01 Aug 2007 için arşiv
ilahi.Affeyle
AYAZ İLAHİSİ
Aura’nız Kaç Santimetre ?
İnsan acaba karamsar olduğu için mi sürekli olumsuzluklarla karşılaşıyor, yoksa sürekli olumsuzluklarla karşılaştığı için mi karamsar?
Yaşamımıza şekil veren güç, düşüncelerimizdir. Duygularımızın bir adım öncesine gidersek, orada bu duyguları yaratan düşüncelerimizle karşı karşıya geliriz.
Evrende her şeyin titreşimlerden oluştuğu gibi düşüncelerimizin ürünü olan duygularımız da değişik oktavlardaki titreşimlerden oluşuyor. Nefret, kıskançlık, kızgınlık, öfke, intikam gibi olumsuz duygular, düşük titreşimli ve ruhsal enerjiyi bloke edici nitelik taşırlar. Bu duyguların egemen olduğu kişiler, karamsarlık ve aşağılık kompleksinden kurtulamazlar. bu kişiler, etrafına yaydıkları manyetik alanın frekansına eşdeğerde duygu titreşimlerine sahip insanları ve koşulları kendilerine çekerler. Kısır bir döngü içinde hayata düşmanca bakarak olayları, “haksızlık, talihsizlik” olarak değerlendirirler.
“Kimi insan odaya girdiğinde odayı aydınlatır, kimi insan da çıktığında.”
Hepimiz bu sözün doğruluğunu defalarca yaşamışızdır, hani bazı insanlar vardır; onlarla ilk kez karşılaşmamıza rağmen, anında kendilerinden hoşlandığımız insanlar; bulundukları ortama neşe, canlılık, sıcaklık getiren insanlar; çevresindekileri rahatlatan insanlar. Bu tip insanların yanında kendimizi rahat hissederiz, maske takmaya ve savunmada olmaya gerek duymayız.
Bu insanlar yaşama dostça bakarak, yaşam serüveninden çocukça bir neşe, bir haz alan insanlardır. hareketleri rahat ve doğaldır. etrafına yaydıkları enerji güçlüdür. Ve her daim gençtirler.
insanın fiziksek çöküntüsünün nedeni ‘ruhsal’ çöküntüdür. Şu deneyde görüldüğü gibi:
Kızgınlık ve nefret dolu bir insanın soluğu, içinde küçük böceklerin bulunduğu bir cam tüpe üflendiğinde böcekler birkaç dakika içinde ölüyorlar. nedeni, o kızgın ve gerilimli psikolojik yapının bedende ürettiği toksinlerin böcekler üzerindeki etkisi. Yani kızgın ve nefret dolu insanın nefesindeki toksinler sözcüğün gerçek anlamıyla zehir saçmaktadır.
İşte, asık suratlı, kızgın, kıskanç, ve korku içinde yaşayan insanların fiziksel olarak çökmelerinin nedeni kendi kendilerini zehirlemelerindendir. Bu toksinler, “free radikal” olarak hücreler arasına çıkmamak üzere yerleşirler ve hücrelerin kendilerini yenilemesini önlerler. Yenilenmeyen hücreler, ruhsal çöküntünün uzantısı olarak bedeni de çökertirler.
“Keskin sirkenin zararı küpüne”, “bir kahkaha bir kilo pirzolaya bedel” gibi sözler de bu gerçeğin ifadesi.
“gözler ruhun aynasıdır” denir. sevgi ve iyimserlikle dolu insanda gözler ve yüz sanki içten vuran bir ışıkla aydınlatılmış gibidir. bu yüksek titreşimli güzel duygular, ruhsal enerji kanallarını açtığı gibi insan bedenini çevreleyen ‘aura’yı da güçlendirir. (Aura insan bedeni etrafındaki manyetik alana verilen isimdir.) Bu tip insanlara çekilmemiz, onların varlığından huzur duymamız da doğaldır.
Kirlian fotoğraf tekniği ile çekilen aura fotoğraflarında görülen şu oluyor:
Asık suratlı, katı ve yargılayıcı tipteki bir insanın aurası soluk renkli ve bir-iki santimetre genişliğinde. Sevgi ve vicdan kavramları gelişmiş kişilerin aurası ise parlak ve renkli, otuz metreye kadar varan genişlikte.
