21 Jul 2007 için arşiv

21
Jul

Ruh Secdeyle Yücelir

Ruh Secdeyle Yücelirİbadetin manevi hikmetlerini açıklamadan evvel, çağımız insanına ibadetin biyolojisini anlatmak istiyorum:a-İman etmek, insanın biyolojik programında mevcuttur ve her insanın kullanmak zorunda olduğu bir anahtardır.

Beynin hipotalamus bölgesinde yer alarak bütün hor­monları yöneten bir merkezle, duygularımızın tesirinde kalan bir başka merkez yanyanadır. Hayat şeklimizi baştan sona yöneten iç salgı bezleri ve bunların merkez ko­mutanı olan hipofiz salgı bezi, işte bu hipotalam çekirdeklerindeki kompüterize programlarla ayarlanır. Moral tesirlerin tamamı ve buna bağlı bedeni sonuçlar, hep bu hipotalamus-hipofiz ahenk dengesine tabidir Yapılan araştırmalar, bu ahengin sağlıklı olmasını güven ve sevgi esaslarına bağlamaktadır. Korku ve kin ise, bu ahengi tersine çeviren duygulardır. Bir insan kin ve korkuya düşerse, hipotalamus-hipofiz program ahengini kaybeder ve bütün hormonlar karman çorman olup insan fizyolojisinin tamamı bozulur. Açıkça görülüyor ki, bu dengeyi korumak için korku ve kinden uzak kalıp sevgiyi ve güveni seçmemiz, beynimizin bu hassas bölgesine biyolojik olarak nakşolunmuştur. Diğer bir ifadeyle, bu hayatın bu temel noktasına Allah iman mührünü basmıştır. Bu gerçeğe karşı çıkmak insan biyolojisine karşı çıkmak demektir.

Yüce kitabımızın emri ile: “İnsan kendini başıboş mu bırakıldı sanıyor?”

İnanmazsanız, korkudan kurtulamaz ve güven duyamazsınız. Her an hissedeceğiniz ölüm korkusu, güvensizlik ve kin; hipotalamus yolu ile en hassas noktanız olan hipofizinizi yer bitirir. Onu kurtaracak tek şey, inanarak elde edeceğimiz sevgi denizinde, iç dünyamızın ihtiras ve kin ateşini soğutmaktır.

b- İbadetlerin, biyolojik ahengi sağlamada akıl almaz tesirleri vardır.

Cenab-ı Hak çok özel bir varlık olarak yarattığı insanın kompüterize yapısına ibadetleri öyle programlamıştır ki, sağlıklı yaşamak için ibadet, vazgeçilmez bir reçete olmuştur. Bunları tek tek görelim:

1- ABDEST ALMAK

Abdest insanın statik elektriğini atarak, deri ve sinir sistemindeki gerilimleri yok eder, dolaşım sistemindeki minik tıkanmaları açar ve damar sertleşmelerini engeller. Lenf damarlarını devamlı şekilde canlı tutarak korunma sistemini dinç ve kuvvetli kılar. Bu ise, bütün hastalıklara karşı güçlü olmamız demektir.

Gusül abdesti, çok önemli bir tesire sahiptir. Burun ve boğaz yıkanması, hipofiz salgı bezinin damarları üzerine masaj yerine geçtiği için bedenin gençliğini ve dinçliğini sağlayan tek tedbirdir.

2-NAMAZ

Bir günde kılınan 40 rekat namaz, bir saatten fazla süreyle göz merceklerini dinlendirir. Çünkü secde noktası yaklaşık 1.5 metre mesafededir. Göz merceğinin normal fokusu (odak noktası) da 1.5 m’ dir ve mercek, ancak bu mesafeye bakarak dinlenebilir.

Kalbin elektromanyetik pozisyonu, namaz esnasında devamlı bir huzur ve sükunet haliyle dengeli dinlenme kazanır. Namaz sırasında bütün eklemler tam bir huzur talimi içindedir. Özellikle omurga sistemi, tam manasıyla hem egzersizin, hem de dengeli dinlenmenin akıl almaz sağlığına kavuşur. Namazın stresleri atan tesiri ise, bugün en büyük dinsizlerin bile kabul etmek zorunda oldukları bir gerçektir.

Namazın, insanı aşırılıklardan koruyan tesiri de olağanüstüdür. Namaz kılan alkol içemez olur olmaz saatlerde uyuyamaz, aşırı cinsi münasebetlerden kaçınır ve düzenli bir hayata girer.

