18 Jul 2007 için arşiv

18
Jul

Namazda Aşkla Salınırken

                                   roosdiamantenroodpr9.gif

Her hu’da, her hayy deyişimde sanki bir saba rüzgarı alır götürür beni yüceler yücesinin sevgisine, sevgililerine. Bir nur iner göklerin derinliklerinden, kainat titrer, yeryüzü coşar, kalbimdeki ateşler yanar. Kıvılcımlar saçılır gözlerimden. Ömrümü verdim sana kabul buyur açılan ellerimi. Yak diye emredilen emre itaat ettir ve bir an dahi unutturma. Verilmiş bir söz, atılmış bir adımım olmalıydı, inlediğim, inlettiğim aşkımı salıverdiğim esen rüzgara geeeel geeeeel diye aylarca inledim. Durmadım bir an ne olur al yanına, unutma beni unutturma beni dedim senelerce inledim. Canımı al yeter ki ayırma beni senden ne olur ne olur tattığım bu sevda tatlılığını, verdiğin feyzini, duyunca ismini yaşaran gözlerimi, yanan kalbimi bir an dahi ayırma bu biçareyi senden. Bahara, kışa, geceye, gündüze inat coştukça coştur, koştukça koştur ve sana getir her adımımı, sana olsun tüm sevgilerim.

Nurunu ayırma, mahşer de bile ardından kapından ayaklarının dibinden ayırma bu biçareyi. Saklasam verdiğin emanetini, saklasam gözyaşlarımı da toplayıp versem o günde avuçlarına. Dokunsam ve ağlasam…

Baka baka aşka dalsam, kimse olmasa kimse gelmese yalnız sen ve ben. Ahhhhhhh sen ve ben demek ne kadar da mutluluk vericidir bana. Ne kadar da sevinç verici. Tüm ağlayışım, sevincim, gülmem, ağlamam sen sen diye olsa. Açtığımda avuçlarımı verdiğin feyzini hissetsem avuçlarımda.

Sana doğru giden kervana alsan beni, sen de gel kalma buralarda, seni de götüreyim desen bir kere olsun. Yansam o anda şükretsem geceler boyu. Ruhum sana mecnundur efendim, gönle fermanım geçmez. Sen sen diyerek inlerken gecelerde huuu nameleri inletir bedenimi. Gölgem, huzurum, sustuğum, ağladığım, anlattığım, yandığım sensin.

Yaralı gönlümde var mı ki senden gayrı yar. Varsa eğer al kalbimi, al emanetini. Sanadır aldığım nefes, sanadır attığım adım, sanadır yürüdüğüm yollar. Bir dert verdin ki bana Mecnun kıskandı Leyla unutuldu. Eğdikçe eğdim başımı emret emret ya sahibel kulub. Düşünce aşkının boşluğuna yandı cümle âlem, sen vardın her zeminde.

“Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci, mercan da nedir?

Bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra” der hakka aşık veli dost Mevlanamız. Hangi cana canı feda ederiz ki sevgilimiz olmasa, olmasa gecemiz kime niyaz ederiz ki.

Tum ilim kapılarını ve kalbin gizlediği seyr-i alem kapısını aç ne olursun. Geleceklere seni anlattım hazırlanın diye. Gölgeler de sana yandım, adını mahşere kadar saklarım dedim, adın mahşer yanana kadar aşktır aşk. Aşk nedir bilir misin aşk susmaktır kimine göre, kimine göre de yanıp kül olmaktır, kimine göre çatlayana kadar koşmaktır. Her adımım sana her sustuğum sana, her yanışım sana, sabret ve bekle sana geliyorum sA…

Seccademiz kumlar, seccade emanettir. Emanetimiz kalbimdedir. EYVALLAH

18
Jul

Allah’ın İpine Sımsıkı Sarılmak

Allah’ın İpine Sımsıkı Sarılmak

İslam fıtratı üzere doğan her insanın hedefi, kendisine bahşedilen bu büyük nimeti muhafaza etmek ve onu sahibine en güzel bir şekilde ulaştırmak olmalıdır. Çünkü her şeyin sahibi olan Allah Tealâ böyle istemektedir.

“Ancak müslümanlar olarak can verin” (Âl-i İmran 102)

Yani emanete ihanet etmeyin, ben sizi size nasıl teslim etmişsem öylece bana geri dönün. Âlemlerin Rabbi olan Allah Tealâ’nın kullara talimatı bu. En basit bir emanetinin bile ufacık zedelenmesine tahammülü olmayan insan, neden ilâhî emanet olan kendisinin muhafazasına, basit bir eşyanın muhafazası kadar dikkat etmez. “Kimi yüzlerin ağarıp, kimi yüzlerin kararacağı” emanetin sorgulanması gününde kararan yüzlerden olmamak için ilâhî emanete ihtimam göstermeliyiz.

Maneviyat hırsızlarının kol gezdiği günümüzde emaneti zedelemeden sahibine ulaştırmayı nasıl başarabiliriz? Önceki ümmetlerin helak sebebi olan günahlarla, tüm yeryüzü günah bataklığına çevrilmişken bundan kurtuluş nasıl olacaktır? Kulun, kendisine müslümanca dönme emri veren Allah Tealâ elbette bunun yolunu da göstermiştir. Bunun yolu emanetin sahibi olan Allah Tealâ’yı her türlü şüpheden uzak, ilim yolu ile tanıyıp sonra da gereğini yapmaktan geçer. Allah Tealâ’yı tanımayan nasıl O’na hakkıyla iman eder, ittika eder, itaat eder, korkar, sever ve bağlanır. Allah Tealâ’ya olan bağlılık bir faniye olan bağlılık kadar bile değilse bu bağlılık nasıl bir bağlılıktır. Nitekim Rabbimiz:

“İnsanlardan kimi Allah’a yalnız bir yönden kulluk eder. Kendisine bir iyilik dokunursa buna memnun olur. Bir musibet isabet ederse yüzüstü döner. O dünyasını da ahiretini de kaybetmiştir. Bu ise apaçık ziyanın ta kendisidir.” (Hac 11) buyurmaktadır.

