı ve hoşgörüden mahrumsa o tür yaşanan hayatın cehennemden ne farkı kalır ki? Radyodaki sesi unutamıyorum, o mübarek kadını tanışanı da mübarek ellerinden öpsem diyorum. Bağ-kur emeklisi kocasının vefatı üzerine aldığı parayla kirasını verdikten sonra ancak iki günde bir şişe süt ve bir belediye ekmeği alabilen kadın: “Allahım” diyordu, “sana sonsuz şükürler olsun, bana verdiğin bu saltanatı bütün insanlara da nasip et.” İşte kemal, işte olgunluk, işte insanlık. Sahip olduğu nice maddi manevi nimetler karşısında şükredemeyen, mutlu olamayan, bir güzelliği yaşayamayan günümüz insanlarına verilecek en güzel cevap. Olgun insanlar, insanlık aleminde gözün içindeki gözbebeği gibidirler, insanlık ailesi güzellikleri, büyüklükleri, yücelikleri onlarla görür, onlarla hissederler. İnsanlık kültüründe onlar bir yüzüğün üzerindeki en kıymetli taş gibidirler. Yalnız, onların sayılarını toplumda artmış görmek istiyorsak; o kimselere layık oldukları sevgiyi, ilgiyi göstermek zorundayız. Mağazasında en güzel bir malı satan tüccar müşteri bulamazsa, ister istemez dükkanını kapatmak zorunda kalır. Bir güzel, bir kâmil, bir olgun insanın yetişmesi çok zor ama onu kırmak, incitmek çok kolaydır. Geçenlerde İngiliz televizyonunda gördüm, bir profesör yaş haddinden emekli olur, evine çekilir. Kısa bir süre sonra emekli olduğu fakültenin dekanından bir mektup gelir, mektupta dekan: “Sayın profesör” demektedir, “sizin için özel bir oda hazırladık, emrinize bir sekreter verdik, bir arabamızı size tahsis ettik; ne zaman isterseniz fakültemize gelin, bilgilerinizden, tecrübelerinizden, yetişmek isteyen gençleri yararlandırın.” Bu programı seyrettikten sonra uzun uzun düşündüm, işte İngiliz toplumunda bir bilim adamına verilen değer ve kıymet. Bir de kendi toplumumu düşündüm, biz emeklilerimize ölü muamelesi yapıyoruz, onların bilgilerinden, görgülerinden, hayat tecrübelerinden yararlanmak yoluna nedense gitmiyoruz. Peki bundan kim kaybediyor ve daha ne kadar kaybedecek? Yanlış anlaşılmasın bunun parayla pulla bir ilgisi yok, mevki makam, siyasetle de ilgisi yok. Bahis konusu olan sadece ama sadece insana ve topluma hizmet. Bu şekilde sadece hizmet aşkıyla yüreği titreyen nice insanlar var ama inanılmaz bir duyarsızlıkla bütün kapılar onlara kapanıyor. Sen diyorlar, emeklisin, git köşene ölümünü bekle. Eğer toplumu yönetenler olgun insanlar olsalar bu böyle mi olur? Kültür nesiller arasında bir devamlılığı gerektirir, hiç bir nesil sıfırdan başlayarak gerçek kültüre ulaşamaz. Her nesil öncekilerin bıraktığı yerden daha iyiye, daha güzele, daha mükemmele gider ama bugün nesiller arasındaki kopukluk bütün fecatıyla, bütün dehşetiyle devam etmektedir. Yeryüzünde bu kafayla kültüre ve medeniyete ulaşmış bir tek toplum gösteremezsiniz. Böyle zamanlarda, böyle ortamlarda yetişenler ister bilimde, ister düşüncede, ister güzel sanatlar alanında olsun, kısır, güdük, cüce kalmaya mahkumdurlar. Yahya Kemal: “Kökü mazide olan atiyim.” diyordu. Bir takım ruh cüceleri bunu da anlayamadılar. Sadece cehaleti, ilkelliği devralanları son üniversite seçme sınavlarında da gördük. Kırk küsur bin gencimiz sıfır puan aldılar, ama tüyler ürperten, yürek daraltan bu durum aşkını, ruhunu ve özünü kaybetmiş medyamızda en küçük bir yankı bulmadı. Bugün bir İngiliz genci Shakespeare’i rahatlıkla okuyabiliyor, bir Fransız genci Montaigne’i rahatlıkla okuyabiliyor. Ama bizim gençlerimizin içinde Ahmet Hamdi Tanpmar’ı, Cemil Meric’i, Mehmet Kaplan’ı, Yahya Kemal’i, Ahmet Haşim’i okuyan kaç kişi var? Doğru dürüst Türkçe bilmeyen bir Orhan Pamuk ne yazık ki baştacı ediliyor. Onun Türkçe bilmediğini ispat eden Profesör Tahsin Yücel’in başına gelmeyen kalmadı. Bugün böyle okulları olan, böyle medyası olan bir toplumda olgun insanın yetişmesini beklemek biraz fazla iyimserlik mi oluyor acaba? Nasıl her toprakta her ağaç yerişmiyorsa büyük ruhların, cins kafaların yetişmesi içinde özel bir manevi iklime ihtiyaç var. Bir büyük adamın kişiliğini etkileyen sadece onun okuduğu kitaplar, yetiştiği okullar değil ki; içinde yetiştiği aile çevresi, doğup büyüdüğü sosyal çevre, komşular, akrabalar, alış veriş ettiği mahalledeki bakkal, evlendiği eşi, eşinin akrabaları, yetişme çevresindeki manevi büyükler; o güne egemen olan sosyal, siyasal, ekonomik durumlar, okunan gazete, seyredilen televizyon, dinlenen müzik ve daha binlerce etken, hepsi bir araya geliyor ortaya olgun insan dediğimiz bir güzellik ve yücelik anıtı çıkıyor.