3-İNFAK (yardım ve paylaşma)

İman bahsinde izah ettiğimiz hipotalamus ve hipofizdeki ahenkli çalışmanın anahtarı olan sevgiyi öğreten tek eğitim infaktır. Hayatta her bilgi öğrenilerek kazanılır. Ancak sevgi, teorik bilgi ile kazanılmayıp sadece ve sadece infakla, yani yardımlaşma ve paylaşma ile öğrenilir. İnfakla kazanılan sevgi kabiliyetinin vücuda verdiği biyolojik ahenk, her türlü tarifin ve reçetenin üzerindedir.

4-ORUÇ

Son yıllarda orucun sağlığa verdiği fayda, tıp çevrelerinde öyle net bir şekilde benimsenmiştir ki, Müslüman olmayan birçok kliniklerde kronik hastaların, hatta kanserli hastaların oruç tutmaları, programlı bir şekilde uygulanmaya başlamıştır. Yurt dışında ve özellikle Avrupa’da mevcut bulunan “Oruçla Tedavi Merkezlerini” görecek olsanız, bu ülkelerin din değiştirip İslamiyet’i seçtiğini sanırsınız.

Orucun, vücudun harika laboratuarı olan ka­raciğere verdiği yenilenme ve dinlenme fırsatı ise, başlı başına bir kitap olacak şekilde mükemmel­dir. Bu ibadetin sindirim sistemine verdiği dinlenme ve tamir fırsatı ise herkesçe bilinmektedir. Daha enteresan olanı, açlığın kemik iliğine yaptığı uyarıcı tesir sebebiyle, orucun kansızlığa karşı en iyi bir tedavi şekli olarak kabul görmesidir.

Oruç, kan kimyasına da çok müspet yönde tesir eder. Özellikle damarların iç duvarlarında biriken besin artıklarını yok eder. Bu açıdan damar sertliğini ortadan kaldıran harika bir tedavidir. Oruçlu iken sıvı azalması sebebiyle vücud ve kalb daha az yorulur.

Orucun cinsi hayata getirdiği sınırda, hormonal sisteme has bir dinlenme sağlar. İnsanlığın ve kainatın en yüce varlığı olan Efendimizin (S.A.V) mübarek tavsiye ve direktifleri de gerçek bir ibadettir.

Her türlü aşırılıktan kaçınarak, sadece Allah rızası için ibadet yapanlara ne mutlu….

İnsanlar; hücresi ile, atomu’ ile Yüce Yaradan’ına karşı saygı ve sevgi sırrına götüren ibadeti, Allah’ın verdiği en büyük bir nimet olarak benimsemelidir. Nefsin tembelliğini veya hayat yükünün ağırlığını bahane ederek ibadeti angarya saymak, gerçekten kendini inkar etmektir. Allah’a iman ve ona karşı duyulan sevgi ibadetle birleşmedikçe; satıhta kalan soluk bir iz veya su üzerine yazılan bir yazı gibi kaybolmaya mahkumdur.

Kainattaki bütün varlıklar, Allah’ın (c.c.) yaradılış sırrı içinde onlara programladığı bir çeşit zorunlu ibadet tarzı içindedir. Galaksilerdeki dönmeler veya atom çekirdeği etrafındaki elektron raksları, hep özel ibadetlerdir. Maddi hayatın temel kavramlarından biri olan elektron’un varlığını koruması için bitmeyen bir sessiz zikri terennüm etmesi gerekir.

Atom çekirdeği etrafında dönen elektronlar, saniyede 100.000 defa bu zikri yapmaktadır. An­cak daha enteresanı elips yörünge üzerinde seyreden elektronun bir tur esnasında yörüngenin 4 noktasında çekirdeğe dönük olarak eğim yapmasıdır. Böylece bir elektron, saniyede 400.000 defa Allah (c.c.) aşkı ile kendinden geçmiş bir derviş gibi, çekirdeğe karşı bir tarz rüku yapar. Buna manyetik sipin denir.

Vücudumuzdaki trilyon kere trilyon elektron­dan her biri, saniyede 400.000 defa zikir yapar da biz hala ibadetlerden kaçacak bir mazeret ararsak, o elektronlardan daha fazla küçülmezmiyiz? Böyle bir durumda kendimize” özel varlık” diyebilir miyiz?

İbadetlerin özündeki manevi hikmetlere gelince: İnsanın çok özel varlık olmasının sırrı; Cenab-ı Hakkın onu kendisine muhatap olarak seçmesi ve insanın da yaratıcısıyla bir alaka kurabilme kabiliyetidir. Duadan secdeye, sevgiden merhamete ulaşan bu bağlılık, kul ile Yüce Yaradan’ı arasında muhteşem bir münasebettir. Böylesine harika bir nimeti kim kaçırmak ister? İnsanın madde dünyasındaki basit çekicilikler peşinde koşarken en kıymetli cevheri olan ruhunu bir tabuta koyup kapatması, gerçekten büyük bir nasipsizlik ve af edilemez bir gaflettir.