Kutsal kişileri tasvir eden resimlerde ‘Aziz’lerin başlarındaki hale de, saf beyaz ışığa dönüşmüş auranın sembolüdür.
Genç kalmak için kozmetik ürünlerine milyonlarca lira harcamak yerine, yaşamı coşkuyla kucaklamak daha akıllıca galiba. Zaten sevgi dolu gözlerin parlaklığını hangi kozmetik sağlayabilir ki?
(Alıntı kaynağı: Kuraldışı ve Ötesi - Nil Gün / Kuraldışı Yayıncılık. 3. Baskı 1997)
Harfü’ş -Şın
Harfü’ş-Şın
“İki cihanın zübdesiyim canibim canan ile
Ben mekanıyım kanımın kanım bana mekan imiş
Ayrı bilenler ayrıdır uşşakını maşukiden
Ben canıyım cananımın cananım bana can imiş
Ben bir dürr-i sencideyim kanımdır umman içinde
Ben kanıyım umanımın ummanım bana kan imiş
Yakub-veş ah eylerim Yusuf benimle yar iken
Ben dürüyüm Kenanımın Kenan benimle kan imiş
Hızr ile buldum hayatı ben sırr ile erdim ana
Ben ab-ı hayat aynıyım aynım bana ayan imiş
Şol vahdete yol bulmuşum ahir o yol ben olmuşum
İkanı tahkik görmüşüm tahkik bana ikan imiş
Hulusi-i biçareyim her dertlere men çareyim
Ben seyrimin hayranıyım seyrim bana hayran imiş”
Osman Hulusi Efendi Külliyatı
NAZ MAKAMI
Elbetteki hakkınız nazlanmak…. Eğer erdiyseniz naz makamına, bellidir aslında kıyısına vardığınız liman yada küçük bir iskele. Haklı bulursunuz kendinizi ve sizi sıkı sıkı sarmalayacak ve kendinizi huzurlu ve güvende hissetiğiniz bir baba ararsınız ki halat bağlayabilesiniz. Çünkü çeşitli fırtınalar yaşamış ve kanat misali yelkenleriniz artık yırtık pırtık bir halde yorgun ve bitkindir. İşte bunun farkına varınca ne iskele para eder nede liman değilmi. Ve anlarsınız aslında sizin bağlanacak bir babaya değilde sokulacak bir tersaneye ihtiyacınız vardır.
İşte ANALAR tersane gibidir. Kendinizi onun yanında rahat etmiş ve huzur dolu bulursunuz. Koynuna girip boyun yanlarına sokulursunuz ki o mis kokuyu almak istersiniz.
Ve anancığımmmm… canımmmmm….. dedikce sanki canınıza can katarsınız. Gücünüz yerine gelir de yine yelkenleriniz eski halini alır. Artık eskisi gibi huzurlu ve güçlü olursunuz.
ANA bu ne iskeleye benzer ne limana. Ana bu asla benzemez sırtınızı dayadınız bir babaya. O bir reklefiye yeridir. Bakım onarım yeridir adeta. Peygamberimiz dememişmidir CENNET ANALARIN AYAKLARININ ALTINDA. Ne hacet bakmaya ayaklar altına. İşte cennet gizlidir bu fedakarlığın altında.
alıntıdır…
GÖNÜLLER FATİHİ’NE
GÖNÜLLER FATİHİ’NE
Ey Sevgili!… En Sevgili !… Aşkımın tahtına oturan, naz makamının efendisi… Dünya insanın sana muhtaç anları, Nisan sabahlarıydı. Senin olmadığın iklimlerin yağmurları bulanıktı. Ötelerden bir rahmet düşmüyor, gönül yamaçlarının baharı bilmiyordu. Kainata teşrifinle gönüller cennet yamaçlarının rengini aldı. Ve hayat çeşmesinin ufukları damla damla görünmeye başladı.