     Bundan elli küsur yıl önceydi; Ankara’da, Yenimahalle’de oturuyorduk. Belediye bir boş alanda çam ağacı yetiştirmek istedi. Kaç kere itina ile ağaçlar dikildi, sulandı, gübre verildi fakat bir türlü tutmadı. Pek çok başarısız tecrübeden sonra belediye yetkilileri o bölgenin toprağını değiştirdiler, o zaman ağaçlar tuttu. İnsanların yetişmesi için de belli ortamlar gerekiyor. Ancak belli ortamlarda belli kişilikler ortaya çıkabiliyor. Ama durum ne olursa olsun, gerek ailede, gerek işyerinde, gerek toplum düzeninde huzurun ve mutluluğun gülümseyen yüzü ancak olgun, kâmil, yetişkin insanların varlığıyla görülebiliyor. Dileğimiz o insanların sayılarının artması..

SABRİ TANDOĞAN

16
May

HAYRET MAKAMI

dilefkar_misra_120267djliw9zx.jpg

HAYRET MAKAMI

     Bugünlerde günün muhtelif saatlerinde aklıma sık sık Yunus Emre’nin “Cümle yerde Hak nazır , göz gerektir göresi” mısraları geliyor. Allah öyle güzel öyle muhteşem bir dünya yaratmış ki Kur’an-ı Kerim’deki “Ne yana bakarsan bak Allah’ın vechi oradadır”ayetini ürpererek hatırlamamak mümkün mü. Her zerrede ayrı bir ihtişam ayrı bir güzellik. Bazen gözle çok zor görülen, bazen gözle bile görülemeyen küçük, çok küçük bir canlıda yaratılış mucizesini görmek insanı ürpertiyor. O ufacık canlı görüyor, işitiyor, hazmediyor aldığı gıdanın işe yaramayan kısmını posa olarak dışarı çıkarıyor. Hareket ediyor, koku alıyor, aklediyor. Aman Yarabbi insanın hayretten hayrete düşmemesi imkanı var mı? Mikrokozmozdan makrokozmoza uzanan akıl almaz güzellikte bir kainat. Kur’an-ı Kerim’deki “Düşünenler için ibretler vardır” ayeti ne kadar anlamlı. Yunus’un “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” mısraı beni zaman zaman düşündürüyor, hayretler içinde bırakıyor, bazen ağlatıyor. Hayret makamı ne güzel, ne yüce bir makam. Namazdan sonra tesbih çekerken “Süphanallah” diyoruz. Bunun bir hayret makamı olduğunun farkında mıyız? Acaba hayatında bir kere olsun bir yaz gecesi yıldızlara bakarak ürpermeyen, huşu içinde kalmayan, ağlamayan bir insan olabilir mi? Fazıl Hüsnü Dağlarca ne güzel söylemiş;