Cenab-ı Hakka yakın olabilme gayreti diye ifade edebileceğimiz ibadetlerin sırrına gelince:

Allah, bütün varlıkları yoktan yaratan ve insana şah damarından daha yakın olan öylesine bir yüce kudrettir ki, akıllara durgunluk veren bu güzelliğe bir saniye dahi yakın olabilmek, tarif edilmez bir şereftir. Bu yakınlığın ilk şartı ise “HAMD”dir. “Hamd” demek; bu yüceliğin sevgi, hayranlık ve şuurla methedilmesi demektir. İbadetlerin başlangıç anahtarı olan bu “hamd sırrını” Allah (c.c.) Fati­ha’ da şifrelemiş ve namazla sembolleştirmiştir. Allah’a yakın olabilmek için bunun dışında ne başka bir yol, ne de başka bir formül vardır.

Namaz, hamd niyazını insanını her zerresine yayarak, kendi gönlündeki ilahi tecelliye yaklaştırır. Gönüllerdeki bo­yutlar ötesi Allah (c.c.) tecellisi, hamd niyazımız gerçekleşince bizi de boyutlar ötesine doğru çeker. Bu yakınlık, İnfakla beslenerek bizi adım adım miraca yükseltir.

Temel ibadet olan namazın tesiri, doğrudan kalbe ve gönüle yöneliktir. Kul farkına varsın veya varmasın, her namazda gönüllerin esrarlı perdelerinden biri açılır ve insan adım adım Allah’ın (c.c.) sonsuz sırrına yaklaşır.

Allah’ın yarattığı varlıklar farklı nitelikler arzeder. Mesela melekler, çok berrak bir yapıya sahiptirler. Bir çeşit yansıma sırrı taşır, bu yüzden nefs taşımazlar ve devamlı şekilde ibadet ve zikirle meşgul olurlar. Ruh da meleklere nazaran İlahi yaradılış sırrının en yakın boyutların­dan yansır, fakat nefse bağlanarak insana intikal ettirilmiştir. Eğer böyle olmasa, insanlar da melekler gibi daima zikir ve ibadet halinde kalırdı. İnsan­da Allah’ın yüce varlığına duyulan ibadet hissi, ruhdan gelir. Eğer nefs, ruhun yüzeyini tamamen kapatırsa, bu ibadet hissi farkedilmez ve bu takdirde ruh, büyük bir azaba düşer. Namaz kılanlarda ruh, selametli bir huzur ve felah içindedir. Ezanda, hu yüzden “Hayya Alel Felah” müjdesi vardır.

Namazın en mucizevi sırrı nefse yöneliktir. Bir türlü dizgine gelmeyen nefs, okunan Fatihanın şifa sırrı ile çirkinliklerden kurtulur. Secdede o menhus gururunu kırar, insana yakışan çizgiye gelir. Nefsin, namazın bu esrarlı sırrında ulaştığı hidayeti sürdürebilmesi için infak etmesi mecburidir. Aksi takdirde namazın insana sağladığı yücelme, devamlılığını kaybeder. İmanı saksıda açan bir çiçeğe benzetirler. Namaz ona verilen suya, infak ise ışığa benzer. Su ve ışıktan mahrum çicek nasıl kurumaya mahkumsa; namaz ve infakdan mahrum insan da sönmeye mahkumdur. Ne’ var ki insanın nefsi, imandaki bu sönüşü uzun süre saklar. İman ettiği halde ibadete yanaş­mayan insan, işin farkına çok defa iş işten geçtikten sonra varır.

İnsan nefsi, ibadete bir türlü yanaşmadığı gibi, insanı ondan tamamen uzaklaştırmak için de çeşitli mazeretler bulur. Ve özellikle ibadet eden bazı kişilerin ibadetle yücelmediğini göstererek bu tuzağı hazırlar. Bu hususu iki noktada cevaplamak gerekir.

a- Bir insan ibadet ettiği halde yücelemiyorsa, bir şeyi eksik yapıyordur. Mesela namaz kılıyor, fakat infak etmiyordur.

b- Bir kimse askeri eğitim gördüğü halde savaşta yenilirse; bu insan örnek alınıp da, askeri okullar kapatılsın, denemez. Aynen bunun gibi, ibadetle yücelmediğini sandığımız kişilere bakarak ibadetten vazgeçilemez.

İbadetlerdeki diğer bir husus da, ibadetle yücelmeyi beklemek ve ondan maddi ve manevi bir fayda ummaktır. Bu bekleyişler insanı hataya düşürür. Çünkü ibadet, insan olmanın soluk almak gibi vazgeçilmez bir parçasıdır ve sadece emredildiği için ve Allah rızası gözetilerek yapılmalıdır.