İşte Allah Tealâ’yı, kendisini tanıttığı şekilde, hakkıyla tanımayanın kulluğu ancak bu kadar olur. Vehb b. Münebbih de:

“Köpeklerin sahibine olan sadakati senin Allah’a olan sadakatinden daha kuvvetli ise vay haline” der.

O halde mü’min, Allah Tealâ’yı, kendini tanıttığı şekilde, hakkıyla tanımak zorundadır. Çünkü Allah Tealâ kendini kullarına anlayacakları şekilde tanıtmıştır.

İşte o ayet-i celilerden bazıları:

“Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur” (Şura 11)

“O, Allah birdir, Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur” (İhlâs suresi)

“Güldüren de ağlatan da O’dur. Öldüren de dirilten de O’dur. Zengin eden de yoksul kılan da O’dur.” (Necm 43, 44, 45)

“Bir işe hükmederse, ona sadece “ol” der o da oluverir.” (Meryem 36)

“Rabbin, onların sinelerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.” (Kasas 69)

“Allah sana bir sıkıntı verirse onu ondan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse onun nimetini engelleyecek yoktur.” (Yunus 17)

“De ki göklerde ve yerde olanlar kimindir? De ki: Allah’ındır.” (En’am 12)

“Allah, hain gözlerin ve gönüllerin gizlediğini bilmektedir.” (Mümin 19)

“Allah gizlediğinizi de açığa verdiğinizi de bilir.” (Nahl 19)

“Allah diridir, her an varlıkları gözetip durandır.” (Âl-i İmran 1)

“Kulların tevbesini kabul eden, kötülükleri affeden, yaptıklarınızı bilen, lütfuyla onlara fazlaca verecek olan O’dur.” (Şûra 25-26)

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır.”

(Şûra 49)

“O hem ilktir, hem sondur, hem aşikârdır, hem gizlidir. O her şeyi bilir” (Hadid 3)

“O görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır.” (Haşr 22)

“Bilinki Allah’ın cezalandırması çetindir, bağışlama ve esirgemesi de sınırsızdır” (Maide )

“Dikkat edin göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır” (Nur 64)

“Allah göklerin ve yerin nurudur” (Nur 35)

“Rabbiniz Allah işte budur, O’ndan başka ilah yoktur” (En’am 102)

Böyle bir Allah’a iman ettiğini söyleyen insan nasıl olur da O’na hayran olmaz, O’nu gereği gibi sevmez, O’ndan hakkıyla korkmaz, O’na şükretmez, utanıp hayâ etmez, O’na karşı mal mülk saltanat iddiasında bulunur. Hata ve günahlarından tevbe edip af dilemez, ikaz ve uyarılarına kulak vermez, O’nun rızasını ve hoşnutluğunu kazanmak için bütün imkânlarını seferber edip, bütün gücünü ortaya koyarak O’nun davasına hizmet etmez.

Rabbini kendini tanıttığı şekilde tanıyan kimse Allah’a sımsıkı sarılır, kitabına sımsıkı sarılır. Allah’tan da hakkıyla korkar. Bunun neticesi olarak da o dosdoğru yola iletilir. Vaad-i ilâhî de budur.

“Kim Allah’a sımsıkı sarılırsa, şüphesiz ki o, doğru bir yola iletilmiştir.” (Âl-i İmran 101)

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın.” (Âl-i İmran 103)

Allah’ın ipinden maksat Kur’an-ı Kerim’dir. Nitekim Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

“Kur’an, Allah’ın ipi ve O’nun dosdoğru yoludur” (Tirmizi)

“Allah’ın kitabı gökten yeryüzüne uzatılmış bir iptir” (Tirmizi ve Müslim) buyurmaktadır.

Hep birlikte Allah’ın kitabına, Allah’ın dinine, Allah’ın hükmüne sımsıkı sarılmalıyız. Parçalanmamak, kopup dağılmamak, savrulmamak için sarılmak… Sarılmadığımızda ateş çukuruna yuvarlanacakmışçasına, uçurumun dibine düşecekmişçesine, bataklığa saplanacakmışçasına bir halet-i ruhiye ile sarılmak… Samimi ve gönülden, hiç gevşemeden ve gevşetmeden sımsıkı sarılmak.

Bununla birlikte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin yaptığı gibi, bu zorlu mücadelede âlemlerin Rabbi olan Allah Tealâ’dan yardım dilemektir.

“Ey kalpleri çekip çeviren Rabbim! Kalbimi dinin üzere sabit kıl”

“Ya Rabbi göz açıp kapayıncaya kadar beni nefsime bırakma”

En ufak bir ayrılık ve kopuş -Allah Tealâ muhafaza buyursun- ebedî bir felakete kapı aralayabilir. Onun için her an O’nunla beraber olma şuuruna ermek gerek. İşte o zaman Allah Tealâ’dan hakkıyla korkarak kurtuluşa erebiliriz:

“Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun.” (Âl-i İmran 102)

İbn-i Mesud radıyallahu anh bu hususu şöyle açıklamıştır:

“Allah’a asi olmadan itaat üzere bulunmak, nankörlük etmeksizin şükretmek ve O’nu unutmaksızın hep hatırda tutmak.” (İbn Kesir)

Bu ilâhî ve nebevî öğretilere kulak vermemenin akıbeti tökezlemektir. Bu tökezleme kimi zaman ufak tefek çizik ve sıyrıklarla atlatılırken kimi zaman ihlâs ve samimiyeti, kimi zaman da imanı alıp götürmektedir.

Nitekim Kur’an ve sünnet, önceki ve sonraki Peygamberlerin eş ve çocuklarından tutun da akraba ve yakınlarının, ümmetlerinin tökezleme örnekleri ile doludur ki ibret alıp sakınalım.