          “Geceler geceler içindesin,

          Anlaşılmaz gecelerin teki,

          Kimi aşk diyor kimi ölüm bu ne ki ”

     Bir kar yağıyor, milyarlarca kar tanesi yere düşüyor. Fizik bilginleri bu kar tanelerini özel lamlara almışlar. Özel fotoğraf makineleri ile fotoğrafını çekmişler. Aman Yarabbi birbirine benzeyen iki kar tanesi şimdiye kadar tespit edilememiş. Her zerrede Vahdaniyetin ayrı tecellisi. İmza atmasını bilmeyen insanların parmak izleri alınır. Parmak izi, bazıları güler ama bilmedikleri için hukuk yönünden çok değerlidir. Çünkü bugüne kadar parmak izleri birbirine benzeyen iki insan yaratılmamış. İmzanın taklidi olur ama parmak izinin olmaz. Hangi konuyu ele alırsanız alın karşımıza Kur’an-ı Kerim’deki “Allah,her an yeni bir şe’n üzeredir.” Ayeti kerimesi çıkıyor.

          “Deli eder insanı bu dünya

          Bu gece, bu yıldızlar, bu koku

          Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç”

     Bu çıldırtıcı güzellikteki dünya karşısında bazen ürpererek bazen ağlayarak bazen düşünüp hissederek hayran olmak varken günümüz insanın içine düştüğü çukur ne kadar üzücü. Sıkıntılar, bunalımlar, stresler, kavgalar, münakaşalar, kalp kırmalar, küskünlükler, dargınlıklar, kırgınlıklar, ne oluyoruz Efendiler nereye gidiyoruz? Kimin malını kimden kıskanıyoruz? Kime darılıyoruz? Hiç düşündük mü? Şu yaşadığımız hayatın gelip geçici bir misafirhane olduğunu acaba akledebiliyor muyuz? Sorarım sizlere insanın bu hayatta benimdir bana aittir diyebileceği nesi var? Hepimiz misafiriz, hepimiz bir emanetçiden başka bir şey değiliz. Paramız, pulumuz, yatımız, katımız, mevki, makam, rütbemiz hepsi ama hepsi gelip geçici bir emanet. Eski İstanbul terbiyesinde “benim, bana ait” kelimelerini kullanmak cehaletin,görgüsüzlüğün,ilkelliğin bir ifadesi olarak kabul edilirmiş. Mesela bir köşkün, bir yalının önünden geçerlerken sorarlarmış; “Efendim; bu köşk sizin mi , bu yalı size mi ait?” Adam cevap verirmiş “Estağfurullah Efendim. Şimdilik, emaneten oturuyoruz”. Geçen ay İstanbul’daydım. Bir operasyon geçirdim. Hastanede pansumanımı yaptırmış dönüyordum. Taksi şoförü bir köşkün önünden geçerken “Efendim, dedi Sakıp Sabancı’nı Atlı köşkü”. Ürpererek baktım. Köşk yerinde duruyordu. At heykeli köşkün bahçesinde ama merhum Sakıp Sabancı gitmişti. Neden bilmiyorum bu olay beni günlerce düşündürdü. Aslında hepimiz emanetçi olduğumuzun bilincinde olsak herhalde hayat, yaşamak, var oluş bugünkünden farklı olur. Bir ihtiras ki gözleri bürümüş gönülleri sarmış para ve mal. Öyleleri var ki onlara Uhud Dağı kadar para döviz ve altın verseniz gözleri yine doymaz. Halbuki büyük Yunus ne güzel söylemiş,