Ne büyük şerefti seni bilmek… Seni bize bildiren Rabb’e şükürler olsun…Adını konuşmaya başladığımız zaman öğrendik. İlk ezberlediğimiz belki senin ismindi. Doğduğun yer hicretin ve Rabbimin izniyle Seni himaye eden mesti büyüklerin. Sonra mübarek annelerimiz olan zevceülkübraların ve sana evlat olma şerefine erişen çocuklarının isimleriydi, öğrendiklerimiz. Daha ufacık bir çocukken, oturmuştun yüreğimizin en güzel yerine…
Ya biz sana layık bir ümmet olabilmiş miydik acaba? Şimdi bu ızdırabı yaşıyorum. Gönül heybemde göz yaşlarım, yürek tezgahımda işlenen sancılarım ve senden dilendiğim şefaatin var dilimde. İçim en derin yerinde sızlıyor. Öyle bir sızıki sese versem kimbilir delidivane derler. Varsın kimse duymasın hıçkırışımı… Bu hicranımı sana ulaştırmak istiyorum ben…
Ey ! kendisine yollanan selamları işiten vefalı dost. Sana ümmet olmak için seni sevmek yeterse eğer işte ben seviyorum. Elbette seviyorum. Mutlaka seveceğim. Nasıl sevmem? Kalbimin bütün zincirleriyle nasıl bağlanmam sana? Kimler seni ölesiye sevmedi ki, Ya Resullah! Hz. Bilal’e kızgın kumlar üzerine dayanma gücü veren, sana olan bağlılığı ve sevgisi değilmiydi? Hz. Ebu Bekire anam, babam sana feda olsun Ya Resullah dedirtten bu sevgi değiymiydi? Ay sana olan muhabbeti yüzünden ikiye bölünmemiş miydi? Güneş Ya Resullah! gözlerinin içine sevgiyle kilitlenmemiş miydi? Kendisine birşey emretmen için hurma kütüğü hıçkırıklara boğulmamış mıydı? Kendisini bıraktığını düşünüp. Ya Hz. Musab sana olan sevgisi yüzünden Cenab-ı Hak tarafından şehadet mertebesiyle ödüllendirilmemiş miydi? Nasıl sevmem ? Elbette seviyorum ve seveceğim. Bir ömür boyu. Daha niceleri efendim. Daha nice kalp seninle, sevginle dolmamış mıydı? Sevginle dolup mübarek olmamış mıydı? Mübarek sevgin daha nice kalbe ışık olup hayat vermemiş miydi?
Bir güvercin seni korumak adına türlü oyunlar oynamamış mıydı? Sevginsiz kalanlara ve ispatlamamış mıydı? Sagınsız kalan yüreklerin boş gözlerin kör olduğunu. Ve hepsinden önemlisi Cenab-ı Hak sana olan sevgisini’ Seni yaratmasaydım, bu alemleri yaratmazdım’diye ifade etmemiş miydi?
Sevginle doluyum Ya Resullallah! yüreğime hayat, gözlerime ışık olurmusun? Bir hurma kütüğü kadar olmayan muhabbetimi kabul edermisin? Sen özümsün, tutkun oldum sana, Ya Resulallah! Beni de yoluna kurban olanların içine alırmısın? Şemşiyende gölgelendirir misin? Aşkınla hasretinle kavrulmuş yüreğimi? Duy lütfen feryadımı, tut elimden, ümmetin olmak istiyorum. Ey özümüz kor düşüren ateşli yürek! Biliyormusun göz pınarlarımda kuru çorak çöller gibi, kupkuru. Gözlerime rahmet damlaları yağması için yağmuruna ihtiyacım var. Ne olur yağmur gibi çorak gözlerime çisil çisil…
Ya Resulallah tut elimden. Kurtar beni hiçlik çöllerinden. Halbuki ne kadar çok istemişimdir. Sana sırılsıklam bir bakış olmayı, seni bahar ikliminde yaşayıp, aşk kokan güllerin içinde bir dikende ben olmayı. Bulutların kendisine rehberlik ettiği nazlı Sultanım! Senin gül devrine yetişemedim, oturamadım dizlerinin dibine oysa elest meclisindedir. Sana tutkunluğumuz, sevgimiz vurgunluğumuz…
Hüzünlüyüm ama bir o kadar da umutluyum. Senin devrinde yaşayan, O gül nefesinle hayat bulan kutlu insanlara arkadaşım diyordun. Oysa biz ahir zamanın garip insanlarına biz çağın yetimlerine kardeşlerim diye hitap ediyorsun. Beni de beni de onların içine kabul ediyor musun?