18
Jul

** Ey Allah’ım…**

visalvx0.jpg 

Ey Allah’im…

Eger bir is Senin ezeli iliminde,
benim dinim ve hayatim hakkinda ,
isimin akibeti hakkinda serli ise,
onu benden geri cevir…beni de ondan vazgecir…
benim icin nerede olursa olsun yalnizca hayirli olani takdir et….
sonrada beni ona razi kil…!

Muhafaza eden Hafîz,
ey koruyan Hâfiz, ey muhafaza edenlerin en hayirlisi olan RABBIM!
Biz, lutfunla, bize nasib ettigin bu $ehadetleri senin hifz, himaye ve rahmetine emanet ediyoruz.

Onlari bizim icin mah$er ve mizan gününe kadar muhafaza eyle. Amin.

Ve´lhamdülillahiRabbil-Alemin

Ey Allah’ım, Sen, Seni bildiğin gibisin. Benim haddim bilmediğimi bilmektir.

Mecîdsin Sen, yüceler yücesisin, Sana kulluk edeni secde secde yüceltirsin.

Bâissin ki, Sen dilediğin için kaf ile nûn buluştu, “kün” dedin, yok var oldu, “Ol” sözünle varlık devam buldu.

Şehid olmasan Sen, ben kendime bile körüm, kalbimin gamlarına bigâneyim, ruhumun açlığına yabancıyım, sonsuzluğa sonsuz uzağım.

Hakk Sensin; hak Senin takdirinle haktır; Sen Hakk olduğun için haklıların hakkı vardır.

Vekîlsin ki, ben bana yetmem kudretine dayanırım, ihtiyaçlarıma yetişemem rahmetine sığınırım.

Kavîsin ki, kusurum da olsa Sana gelirim, isyanım da olsa Sana dönerim, küsmezsin bana, yüz üstü bırakmazsın beni.

Metînsin ki, kimsesiz kaldığımda son sığınağım Senin kudretindir, yalnızlığımda medet umduğum Senin rahmetindir.

Velî olmasan Sen, beni yokluktan kim himaye eder, yalnızlığımda bana kim yârenlik eder, çaresizliğimde kim elimden tutar?

Hamîd olan Sen, kullarının şükrüne yine sonsuz şükür vesilesi nimetler gönderirsin, kullarının hamdine yine hamd edilesi bereketler indirirsin.

Muhsîsin ki sayısız arzularım, hesapsız isteklerim, ince sızılarım, sözsüz dualarım katında ciddiye alınıp kabul edilir.

Mübdî’ olmasan Sen, tomurcuklar açmaz, yüzler gün yüzüne çıkmaz, dost dosta tanıdık olmaz, varlık varlığa varmaz.

Muîdsin ki Sende son bulur hasretler, Sana döner işler, Seninle bulunur yitikler.

Muhyî olan Sen; hayata hayatsın, cana canansın, canana cansın.

Mümîtsin ki, ölümü verişin de sanatlı ve hikmetlidir; her ölen rahmetinin gölgesinde konaklar, ölümümü ebedî hayatla süslersin, kabrimden bana sonsuzluk kapıları açarsın.

Hayysın, hep dirisin, diriliğim Senin dilemendir.

Kayyumsun ki, bir an bir sonraki ana Senin izninle erişir, devam Sendendir, başı sona kavuşturan Sensin.

Vâcidsin ki, varlığın bir sebebe dayanmaz, varlığını tarif etmeye “var” sözü yetmez.

Mâcid olmasan Sen, kimsede izzet kalmaz, hiçbir yüzde güzellik olmaz.

Vâhidsin ki, kalbimi çoklukta bırakmazsın, vechine çevirirsin yüzümü, ruhumu yokluğa terk etmezsin, huzurunda toplarsın beni ve sevdiklerimi.

Ehadsin ki, bir şeyden her şeyi yaratırsan, her şeyi bir şeye çevirirsin; bir de bin de birdir Sana, az da çok da kolaydır kudretine.

Samedsin Sen, kimseye ihtiyacın yok ve kimse Sana ihtiyaçsız olamaz.

Kadîrsin Sen, ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa yaptıklarını yazmaya yetmez; zaten ağaçlar da denizler de kudretinin eseridir.

Muktedirsin; kudretine sınır olmaz, hiçbir iş Sana zor gelmez, hiçbir şey Sana engel olmaz.

Mukaddimsin ki, Sen beni ben kendimi sevmeden sevdin.

Muahhirsin ki, Sen beni unutulduktan sonra da anarsın, Sen beni ben kendimi bilmediğimde de bilirsin.

Evvelsin, öncelerin öncesi Sensin, başkaları hep sonraya kalır.

Âhirsin, en son Senin yanına dönülür, başkalarının vefası sondan önce sonlanır.

Zâhirsin ki, öyle şiddetle görünüyorsun ki gözlerden gizleniyorsun.

Bâtınsın ki, öyle incelikle gizleniyorsun ki Sana açılan her pencereyi perde eyliyorsun.

Vâlîsin, her işime velâyet edersin, dilediğim Senin dilediğindir.

Müteâlsin ki, her yücelik Sendendir, Sen yüceltmezsen her şey alçalır, öteler Sende saklıdır, akıl ve idrak Seni anlamaktan uzaktır. Berr olmasan Sen, kimse kimseye iyilik edemez, iyi ki iyilik edip iyiliği yarattın.

Tevvâbsın ki, pişman olursam, günahım bile Sana yakınlaşma vesilesi olur.

Müntakîmsin ki, mazlumların ah’ını yerde ko’mazsın, zalimlerden intikam alırsın.

Afuvvsun ki, affedersin, affetmeyi seversin, severek affedersin, affın muhtaç olanları seversin, Senden yüz çevirenlerden yüz çevirmezsin.

Raûf olmasan Sen, kim üzerime titreyip şefkat eder, kim yokluğumda hatırımı sorup beni var eyler.