          “Mal sahibi, mülk sahibi,

          Hani bunun ilk sahibi,

          Mal da yalan mülk de yalan,

          Var biraz da sen oyalan”

     Yarabbi Yunus’un bir tek mısraı çağımızın problemlerine ne güzel ışık tutuyor.

          “Bunca varlık var iken

          Gitmez gönül darlığı”

     Şehrin büyük caddelerini dolaşın. İnsanların yüz ifadelerine bakın. Sıkılmış yumruklar, kenetlenmiş dişler, alev saçan bakışlar. Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde “Adamlar korkunç anneciğim” diyordu.

     Gidin hepsini teker teker dinleyin. Hepsi nefsanilikten doğan, incir çekirdeğini doldurmayan minicik meseleler. Yunus boşuna söylememiş; “Seni deli eden şey yine sendedir sende” diye.

     Biz kendi içimizdeki sonsuz kainattan habersiz hep sebepleri dışarıda arıyoruz. Mısri Niyazi ne güzel özetlemiş;

          “Ben taşrada arar idim

          Ol can içinde can imiş”

      Ben Danıştay’da çalışırken bir odacı Hüsamettin Efendi vardı. Aldığı odacı maaşından başka on para geliri yoktu. Hüsamettin Efendi hayat boyu kimseden on para ödünç almadı. O maaşıyla beş nüfusa baktı. İki kızına üniversite tahsili yaptırdı. Hanımıyla beraber Hacca gidip geldi. Hiç bir zaman ağzından para pul kelimeleri çıkmadı. Şikayet etmedi. Sadece sabretti, şükretti, kanaat etti. Ortaya pırıl pırıl bir şahsiyet çıktı. Çocuklarını da gül gibi yetiştirdi.

     Ayaklarını yorganlarına göre uzatmayanlar hayatta hiçbir zaman mesut ve bahtiyar olamazlar. Bir öğrenebilsek sevgiyle bakırın altınlaştığını. Bir “Sevmek devam eden en güzel huyum” diyebilsek. Bir Yunus gibi “Aşk gelicek cümle eksikler biter” diyebilsek. Kafamızın içindeki neftsen doğan kavgalara bir son verebilsek. Nerde sevgi orda Allah diyebilsek. “Seviyoruz seviliyoruz güzelliğimiz bu yüzden” diyebilsek. O zaman huzur, mutluluk ve bütün kainat bize de altın ışıklarını serpecek. O zaman biz de;

           “ Ben Cihanın altın terazisine

           Ağırlığımca sevgi vermişim

          Ses edin uzak milletlerin gençleri

           Bütün antenlerimi germişim”