İbadetten, ahirete ait olsa bile bir menfaat beklemek, onun ihlasını kaçırır. Yapılan ibadetle gururlanıp kendine paye çıkarmak fevkalade yanlıştır. Ve nefsin çirkin bir oyunudur.

İbadetin çok önemli bir hikmeti, topluma getirdiği huzurdur. Bir toplumun özellikle birlikte yaptığı ibadet (cemaat namazı) o toplumda kenetlenme ve sevgi meydana getirir. Selçuklu ve Osmanlılar bu sayede asırlar boyu ya­şamış ve her türlü iç ve dış şerlere karşı koyabilmiştir. Bir toplum ibadet ehli ise, o toplumdaki fertler her türlü şahsi sıkıntılardan kolayca kurtulur. Dertler cemaatlerin ısrarlı yardımlarının yanısıra maddi ve manevi güçleri sayesinde yok olur. Milletimizin içinde bulunduğu sıkıntıların en büyük sebebi, ibadetlerde ve sevgi bağlarında gösterdiği zaaftır.

Yoksa bu mübarek millet bugünkü şartlardan çok daha ağırlarını asırlar boyunca kolaylıkla atlatmıştır. İbadetler konusunda günümüzde çok yanlış bir slogana etmek istiyorum. Çağımızda birçokları:

“Efendim önemli olan kalp temizliğidir. Benim kalbim temiz, o yüzden ibadete gerek duymuyorum.” diyebiliyorlar:

Gerçekten asıl olan kalp temizliğidir. Ne var ki eğer bir kalbde hakiki temizlik varsa, bir dakika içinde kendini namaz seccadesinde bulur. Temiz olduğunu iddia eden bir insanın kendini su başında, lavaboda veya banyoda bulması gibi.
İbadetler konusunda bir başka yanlış slogan da:

“Ben karıncayı bile incitmedikten sonra ibadete ne lüzum var?” saçmalığıdır. Bunlara verilecek cevap:

İbadet etmeyen insan, karıncayı incitmemiş olabilir. Ama bu durumda ibadetleri emreden Rabbini ve o emirleri insanlara tebliğ etme vazifesiyle gönderilen Peygamberleri ve hususen Fahr-i Kainat Efendimiz’i (s.a.v.) incitmiş olmuyor mu?

Her insanı Allah’a yakın olma iştiyakı vardır. Duasının kabul olması için herkes çabalar, ne var ki bunun anahtarı da ibadetlerdedir. Namaz ve infakını yerine getiren bir insan, her şeyden önce devamlı dua halindedir. Çağımızın en ünlü matematik ustası Martin Gardner, son eserinde bakın ne diyor:

‘Heisenberg’in belirsizlik teorisine göre, hiçbir hadisenin gerçeğini önceden tayin edemeyiz. Dua bu belirsizliği yok eden ve kaderimizi Allah’ ın (c.c.) yüce kudretine havale eden tek yoldur.”

İbadetlerdeki en önemli noktalardan biri devamlılıktır. Bu yüzden ömür boyu abdest alıp namaz kılan kimse, vü­cudu için erişilmez bir sağlık sırrını da kazanmış olur.

Namazın çok özel bir sırrı, namaz emrinin veriliş tarzı­dır. Bilindiği gibi namaz, mirac’da Efendimiz’ e (s.a.v.) hediye edildiğinde, Efendimiz:

- Ya Rabbi, inanan salihlere de bu mutluluğu lütfet, di­ye niyazda bulunduğu ve Allah’ta (c.c.):
- O halde namaz kılsınlar, buyurdu.

Şu halde namaz, gaye itibariyle İlahi huzura intikaldir. Bu sayede insan, adım adım yücelir ve Allah’ a yakın olur.

Allah’ın (c.c.) Efendimiz ‘e (s.a.v.) olan sonsuz ihsanı ve ikramı hatırına, müminleri huzuruna ka­bul etme lütfü olan namaz’a karşı en ufak bir ihmalin ne kadar büyük bir şaşkınlık olacağı aşikar­dır. İlahi nimetlerin bol bol ihsan edildiği bir bayram ziyafeti olan namaz’a karşı gösterilecek tembellikler, tek kelimeyle nasipsizliktir.

Namaz, kainatın en yüce davetidir. Ve hadiste de belirtildiği gibi “dinin direği’’dir. Nefsin cılız ve sahte mantıklar ile kurduğu tuzaklardan şiddetle kaçarak namaza koşan her insan, ebedi saadete namzettir.