Mâlik’ül Mülksün ki, ellerim Senin kudret elindedir, bedenim hücre hücre mülkündedir, iradem Senin iraden içindedir.

Zülcelâl ve’l ikrâmsın ki, keremin muhteşem bir bolluk içindedir, celâlin ve yüceliğin sonsuz ikramlarda bulunmana, bana benden de yakın olmana mâni değildir.

Muksitsin; hak Senin yanındadır, haddimi hakla tayin eden Sensin, payıma düşene razı eyle beni.

Câmî olmasan Sen, yoklar varlığın kabında toplanamaz, sevdalılar kalbin kabında buluşamaz, uzaklar yakınlığın ufkuna koşamaz.

Ganîsin ki, kulunu başkasına muhtaç eylemezsin, yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden isterim.

Muğnî olmasan Sen, başkalarına dilenci olurum, kör sebepler arasında oyalanırım; neyim varsa Senin lûtfundur, başkasına muhtaç eyleme beni.

Manî’ olan Sensin, Sana kimse engel olamaz; Sen dilersen engeller engel olası değil.

Dârrsın ki, zarar diye bildiğim de Senin takdirinledir; her işinde yarar ve hikmet gizlidir.

Nâfî olan Sensin, faydalar Senin izninle fayda verir, iznin olmazsa kimsenin kimseye faydası olmaz.

Nûr olmasan Sen, yer gök karanlıkta kalır, yüzler ve gözler yokluğa düşer, anlam ve hikmet boşluğa yuvarlanır.

Hâdîsin Sen; hidayetin olmazsa ışık yolunu şaşırır, söz anlamını yitirir, yollar yolunu kaybeder.

Bedîsin ki, varlığı yokluktan çıkarıp süslersin, varlığı sonsuzlukla taçlandırırsın.

Bâkî olmasan Sen, kalbim elemler içinde kalır, lezzetlerim dudağımda yarım kalır, sevdiklerim uzakta ve yoklukta kalır, aşklarım anlamsızlığa yuvarlanır, sonsuzluğu isteyen ruhum yetim kalır.

Vârissin ki, yitirdiklerim Sana emanettir, benden sonraya kalanlar Sana kalır, ruhum ve canım Sana mirastır.

Reşîd olmasan Sen, aklım şaşar, kalbim yanar, bildiklerim anlamsız kalır, hakkım heba olur.

Sabûrsun ki, kullarına sabrı öğretirsin, sabredenleri seversin,

Sana isyan edenlere de lûtfedersin, kusur

18
Jul

*Allah’ı Bilmeye Yüz Delil*

ALLÂH’I BİLMEYE YÜZ DELİL…

Fahreddîn-i Râzî Herat ve civarında bozuk inançları yaymakla meşgul olanlarla mücâdele ediyor, Müslümanlar’ı bunların tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu. Üç yüz kadar atlı talebe ve âlim ile Herat’a geldiğinde; hem devlet, hem din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş, alâka göstermişlerdi. Ama birileri vardı ki; ne geliyor, ne de gelme arzusu ızhâr ediyordu. Acaba Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin muhâliflerinden miydi?

Halktan bir zengin, bir gün Fahreddîn-i Râzî hazretlerini bahçesinde yemeğe dâvet etti. Maksadı; ziyaretine gelmeyen zâtı da orada bulundurup, görüşmelerini ve bir yanlış anlamanın meydana gelmemesini temin etmekti.

Fahreddîn-i Râzî hazretleri, yemekte karşılaştığı ziyaretine gelmeyen zâta,

- Niçin bizi ziyârete gelmediniz? diye sordu. Şöyle cevap verdi o zât:

- Ben fakirin biriyim. Ne ziyâretinize gelişim size bir şeref kazandırır, ne de gelmeyişim size bir şey kaybettirir. Siz mühim kimselerle meşgul olun.

Bu cevap Fahreddîn-i Râzî hazretlerini düşündürdü. Bu defa büsbütün meraklanarak ısrarla suallerini peşi peşine sıraladı:

- Bu, sıradan birinin sözüne benzemiyor. Kalbi-gönlü uyanık birinin cevabıdır bu. Şimdi daha çok meraklandım. Söyleyin lütfen niçin gelmiyorsunuz? Bize vermek istediğiniz bir mesajınız olmalı.

- Sen, ‘Müslümanlar’ın benim ziyâretime gelmeleri vâciptir’ diyormuşsun. Neden senin ziyâretine gelmek vâcip olsun?

- Ben ilim ehli biriyim. Benim ziyâretime gelenler aslında benim değil, ilmin ziyâretine gelmiş olurlar. Mücâdelemde bana yardımcı olmuş, beni desteklemiş sayılırlar.

- Öyle ise anlat bakalım… İlmin hedefi Allâh’ı bilmek olduğuna göre, nasıl biliyorsun Hazret-i Mevlâ’yı?

- Yüz delil ve burhan ile biliyorum Allah Teâlâ’yı…

- Peki öyleyse, söyler misin; burhan ve delil, şüpheleri gidermek için değil midir? Demek sende bu kadar şüphe varmış ki her birine delil aramış; ancak bu delillerle şüpheni gidermişsin. Halbuki Allahü zû’l-Celâl bana, öyle bir îman verdi ki; şüphenin zerresi bile kalbimde yoktur. Olmayan şeyi gidermek için ne diye delil ve burhan arayayım?

Bu cevaptan sonra bir suskunluk başlar. Neden sonra yerinden kalkan büyük müfessir Fahreddîn-i Râzî hazretleri,

- Uzat elini de öpeyim. Sen sıradan biri değil, bir îman ve ihlâs numûnesi mâneviyât sultânısın. Kim isen söyle de beni daha fazla merakta bırakma.

Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin kulağına eğilen birinin, fısıltı hâlinde söyledikleri şundan ibârettir:

- Konuştuğun zât, Necmüddîn-i Kübrâ hazretleridir.