     diyebileceğiz. Allah bu güzellikleri cümlemize nasip etsin…

SABRİ TANDOĞAN

16
May

Gül ile Bülbülün aşkı

Malum gül maşuk bülbül de aşıktır. Bülbülün güle olan aşkının niçin olduğu konusunda bu güne kadar sayısız yazı yazıldı, şiirler söylendi, destanlar, hikayeler anlatıldı. Peki ama nedendi bülbülün güle olan aşkı? Nedendi ta seher vakti başlayıp tan yeri ağarıncaya kadar süren seranatın sebebi?
Bazıları bülbülün güle olan aşkının sebebinin, bülbülün güle her bakışında Kainata Rahmet olarak gönderilen Hak Nebi’yi hatırlatmasının sebep olduğunu söylerler. Evet bülbül güle her bakışında Efendiler Efendisine nisbet edilmekten dolayı kıymet kazanan ve etraf-ı alemde şan ve şöhret bulan gülde, O’nun Cemalini müşahede ediyor ve bu müşahedenin şevkiyle güle seranatta bulunuyor deniyor. Gülü bizatihi renginden, kokusundan, şeklinden şemalinden dolayı değil, O’nu hatırlattığı için seviyor. Zaten esasında gafiller ve dalalete sapanların dışında her şey kendi diliyle doğru söyledin ve Hakk’a tercüman oldun deyip O’nu anlatıp, risaletini tasdik ettiğini duymuyor mu? Hayvanattan tutun bitkilere oradan alın cansız taşa toprağa kadar her şey O’nun şahidi ve Risaletinin tasdik edicisi değil mi? Gerçi O’nun bu tasdiklere ve tasdik edicilere ihtiyacı yoktur ama bu tasdik ediciler bu şehadetleriyle kendileri kıymet kazanmakta ve bülbülü güle aşık etmektedir.
Kim bilir gül de bülbül de sessiz ve sözsüz konuşmalarında birbirlerine neler neler söylüyorlar… Aslında bizler de onlar gibi olunca mutlu olmuyor muyuz.. bizler de sesten ve sözden ziyade özden konuşunca, kalpten kalbe giden o yolu bulup muhabbete dalınca ve muhabbetlerimizde Muhammedî muhabbette varınca mesut olmuyor muyuz?
Belli mi olur, kimini bir insan kimini bir bülbül irşad eder. Din nedir diye sorulunca Din nasihattir buyuruyor Güllerin ve Gönüllerin Sultanı. Evet kimi zaman bir arkadaşımız, kimi zaman bir büyüğümüz, kimi zaman bir kitap, kimi zaman bir ezan, kimi zaman hastalar, kimi zaman bir ölüm haberi nasihat eder bize. Kulak verip duyanlar, dikkat kesilip hissedenler de kainatta her bir canlının kendine mahsus yaşayışı, birbirleriyle olan münasebetleri ve gayet hikmetli ve mizanlı vücutlarıyla ne kadar etkili birer nasih olduklarını hisseder, görür ve zevk ederler.
Bütün bülbüller kendi nevleri hesabına o muhabbet-i Muhammedi’den hissedar olmak için her gün bıkmadan usanmadan güllerin başına üşüşür ve o gül vasıtasıyla Güller Gülü’nün kokusunu duymaya çalışırlar. Güle dil döker, nameler yakar, ta ki O’ndan bir haber getirsin de ondan sonra canını versin.… Şakır… şakır… şakır… ta ki takatten kesilip bir başka bülbülün gelip gülden haber sorması için kanını güle akıtır, kanı ona hayat olsun da sonra ki bülbüller gülden haber sorsunlar diye. Bülbülün bu ısrarı bize bir şeyler anlatıyor olsa gerek. Sabır, sebat ve bütün samimiyetimizle Muhammedi kapıdan ayrılmama, sürekli tazarru ve niyaz ile halimizi ona arz etme ve O’ndan gelecek bir hüsn-ü işareti yakalama. İşte dünyalara değişilmeyecek bir hazine. Güllerin Sultanından gelecek bir işaret ve memnuniyet izharı, Rabbimizin de bizden razı ve hoşnut olacağının ciddi bir emaresidir.
Gül ile bülbül. Ümmet ve Hazret-i Muhammed (sallalahü aleyhi vesellem)…

Ey her şeye gücü yeten ve herkese sözü geçen Ululardan Ulu Yüce Allah’ım! Ne gülü bülbülden ne de bizi Efendimizden ayırma!…