Onk. Dr. Haluk Nurbaki

21
Jul

Ah mine`l Ask

21
Jul

Aşk Oltası…

vurgun.jpg

Aşk Oltası

“…Allâh onları sever; onlar da Allâh’ı severler…” (Mâide, 54)

“Balıkçılar büyük balığı birdenbire çekmezler. Olta balığın boğazına saplandığında kanı akıp gevşesin ve zayıf olsun diye bir parça çekerler, yine bırakırlar. Büsbütün zayıf düşünceye kadar bu böyle devam eder. Aşk oltası dahî insanın damağına saplanınca, ondaki bâtıl olan kuvvetlerin ve kanların yavaş yavaş yok olması için Hak Teâlâ onu tedrîcen çeker.” (Fîhi mâ fîh, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî; terc: Avni Konuk.)

* * *

Hiçbir şey yoktu, yalnız Sen vardın. Hiçbir şey yoktu, aşkın vardı. Aşkını izhâr ettin, yarattın bizi. Muhabbet ettin, yarattın beni…

Vahdaniyetinin tecellîsiyle bütün kalplere bir katre aşk iksiri serptin. Ehadiyetinin tecellisiyle bütün kalpler Sana âşık…

Bildim, seven sendin beni!.. Bütün varlıklarda yansıyan güneş gibi, sevgisiyle saran Sendin beni… Annemin merhamet yüklü sesi, yüreğini yüreğimin üstüne koyan dostun merhabası, başımı okşayan Peygamber eli, hâtırasıyla hüznümü alan sevgilinin sohbeti… bildim hep Sendendi.

Sevdin, sonra kopmaz bir zincirle kendine çektin. Zincirin her bir halkası, Senden tecellîlerdi.

Aşkına âşık olduğum Mecnûn “Sen”din. Aynalarda seyrettiğim Yûsuf, “Sen”!..

Sonsuz siyah güller, lâcivert akşamların iğde kokusu, hüzün yüklü sonbahar, yağmurun toprağa dokunuşu, bir gül renginde eriyen akşamlar, Dost’un yüzü, sevdiğim ne varsa, hep “Sen”dendi.

“Tecellî, tecellî edeni gösterir.” (a.g.e., Hazret-i Mevlânâ)

Sûretlerde nihân olan Sevgili, ey Sevgili!..

Yetimler Yetîmi’ne «vedduhâ» sırrıyla tecellî ederken, O’nu tek olana, “bir olan”a çekiyordun. Başka bütün kapıları kapatırken, hep açık olan kapına çağırıyordun.

Bildim, kalbimdeki her bir muhabbet tecellisiyle beni de kendine çekiyorsun. Çekiyorsun ve bırakıyorsun. Bırakıyorsun ki, kanayayım; zayıf yanlarımı tanıyayım. Seni bulayım.

Sonra yine çekiyorsun. Bu, hüzünlü bir şehrâyîn. Bu, bitimsiz bir med-cezir. Bu, içimdeki Mûsâ’yla Firavun savaşı; sulhü yok!..

Sevgili, en Sevgili!..

Sûretlerden geçerek, Sana erdir beni!.. Merhametinle arındır, kalbimi!.

21
Jul

Çile…

istanbul4.jpg

Tasavvuf yolu, bir çile yoludur. Kaba demir kızgın ateşe sokulmadan şekillendirilemez. Öyle de, çilesiz nefsi arıtmak mümkün değildir. Saadet sarayına meşakkat yolundan varılır. Tasavvuftaki “çile” ifadesi “kırk gün” anlamında Farsça bir kelime olup, Hz. Musa’nın Tur-i Sina’da Tevrat’ı almak için kırk gün riyazette kalmasından alınmıştır. (Resulullah’ın nübüvvet öncesi Hira’da itikafı da bu tarz bir durumdur.) (Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 139)
Tefekkürde, tezekkürde yoğunlaşmak için böyle bir uzlete ihtiyaç vardır. Aslında her talib-i hakîkatin, her sene hiç olmazsa bir ay münzevî kalması ve bu bir ayı tefekkür, tezekkür, nefis muhasebesi, ilim gibi yüce şeylerle değerlendirmesi, son derece yerinde olacaktır.

Çile dönemi, aynı zamanda bir riyazet dönemidir. Riyazet, şehvetlerle ve nefs-i emmâre ile mücadele planı, az yemek, mideyi doldurmamak ve bu suretle ruhu inceltmek ve rahat çalışabilmek için yapılan beden ve ruh terbiyesidir.( İz, Tasavvuf, s. 10)

Tasavvufta, “kıllet-i taam, kıllet-i menam, kıllet-i kelâm” (az yemen, az uyumak, az konuşmak), riayet edilmesi gereken esaslardandır. Bunlara riayet, ruh sultanının beden ülkesinde hâkimiyetini sağlayacaktır. Yoksa, çok yiyen, çok uyuyan ve lüzumsuz çok konuşan bir kişide, ruh sultanı zindanda kalacaktır.