Fahreddîn-i Râzî hazretleri hemen diz çöküp rica eder:

- Lütfen beni de kabul buyurun tâlipleriniz arasına da, ben de iştirak edeyim sohbetlerinize…

* * *

İşte zâhirî ilimle bâtınî ilmin farkı… İşte zâhirî ilim ehli ile, zû’l-cenâhayn olan mâneviyat erbâbının seviye ve dereceleri… Keza, aralarındaki diyaloğun güzelliği ve hakkı teslim ile neticelenişi… Ve, biribirlerine karşı olan nezâket ve saygıları…

Zamanımız ‘tartışmacıları’na örnek olması dileğiyle…
ALLAHÜ TEÂLÂYI BİLİR MİSİN?

Abdullah bin Mübarek, bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; “Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?” dedi. Sonra kendi kendine; “Gideyim, ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim.” deyip, çocuğun yanına geldi ve:

-Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu.

Çocuk:

-Kul nasıl sâhibini bilmez?” dedi.

-Allahü teâlâ’yı ne ile biliyorsun?

-Bu koyunlarımla.

-Bu koyunlarla, O’nu nasıl bilirsin?

-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim

-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?

-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.

-Böyle olduğunu nasıl bildin?

-Yine bu koyunlardan.

-Nasıl?

-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübârek:

-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu.

Çocuk:

-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.

-Peki başka ne öğrenmişsin?

-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.

-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.

-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalb ile O’nu bileyim. O’nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O’nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O’nu hatırlatanları dile getirmeği, O’ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O’na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.

Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:

-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.

-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet’e kavuşamazsın, dedi.


18
Jul

Esmaül Hüsna Flash

Esmaül Hüsna Flash

http://www.allah.cc/

18
Jul

Allah’a Yakınlık

ALLAH’A YAKINLIK
İnsanın Allah’a yönelmesini, O’nunla dost olmasını,

 O’na ulaşmasını sağlayan salih ameldir.

Âlemlerin Rabbi, ebedî kurtuluşa ermemize ve cennete girerek

Peygamber’e komşu olmamıza vesile olan salih amelden

daha güzel ve yararlı bir şey yaratmamıştır.

Kişi nefsine kıyarak, acımayarak amele devam etmelidir.

 Eğer bu şekilde davranmazsa kendine en büyük kötülüğü yapmış olur.

Kendi nefsini seven ve düşünen insan, ömrünü gafletle,

 dünyayla uğraşarak Allah’tan ve O’na yaklaştıran amellerden

uzak olarak geçirirse, bu iddiası geçersiz olup aksine kendine

 düşmanlık etmiş olur. Eğer kişi kendi iyiliğini düşünüyorsa

Allah’tan başkasını sevmez ve düşünmez; yeryüzünde her zaman

Allah’la olur.
Dolayısıyla son nefeste, kabirde, ahirette ve cennette;

 kısacası her yer ve her zaman Allah’a yakın ve dost olur.

Bu durumda dünyası cennet gibi olur;

başına gelen her şeyi Allah’tan bildiğinden huzur ve rahata erişir, ahirette de çok büyük kazanç sağlar.
(Abdülhakim el-Hüseynî (k.s)

18
Jul

Ya Rab! Aşkın Olayım!

y1pivqvdr9vissjkw7jpskjmxcprsjpxllv7y-hkmdmo6ynqwox1htmzi9s8_7omwksqeoopceenk8.jpg

Bu sabah ellerimi göğe kaldırırken

 gözlerimi yere ağdırdım…

 O lahzadaki ishâbimi nasıl söyleyecektim ki?

 Iyâzen billah neler söyledim bilemiyorum…

Hârut sahibi degilim ki Bâbil’deki kuyuda kıyametimi bekleyeyim…

Feresim, sidrem ferec bahşeder mi ?

 Harab dergâhım miraca erer mi ki ?

Sözlerimde bedâhet olmasa bile senin gönlünde

 keramet olsun…

 Ateşgâhımdaki sükûtu geçer mi ki ?

Gönlümdeki rezalet olsa da senin gözlerinde beşaret olsun… Olsun ki bana da rahmet olsun…

Himmet olsun…

O tenhâ gecelerde, tenden uzak yerlerde…

Bir ağıt sızımlatılıyordu bilmecelerde..

Kaleme kafla…

 Aleme eleminden elifle gelen bir ağıt ki

Nemrut bile ağlardı derdinden…

 Neden ben?

 Neden ben aglamayayım ki?

 Ben de ağladım…

 O gelen acıya zerrelerim dayanamadı…

Hücrelerim lerzeye gelirlerken ben nasıl

 ağlamayacaktım ki?

 Acının en acısı…

Ama… Hani… Ama ne tatlı bir acı…

 Ne kurtulabildim ne de doğrusu kurtulmak istedim…

 Zîra beni yaşatan acılarım olacak…

 Ve öldürecek olan neşelerim olacak..

 O hâlde yaşamak istiyorsam neden neşelerime

 tenezzül edeyim ki?

Ben ölmek istemiyorsam neden

 acılarımdan uzak kalayım ki?

Yaşamak-ölmek…

Bizim elimizde değil…

 Ancak kainatın memesinden sızım sızım

 damlayan şu umman umman acıları

hissedemeyceksek yazıklar olsun bize!

O îlâhi acıyla gönüllerde ilelebet

 kalamayacaksak yazıklar olsun bize!

Bir fâtihâ dahi avlayamayacaksak yazıklar

 olsun bize! Bir mescit açamayacaksak…

 bir rahle kuramayacaksak…

 Bir hutbe okuyamaycaksak yazıklar olsun bize!

 Olmak ve oldurmak(Fiil-meful) Allah’in elinde…

Ama O hâli yakalamayı dahi isteyemeyeceksek

 yazıklar olsun bize!…

………………

İlelebet Hay olan Allah’tır!(CC)

 Fenâfillah kalplerde bekâyeti yaşatan Allah’tır…

Araya benden önce konuşmaya dalmışın sözlerinden sonra derim ki…

Keşke ben de gönüllerde olsaydım…

Kalsaydım…

 Ve Allah’a (CC) kavuşsaydım…

Ey gözü aklının zârına takılmış yolcum..