Yarım kalmış yanımı tamamlayan sevgili! Zamanımız çok çetin, sana çıkan yollar sarp. Yolu görüyoruz ama öncümüz yok. Biz gurbette mahsun yaşlı gözlerimiz ışığa muhtaç. Senden ayrı gözlerimiz dolu, buğulu… Biz senin için ağıt yakanlarla, ateşe atılmak isteyen İbrahimlerle, gökte yankılanacak taleal bedrularla imdadımıza yetişeceğin günün hasretini çekmekteyiz.
Ey sevgili, En sevgili, Ey gönüller Fatihi! Elimizde bir demet gül seni beklemekteyiz.
alıntıdır
GECE
Gece! |
|
|
|
|
|
|
Ey dide nedir uyku gel uyan gecelerde,
|
Vuslat
Vuslatını mahşere bıraktığım
Bendeki sevdamı, gönülmü?
Yoksa ağlamayı unutmuş
Bu kalpte ipince sızlayan bir yaramı?
Geceleri karanlığın en kuytusunda
Rüyalarımda uçtum sana gelmek için
Sensiz geçen gecelerin sesini dinledim hep
Sanki sen varmışsın gibi yanımda
Vuslatını mahşere bıraktığım
Sen bende saklı kaldın hep
Ama bir kere olsun dokunamadım sana
Ellerinde ellerim olmadı hiç
Bu ızdırap kaç bahar yağmurları yağdırdı
Seni görmeye hasret kalan bu gözlerim
Vuslatını mahşere bıraktığım
Sensizlik zor geldi gözlerime
Ellerim hiç tutmaz oldu
Aklım aşkına amadelikten işlevini
Kalbime devreden bir beceriksiz
Ve KALBİM
Kalbim ise bunca ızdırabı çeken
Bir köleye döndü
Vuslatını mahşere bıraktığım
Ellerimle dokunamasada sana
Rüzgarını hissedeceğim senin
Gözlerimle göremesem de seni
Gönlümle izleyeceğim seni
O güzel rahmet deryaları akıtan
Dudaklarından süzülenleri duyamasamda
Nurdan pırıltılarını hissedeceğim kalbimde
VUSLATINI MAHŞERE BIRAKTIĞIM
Ahmet DİLEKÇİ
CENNETİN YOLLARI KAYRAK ÇAKILLI (!)
Cennet… Cehennem üzerine kurulmuş sırat ile geçilen gizemli hayat… Hz. Adem’in yasak ağacın meyvesinden yediği için dünyaya gönderildiği adres…
Cennet… içinde bulunan bitki ve ağaçların gölgesiyle kaplanmış yerle gök arası geniş bir meyvelik bahçe. Cennet… iman edip sâlih amel işleyenlerin ebedî âlemdeki makamı… Cennet… Rablerinin huzuruna suçlu olarak varmaktan korkanların ve nefsini hevasından arındıranların konağı. Cennet… Allah’ın rızasını kazananlar için mükafat olarak hazırlanmış hoş bir mekan. Aşıkların naz makamında, “Mîlk-i bekâdan gelmişem fâni cihanı neylerem / Ben dost cemalin görmüşem hûr-i cinan-ı neylerem” dediği mutluluklar diyarıdır cennet…
Altlarında ırmaklar akar Adn cennetlerinin, orada İrem ve Gesi bağlarını mecazda bırakarak çekirdekli ve çekirdeksiz üzüm bağları ve asmalar vardır. Asmalı konaklar vardır içinde huriler oturan. Mü’minler pınar başlarında yüzerler Naim cennetlerinde… Hüsna cennetinde görür Allah’ın kulları Rablerini… Dolunaya bakar gibi temaşa ederler yaratıcılarını… Kimisini aşk-ı Hak almış durur… Kimisi Tur’da Rabbinin tecellisini gören Musa gibi olur. Kimisi kılıçların gölgesinde gelmiştir Cennet’e, kimisi anasının rızasını alarak varmıştır selam yurduna… Kimisi sabır sayesinde giymiştir ipek elbiseyi. Kimisi altın kâseden içmiştir Kevser’i…










Son Yorumlar