Maddiyatın kanunları olduğu gibi, maneviyatın da kanunları vardır. Mesela, cılız bir insan halter çalışmakla güçlü bir hale gelir. Onun gibi, riyazete riayet eden bir kişi de, ruhen güçlenir. Hemen her mistik akımda riyazet temel bir esastır. Öyle ki, bu riyazete riayet eden Hint fakirlerinde, şeklen keramete benzeyen harika haller görülebilmektedir.

Çilelere sabredenler, Allah’tan gelen her şeyin güzel olduğunu görürler. Şu dörtlük, onların dünyasını güzel tasvir eder:

Hoştur bana Senden gelen.
Ya gonca gül, ya da diken.
Ya hil’atu, ya da kefen.
Narın da hoş, nurun da hoş.

21
Jul

Ey gönül,”Gönül” ol!..

kulukalpve2.gif

Gönül” ol

Hz. Mevlana “Mesnevi”sinde şöyle diyor:

“Müminlerin müminliklerinin belirtisi, gönüllerinin kırıklığı ve mağlubiyettir, alt oluştur.

Fakat müminlerin alt oluşlarında bile bir güzellik vardır.

Sen miski ve anberi (güzel kokular) kıracak olursan, dünyayı onların güzel kokuları ile doldurmuş olursun.”

Mağlubiyetimi zaferlerin en güzeli belledim. Bildim ki, lginin getirdiği acı, kalbimi saran katılıkları kıracak ve onun içindeki gönül ortaya çıkacaktır. (Gönül, sevgiyi içinde taşıyan kalp demektir.) Ne güzel, bir gönüle sahip olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Yenilgime bakıp bana acıyanlar, bilmiyorlar ki, asıl acınması gereken kendileridir.

Kokuların en güzeli gönül kokusudur; çünkü o koku, Rabbin kokusudur. O kokuyu mükellef sofralarda, son model araçlarda, villalarda, yalılarda bulamazsınız. O koku, kırık gönüllerde, mağlup ruhlarda bulunur.

O kokunun izini sürmek için nice canlar düştü yollara. Kimileri çölleri mekan edindi, kimileri de dağları, ovaları.

O koku, kimi zaman bir çöl rüzgarına binerek geldi, kimi de mağaralardan fışkırdı vadilere.

O kokuyu duyanlardan bazıları, misk geyiği gibi, kendini uçurumdan aşağı bıraktı. Yıllar yılı mağaralarda alnı secdelere çakıldı, kimilerinin de.

Evime geliyorum, belki duyarım o kokuyu diye. Evinin bir köşesinde o kokudan bir kitle bulunuyorsa, ne mutlu sana. “Mutluluk” diyordun, işte mutluluğun sırrı bu kokudur.

Bu koku diriltici kokudur; bu koku, var edici kokudur.

Kır kibir bardağını, çal yere umutsuzluk testini. Katran yürekli insanlardan uzak dur. Yenilgini önemse. Göreceksin ki, gönül miskin çevreyi tutacak, nice canlar o kokuyla dirilecek.

Oysa, kokularımız diriltici değil, bilakis öldürücü. “Zafer”imizi kutlamak için bize yanaşanlar, zift dolu yürekliğimizin iğrenç kokularına maruz kalıyorlar.

Mağlubiyetimize yanaşan yok. Dost, mağlubiyetin doğurduğu çocuktur. Düştüğün zaman kalbine eğil, orda dostun kokusunu duyacaksın..

Ey varlık hapsinde, etrafını altınlarla, gümüşlerle donatmaya çalışan kalp. Sonra sen nasıl kırılacak ve “gönül” olacaksın.

Kimi zirveye tırmanınca mutlu olur, kimi de kuyuya düşünce. Nemrut, “tanrı”yı vurmak için göklere yükselmiş ve “ululuğunu” ilan etmişti. Yusuf ise kuyuda ermişti sonsuzluğun sırrına. Nemrut, bir topal sineğe rezil olmuştu, Yusuf ise Mısır’a sultan. Biri, kırılmayan, taş kalbe k düşmüştü; öbürü kırık kalbinin derinliklerinde manalar devşirmişti. Birinin kokusu “Nemrut” diye kokuyordu, diğerinin kokusunu sabah rüzgarı, “Yusuf Yusuf” diye bütün aleme dağıtıyordu.

Ey gönül, sen hiç kuyuya düşmemişsen, sana “Yusuf” nasıl diyeyim?

Ey gönül, sen hiç secdede miraca vasıl olmamışsan, sana Ahmed’in kokusu nasıl ulaşsın?

Ey gönül, sana sıra sıra çarmıhlar dizilmemişse, İsa nefesinin diriltici kokusunu doya doya içine çekebilir misin?