Sıyır at o perdeyi! Kamerin, şemsin sahibi Allah’tır…(CC)

Akıl denenin aldatmacaları yok mu sandın?

 Gönül denenin yanılmacaları yok mu sandın ?

Hakikat de Allah’tan.(CC) Küfür de Allah’tan…

 Ama ikisinin arasında medd-i cezir cılğınlığım uzaktan kulaklarına ilişirse…

Kapı arala ve gönlünde dağla…

 Orada ağla ki senin gözyaşların,

 merhametin benim küfrüme galebe gelsin…

 Ben de o anda senin duanla mîraç cılğınlığı yaşayayım..

Rahman ve Rahim Allahtır…(CC)

Vefâ da O’na olsun…

 Rızâ da O’na olsun…

 Derdimize deva olan Sen…

İlâhî! Derdim nefsimden…

Merhamet senden! Beni rahmetinde Râhim eyle…

Hâlim eyle… Alim eyle…

 Ne perîşan yamaçlar gördüm Ya Rab…

Diyarıma Şah istedim! Seni istedim…

Ağlamalarıma, çağlamalarıma sen şahitsin Ya rab!

Birazcık deva verseydin ne olurdu Ya Rab?!

Aşkınla meşk olayım da vazgeçmeyeyim Senden….

 Sen benim Aşkım…

Sen benim meşkim ol Ya Rab…

18
Jul

**dünya elifle dönüyor(Aşk)

3199rapp.jpg

Aşka belki bir adım, belki asırlar vardı ama,

 sevgiyi diri tutmaktı, yaşatabilmekti esas olan.

 Ucuzcular pazarından kurtulup, sultanlar sofrasına hizmetli olabilmekti…

 İflah olmaz aşık kisvesini giyebilmekti.

 Gönülde maya tutup aşka,

 onu göklere armağan edebilmekti…

uçurtmalara…
Celâl-i Didar’a yâr olabilmekti benim en gerçek düşüm…

Sen ezelî ve ebedî, arzsız ve arşsız,

 cennet ve cehennemsiz, öylesine bir sevdasın ki diyebilmekti… Mevlânaca bir tavır koyabilmekti.

 Naz makamına ulaşmayı gönül hedefinin tam ortasına yerleştirebilmekti…
Ruhum firdevslere kayarken,

dünyanın sahte makyajı bulaşıyor yüreğime.

 Her renk bir adım daha ulaşılmaz kılıyor seni.
Kalbimde bir dünya kurup,

 binbirinin yıkılışını venüs bardağında seyretmek gibi bir şey sanırım ulaşılmazlığın…
Ey ulaşılmaz Matlubum!..
Hırçın dalgalar Kahhar ismini vuruyor dünya sahiline, güller Cemal isminle raksa başlıyor bir seher, kuşlar Nur ismini zikrediyor bir şafak kızıllığında…
Bense, Vedud coğrafyanda,

 ’seven’ şahsında talibi oynamaktayım.

Belki adaylığın adaylığına bile lâyık değilken;
“Bende Mecnun’dan füsun aşıklık istidadı var,
Aşık-ı Sâdık benim, Mecnun’un ancak adı var…”
diyebilme cüretkârlığına koşmaktayım…
Belki sadece içimdeki boşlukta çırpınıp durmaktayım…
Ey Rab! Sana ulaşamamak sensizlikte kaybolmak nedir, anlatayım mı?..
Kum fırtınasında, çölde, sağanaklara aşık olmaktır!…
Dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor…

Aşk…

A.Refik

18
Jul

Allah razı olsun nedemek?

Kelimeler ve ıstılahlar hayatla iç içedir. Hayatı yönlendirip şekillendirir. Bir insanın kullandığı kelimelerden onun seviyesini, kültürünü, bilgisini, niyetlerini vs. anlayabilirsiniz. Bu ümmetin öncüleri ve şerefli ecdadımız Kuran ve hadisten aldığı ışıkla hayata büyük değer veren derin anlamlı ibarleri günlük konuşmalarımıza yerleştirmişlerdir. Radıyu anhum. İşte bunlardan bir tanesi de “Allah (senden, ondan, sizden) razı olsun” ibaresidir. İmam Buhari’nin Kitabu’r-Riqaq, bab 51 de rivayet ettiği bir hadis-i şerifi okurken bu ibarenin derin anlamı karşısında sarsıldım!.. Ancak bu kadar derin anlamlı, kapsamlı ve seviyeli bir ibareyi günlük hayatta çok basit, küçük ve önemsiz yerlerde kullandığımızı görünce de bir o kadar üzüldüm. Yüksek seviyeli kelime ve kavramların içi boşaltılarak büyük bir yozlaşmanın içine sürüklendiğimiz günümüz toplumunda böyle derin anlamlı bir ibarenin tahrif edilmesine ve yozlaşmasına gönlüm razı olmadığı için bu makeleyi kaleme aldım.
Şimdi bu ibarenin derin anlamına geçmeden önce bir kaç hadis-i şerif zikredeceğim. İlk bakışta, bu hadislerin konumuzla bir alakası olmadığı sanılabilir. Ancak biraz sabredip makalenin sonuna geldiğinizde aralarında büyük bir alakanın olduğunu göreceksiniz:
1- Numan bin Beşir -Allah ondan razı olsun- Hz. Fahr-i Cihan’ın -Aleyhi ekmelü’t-Tahaya vetteslim- şöyle dediğini rivayet etti:
“Kıyamet günü, cehennem halkı içinden en hafif azab çekecek olan kimse, ayaklarının altına ateşten iki kor konulan, (bu iki korun şiddetli hararetinden dolayı) beyni (fokur, fokur) kaynayan bir adamdır. Bu adam, kendisinden daha şiddetli azab gören hiç kimsenin olmadığını zanneder. Halbu ki o, en hafif azab gören kimsedir”(1) .
Eğer en hafifi bu ise, yâ Rabb!, daha fazlasına can dayanır mı?! Ölüm de olmayacağına göre insan bu acıların altında ne yapar?! Arş-ı Azîmin Rabbı Azîm Allah!.. Sana sığınırız!.
2- Bir kıvılcımı bütün dünyayı kül etmeye yeten cehennemden en son çıkacak olan kimseyi Efendimiz (asv.) -manen- şöyle tarif eder:
Bu adam kâh yerde sürüklenerek, kâh yürüyerek, kâh yüzünü ateş yalayarak cehennemden çıkar. Geriye dönüp cehenneme bakarak şöyle seslenir:
- Beni senden kurtaran Allah yücelerin en yücesidir. Andolsun ki Allah gelmiş geçmiş hiç kimseye vermediği en büyük niğmeti bana vermiştir. (2)