16
May

İlahi Aşk

yanıyorum, kanıyorum, acıyorum ben sana.
al işte gelincik, sana hayali bir sevda.
bir sevdaki hayali bulutların ardında.
seviyorum dediğim gün, bana baktığında,
kopardın yüreğimi, attın dağlar ardına.
yanıyorum dedim ya yalan, kül oldum ben aslında.
arıyordum buldum sende, keremin bulduğunu aslıda.
aslı bir yangın yeri, kerem ise odundu,
arıyordum dedimya ama geçti o dündü.
kanıyorum dedim ya, yalan, kan kalmadı içimde.
ben sende gördüm ferhatın gördüğünü şirinde.
dağlarıda aşardım, çölleride geçerdim,
bir yer ayırsan bana hayalinde düşünde.
acıyorum dedim ya yalan. acıyacak ruh kalmadıki bende.
ruhumu liğme,liğme kopardın gözlerinle.
bedenim bir kuş olsa bıraksam ellerine
sevincinden ölürdü o minik yavru bile.
sevmedi,
ne mucnun leylayı,
ne kerem aslıyı,
nede ferhat şirini
hiçbiri birbirini,
sevginin aslı çünkü
ilahi olanıdır.
aşık olduğu hepsinin, onları yaratandır.

onderdemirci

16
May

Hiç Gününüz Kutlu Olsun

Hiç baba olmamışların da bir günü olmalı; senede değilse bile, ömürlerinde bir günü.

Hiç anne olmamışların, hiç sevgili olmamışların, hiç çocuk olmadan büyümüşlerin de bir günü olmalı hayatlarında.

Öyle hatırlatır gibi değil, imalardan, yanlış anlamalardan, başa kakmalardan uzak bir gün… Bir tür özlem giderme, bir tür “şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” şeklinde…

Etrafı bayram ederken bayram edemeyenlerin, bayram nedir tatmamış olanların da bayramı olmalı. Bir gün değilse bile, ömürde bir saat…

Kolonya dökmeli, yorgun ellerine. şeker tutmalı, ağız tadıyla yiyecekleri. Sohbet etmeli havadan ve sudan. Hatrını sormalı içten ve “iyi değilim” cevabına dair bir şeyler yapmayı baştan kabullenerek.

Hiç başı okşanmamışların, hiç güzel söz duymamış olanların, bir tane kır çiçeği bile olsa hediye alınmamışların da bir günü olmalı; en azından bir günü.

Başlarını okşamak, güzel sözler etmek, çiçekler vermek; belki umuda, duaya, tevekküle dair sözler etmek ve nihayetinde görevini yapmış olmanın rahatlığıyla değil, gözü arkada kalarak ayrılmak…

Belki sadece selam verip, sokakta ayaküstü hayattan, sıradan konulardan, incir çekirdeğini doldurmayacağı sanılan mevzulardan konuşurken, araya bir parça umut, bir parça inanç, bir parça teselli bırakmak.

Hiç sevilmemişlerin, hiç özlenmemişlerin, hiç aranıp sorulmamışların, hiç uğruna gözyaşı dökülmemiş, telefon numarası kaydedilmemiş, evinin adresi hafızaya nakşedilmemişlerin de; seveni, özleyeni, arayıp soranı, gözyaşı dökeni, telefon ve adres defteri olma günleri olmalı.

O gün, hiçbir tv kanalında, hiçbir radyo istasyonunda, hiçbir gazete köşesinde, hiçbir bilboardda, hiçbir reklam kuşağında işlenmese de; biz bilmeli ve yaşamalıyız.

Eğer o gün bugünse ve siz de onlardan biriyseniz, “Hiç…” gününüz kutlu olsun.




PROFİLİM

İlahiaşk Cangüneşi Son nefes Şeb-i aruz inşaALLAH, Biz Mevlamızın AŞK HAMALLARIYIZ Tek derdimiz Mevlamıza hakiki kullardan olabilmek,saygılarımla...
Web sayfama hoşgeldiniz, saygıdeğer ziyaretçilerim...

 

Mayıs 2007
M T W T F S S
« Apr   Jun »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

Blog Stats

  • 180,591 hits

İHH

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

İmzam





...MİSYONUMUZ...


mec.jpg


ıp adress

(*sayaç*)

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!

  • AKRA FM
    İSTANBUL
    imzam >Free Image Hosting at www.ImageShack.us

    Yazarlar