Ey gönül, başın yere düşmemişse, Hüseyni zaferler seni nasıl selamlasın?

Ey gönül, senden önceki kırık gönüllerin şifresini çözememişsen, cennet kokularını nasıl duyarsın?

Ey gönül, sana deli desinler, divane, mecnun desinler; sana mağlup desinler, lginin zillet içindeki çocuğu desinler. Fakat ey gönül, sana, zaferin sarhoşu demesinler. Sana, “kalbini kıramadı” demesinler.

Ey gönül, haydi lgini mübarek kıl. Kır kalbini ve “gönül” ol. Kokular devşir cennetten; hatta daha ötelerden.

Ey gönül, “GÖNÜL” ol!…

Dr.Ali Taşcı

21
Jul

Tasavvufta aşk <

7006396143ny9xm1.gif

Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın Adıyla”

“Kalpler ancak ALLAH’ı anmakla mutmain olur.”
(Râd suresi.28.ayet)

Rabbim, Rabbim, bu işin bildim neymiş türkçesi, Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi.

İlletli olarak Seni istemiyorum. Yani hem Senin muhabbetin, hemde gayrinin muhabbeti yok.
Zahir, aşıkın halinden haberdar değildir. Onun için hoşda konuşsa,
nahoşda konuşsa mazur görülür. ALLAH C.C. aşkının yolunun azığı belalardır unutma.
Ey Yüce ALLAH’ım C.C. hiç kul dergahına gelirde kovulur mu?
Hem Padişahın kapısına eli dolu mu gidilir? O ne büyük cür’ettir.
Kerem kapısı ile yarışa kalkılır mı?
Kasa, masa, rütbe, şöhret geçicidir. Aşk-u muhabbetin belasını tadanda,
bu kayıtların kederi bulunmaz
Kâinatı bir halden diğer hale çevirenin, Yâkinen (şüphesiz) ALLAH C.C. olduğunu görürsen.
Kâinat birbirine karışsa, kalbin semavatı ve arz’ı nurlandıran ALLAH C.C. iledir.
RASULULLAH’a SAV olan aşkımız, Sana olan itaatın kilididir.
Bu vücud kafesinde ki gönül kuşu hep O’nun aşkıyla tutuşur.
Biz de iman budur, başkasının imanına uymaz. Bundan dolayı ALLAH’tan C.C. gayrıya ihtiyacımız yoktur.
Gönlümüz ALLAH’ı C.C. Rezzak tanıyıp, halimizle kimsenin kapısını çalmayız.
Nur’u Muhammediye SAV kavuşan göz eşyayı istediği gibi kullanır. Onun kalbi Arş-ı Rahman’dır.
Siyah kalp bile onunla karşılaşsa, derhal nur gibi parlar.
Kâinat baştan başa zulüm ile kararsa, onun kalbinde toz bulunmaz,
O Hakk’a vasıl olduktan sonra saltanatını kurmuştur.

Dünya malıyla zengin oldum zanneden gaafil; mağrur olur, Ahireti unutursa,
Hakk’ın dostunu incitir, oda onun helâkı için yegâne sebeptir. Malına mağrur Karun,
Musa’nın AS kalbini kırdı da, hala yerin dibinde, hala aşağı gidiyor.
Gördüğüm nurdan haber veremeyeceğim çünkü kendimde değilim.

Aşık olduğumdan kalbimdeki nuru hiçbir rüzgar söndüremez zira iman,
aşk fenerinde durduğu müddetçe hiçbir rüzgar onu söndüremez.
Hadisat senin kalbini kırmışsa üzülme, HÜDA onu mahsus kırdırtmıştır. Kendi bulunsun için !
“Ben kırık kalplerdeyim” Buyurmadı mı? Sakın bu yolda ümitsizliğe düşme,
zira Hakk kapısının seher vakti gözyaşına açılacağına ilan vardır.
Sonra ALLAH C.C. kapısından kovarsa, kuluna naz ediyor demektir.

Ümitsiğe düşme, yine dön dolaş gir, o kapıda bekçi yasakçı yoktur.
Yine içeriye gir. Aşk gölünde büyü de Maşukun nazını anla.
Dost ile konuşmak için siyah çadırın çekildiği vakti fırsat bil, yani gecenin ganimet olduğunu anla !
Çünkü ağyar uyurken, yâr ile konuşmanın tadı başka olur.
ALLAH C.C. kulu gibi değildir. Pişmanlığı ibadet kayd eder. Yalnız senin tam boynunun büküldüğünü görsün.
Kendinle meşgul ol bizim kusurlarımızla uğraşma, çünkü bizim hissemize aşk ayırdılar.
Ayağıma bağlanan aşk zincirini yokladım, meğer Senin kapına bağlıymış. Bana yine merhamet etmişsin,
ayağımı o kapının zincirine bağlamışsın. Ya Rabb, merhamet et çözme.
Gaflet şarabı içen kuru vaiz’in sözüne aldanma ! O seni aşk şarabından mahrum eder.