Bu adam ileride bir ağaç görür. Allahtan o ağacın gölgesinde oturmayı ister. “Bu isteğin yerine getirilirse başka bir şey istermisin?” sorusuna “Başka hiç bir şey istemem” cevabını verir. Daha sonra Allah -Azze ve Celle- ona:
- Git cennetime gir, der
Bu adam cennetin yanına geldiğinde içerdekilerin sevinç ve neşe dolu seslerini duyunca “Cennete en son giren benim. Benden önce giren girmiş, herkes yerini kapmış, alacağını almış. O halde bana hiç bir yer kalmamıştır” duygusuna kapılır. Geri döner. Allah Teala’ya:
- Cennet dolmuş, der. Allah Teala (tekrar)
- Git cennetime gir, der. Bu adam tekrar cennetin kapısına koşar, yine aynı düşüncelere kapılıp üçüncü defa geri döndüğünde Allah Teala ona şöyle der.
- Gir Cennete! (Orada) dünya ve dünya gibi on tane yurt seni (bekliyor)!..
Sevincinden ne diyeceğini şaşıran, neredeyse aklını yitirecek olan bu zat, ne dediğini bilmeyerek:
- Sen (kainatın Hâkimi) Kralı olduğun halde benimle alay mı ediyorsun?!..
Rasûl-i Ekrem (sav.) bunu anlatırken, arka dişleri görünecek kadar, tebessüm edip güldü ve “işte bu cennetteki en düşük makamıdır” dedi.(3)
3- Ebu Hureyra - Allah ondan razı olsun- Nebiyy-i Muhterem Efendimizin şöyle dediğini rivayet etti:
“Cennete giren herkese, eğer kötü olsaydı (iman edip itaat etmeseydi), cehennemdeki (gideceği) yeri gösterilir. Teşekkür ve şükranı artsın diye… Cehenneme giren herkese, eğer iyi olsaydı ( iman edip itaat etseydi), cennetteki (kazanacağı) yeri gösterilir. Hüsranı (acı, ızdırap ve pişmanliğı artsın diye…” (4 )

4- “Cennet halkı cennete girdiği zaman bir münadi şöyle nida eder (anons yapar): Sizin için cennette hayat vardır, artık asla ölmeyeceksiniz! Sizin için cennette sağlık (afiyet) vardır, artık asla hastalanmayacaksınız! Sizin için cennette gençlik vardır, artık asla ihtiyarlamayacaksınız! Sizin için cennette mutlululuk vardır, artık asla üzülmeyeceksiniz!..”(5)

5- “Cennet halkı cennette yeyip içerler. Ancak büyük ve küçük tuvalet ihtiyaçları olmaz. Sümkürmezler. Onların yemekleri misk kokusu gibi bir geğerti ile dışarı atılır. Nefes alıp verdikleri gibi Allahı tesbih ve tekbir etmeleri (zikretmeleri) onlara ilham edilir.” (6) Cennet yiyecek ve içecekleri o kadar tatlı, temiz ve lezzetli ki tuvalete atacak hiç bir pisliği yok! Geğertisi bile misk kokusu gibi tatlı!.. Rabbım, lutf-u kereminle bize de ikram et!..

6- “Cennet kızlarından bir kız, dünyaya şöyle bir bakacak olsa, (güzelliğinden) yer ile gök arası nur ile dolardı”(7). Bir başka rivayet: “(Onun güzelliği) güneşin ışığını söndürürdü”.
7- Sehl bin Sad (r) anlatıyor: Ben Rasulullah (sav.)’in bir meclisine katılmıştım. Cennetin vasıflarını an latıyordu. Bitirene kadar dinledim. En sonunda şöyle dedi: “Cennette hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği, hiç bir beşerin (aklına) hayaline gelmeyen şeyler (güzellikler) vardır.” (

Cennetin içindeki muhteşem nimetler insan hayalinin ulaşamayacağı kadar derin ve güzeldir. Ancak biz İmam Buhari ve Müslim’in Ebu Said el-Hudri den rivayet ettiği şu hadisi şerifle konumuzu toparlayalım:

8- Rasulullah (sav.) buyudular ki: Allah, Azze ve Celle, cennnet halkına:
- Ey cennet halkı!, diye seslenir. Onlar:
- Emret ey Rabbimiz, emret! Bütün güzellikler hayır ve mutluluklar senin elindedir emret!, diye karşılık verirler. Allah Teala onlara:
- Râzı mısınız? (Mutlu musunuz? Hosnut musunuz? Memnun musunuz?), der. Onlar:
- Nasıl mutlu olmayalım ey Rabbimiz! Andolsun ki Sen, mahlukatından hiç kimseye vermediğin güzellikleri bize verdin!..
Allah Teala:
- Bunlardan daha güzelini (daha değerlisini) size vermemi istermisiniz?
Onlar:
- Bunlardan daha güzeli ne olabilir ki?
Bunun üzerine Allah Teala şu cevabı verir.
- Sizin üzerinize Rızâmı (hoşnutluğumu) indiriyorum. Artık bundan sonra size hiç kızmayacağım. (9)
Demek ki, Allah’ın Rızası, cennetin içindeki bütün nimetlerden daha değerli. Daha büyük. Daha güzel. Allahın hoşnutluğu, cennetin içindeki bütün güzelliklerin en yükseği!.. Aklın ve hayalin ulaşamayacağı nimetlerin daha yücesi. Tıpkı tövbe suresi 72. ayet-i kerimenin bildirdiği gibi: “Allah, iman eden mümün erkek ve kadınlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetleri vaad etmiştir. Adn cennetlerindeki muhteşem köşkleri de…. (Ancak) Allah’ın rızası daha büyüktür… İşte o, muazzam bir kazanç ve ödüldür (10) .”
O halde, karşısındaki kimseye “Allah senden razı olsun” diyen bir kimse, cennetteki hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği, hiç bir insanın hayaline bile gelemeyen muhteşem güzelliklerden daha büyük bir şeyi; Allah’ın Rızasını ve hoşnutluğunu muhatabı için temenni ediyor demektir. Cennet nimetlerinin en büyüğünü karşısındaki muhataba diliyor demektir.
O nedenledir ki, dinde derin anlayış sahibi selef-i salihin uleması, cennetin en yüksek makamlarını ifade eden “Radıyu anh” (Allah ondan razı olsun) ibaresine en layık neslin Rasulullah’ın (sav.) mektebinde yetişen sahabe nesli olduğuna karar verdiler. Çünkü onlar bu ümmetin öncüleri ve en hayırlılarıdırlar. Onlar Rasulullah’ı (sav.) gördüler. Dini kalplerinin derinliklerinde yaşadılar ve yaşattılar. Allah onlardan razı olsun.
Bu kadar derin anlamlı bir kelimeyi, gereksiz yerlerde, hak etmeyen insanlara kullanmak, hele samimi olmayan bir kalp ile söylemek, ibareyi değil her şeyden önce ibareyi kullanan kimsenin seviyesini düşürür.

“Allah razı olsun” derken ne dediğimizi, neyi temenni ettiğimizi, kime dediğimizi bilerek kullanmak dileğiyle…

1- Buhari, Enbiya 1. Müslim, İman 362-364
2- Bkz. Müslim, İman 310
3- Bkz. Buhari, Tevhid 38. Müslim, İman 310, Cennet 9. Tirmizi, Cennet 18
4-Buhari, Rikak 51 Hadis no: 6569
5- Müslim, Cennet 22.
6-Mülim, Cennet 18. Buhari, Bedül Halk 8, Enbiya 1.
7-Buhari, Rikak 51
8-Müslim, Cennet 5
9-Buhari, Rikak 51, Tevhid 38. Müslim, Cennet 9.
10-Tevbe: 72

18
Jul

ALLAH’IM

                                                         gulum5fx.gif

Allah’ım!
Kanadı kırık bir kuş gibiyim.
Uçsam uçamıyor, göçsem göçemiyorum.
Yarım bırakılmış bir düş gibiyim.
Yardan da, serden de geçemiyorum.
Menzile erememe korkusu sardı benliğimi
Kolum kanadım kırık, gönlüm bin pare!
Ey kalpleri evirip çeviren, ey gönüller sahibi!
Yaraları saran, dağılanı toplayan Sensin!
Varlığım Senin varlığının şahidi
Varlığım Senin Rahmetinin şahidi!

Allah’ım!

Yalnız Senden yardım diler yalnız Sana kulluk ederiz.
Seni sığınak, barınak, tutamak bilir Ya Allah deriz.
Şeytandan SANA sığınır e’uzu billah deriz.
Her işe Seninle başlar bismillah deriz.
Nimet verdiğinde gönülden şükrederiz.
Versende aslanda elhamdülillah deriz.
Hayran kaldığımızda maşallah,
Pişman olduğumuz da estağfirullah deriz.
Sevindiğimizde Allahuekber,
Üzüldüğümüzde inna lillah deriz.
Canımız sıkıldığında fe-subhanallah,
Zafer kazandığımızda nasrun minallah,
Rızık kazandığımızda er-rizku ‘alallah deriz.
Bir işi arzu ettiğimizde inşallah,
Bir işi başardığımızda biiznillah deriz.
Güçlük karşısında la-havle ve-la kuvvete illa billah,
Söz verdiğimizde v’Allah ve billah deriz.

Allah’ım!

Benliğimin yaktığı ateşte yakma beni!
Beni nefsime kul etme, kul et nefsimi Sana!
Bir lahza dahi bana bırakma beni!
Sen bana yetersin, yetmem ben bana.
Bilmediğimi bildir, görmediğimi göster!
Sen bildirmezsen bilemem, göremem göstermezsen
Gönlüme huzur,gözlerime nur, dizime derman ver!
Sen “OL” deyince olur, olmaz “OL” demezsen.
Canana can, cana canan, kalbe ferman ver!
Al işte ellerim, uzattım sana!
Ne olur, ne olur bırakma beni bana!
Sen bana yetersin, yetmem ben bana!
Allah’ım, ellerimi bırakma!
Allah’ım!
Bırakma bizi
Tut elimizi!
Mustafa İSLAMOĞLU



PROFİLİM

İlahiaşk Cangüneşi Son nefes Şeb-i aruz inşaALLAH, Biz Mevlamızın AŞK HAMALLARIYIZ Tek derdimiz Mevlamıza hakiki kullardan olabilmek,saygılarımla...
Web sayfama hoşgeldiniz, saygıdeğer ziyaretçilerim...

 

Temmuz 2007
M T W T F S S
« Jun   Aug »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

Blog Stats

  • 180,591 hits

İHH

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

İmzam





...MİSYONUMUZ...


mec.jpg


ıp adress

(*sayaç*)

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!

  • AKRA FM
    İSTANBUL
    imzam >Free Image Hosting at www.ImageShack.us

    Yazarlar