Ya Rabb, beni aşk makamından konuşdurtta, sözüm ölü olmasın. Aşka uğramayan söz ölü vücuda benzer.
Kendinle yalnız kalmanın çaresine bak, sözü yanlış anlama,
çokluktan ayrılda tenhada yaşa demek istemiyorum, çokluk içinde CANAN’ınla başbaşa kal.
CANAN’ını istiyorsan da, canından geç.
Aşk yolu ehli heva’ya kapalıdır. Bu yol ancak ciğeri yanık sadıklara açıktır.
O caddeden giden susamaz, aşık susarsa, arif konuşursa helâk olur.
Kalb günahlardan temizlenmedikçe, Beyt-i İlahi olamaz,
bunu da aşk şarabından başka bir şey temizleyemez.
Mevlanın C.C. dayağından lezzet almayan, muhabbet davasında sadık olmadığını bilsin.
Rabia-ı Adeviyye
Bu dünya meyhanesinde iki türlü şarab vardır. Bir gaflet şarabı, bir muhabbet şarabı.
Vücudunu aşk şarabıyla yıka, bu hırkayı onun ile yıkamadıkça
zahiri ibadetinde riya’dan kurtulamayacağını anla.

Aşk meyhanesinin eşiğinden ! Yalvar peymaneni doldursunlar.
İç de aklın nur’a inkilab etsin, eşyanın içyüzünü gör.
El temas etmeyen o kadehe, gönülden gönüle geçerken hizmette kusur etme.
Her ilim okuyanın manadan haberi olduğunu sanma,
kokusuna bak misk-i Muhammedi SAV geliyorsa kokla
Ey nur arayan, gönlümün kırıklarına şaşma ! Aşk’ın harab yerleri aradığını,
mamureleri viran edindiğini bil !

Maşuk (MEVLA C.C.) sert söylesede, aşık söylemez, hakikatte Maşukun kahrı da lütuftur.
Aşk yolunda gözünü sakın Maşuktan ayırma, bir parça kaydımı kovulmana sebep olur.
“Bizimle oturma, bir gönülde iki sevgi olmaz, kalb-i selim isteriz” nida edilir.
Kalb yaşla sulandığı zaman duayı ganimet bil, bu yaşa kıyamayanlara aşk yoluna sefer haram kılınmıştır.
Yalnız ağlamakla kalma gözyaşını, aşk şarabı yapabilecek bir aşık bul !
Aşk derdine sabır ilaç, feryâd yasaktır. İçi y*****n, dışını ateş yakmazmış !
Hakiki derviş, çorba için tekke beklemez. Onun için ekmeğe kul olanlara aşk şarabı verilmez.

Cennete, can feda edilmedikçe girilmez. Sakın zannetme ki bu fedâda ziyan vardır,
bilakis faniyi verip baki ile kalmaktır.
Aşık yamalı vücud hırkasını, bir kırık kalbe satar. Aşk caddesinde ulu orta pek kendi kendine gidilmez,
imdadcı lazımdır.
İnsanın vücuduna çöreklenmiş olan “nefs” putunu ne kazma kırabilir, nede balta parçalayabilir.
İşte onu ancak aşk ateşi eritebilir.

Aşıkda kalb zenginliği vardır, padişahda o bulunmaz.
Onun için kırk derviş bir kilimde huzur ile oturur, yatar, kalkarlar da iki sultan bir dünyaya sığamaz.
Olmasa kibr ile riya, Sensin ol Beyt-i Kibriya.
Gönül tahtına sultan ol da cihan padişahları sana boyun kessin.

Alıntı

21
Jul

ZAMANIN ŞİMDİSİ

zamanin-simdisi.jpg




PROFİLİM

İlahiaşk Cangüneşi Son nefes Şeb-i aruz inşaALLAH, Biz Mevlamızın AŞK HAMALLARIYIZ Tek derdimiz Mevlamıza hakiki kullardan olabilmek,saygılarımla...
Web sayfama hoşgeldiniz, saygıdeğer ziyaretçilerim...

 

Temmuz 2007
M T W T F S S
« Jun   Aug »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

Blog Stats

  • 180,591 hits

İHH

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

İmzam





...MİSYONUMUZ...


mec.jpg


ıp adress

(*sayaç*)

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!

  • AKRA FM
    İSTANBUL
    imzam >Free Image Hosting at www.ImageShack.us

    Yazarlar