Aralık, 2007 için arşiv

24
Dec
07

Âşığın Gözyaşı Gül Renginde Akar!

Âşığın Gözyaşı Gül Renginde Akar!

    Gül. Divân şiirinde en çok sözü edilen çiçek, güldür. Sevgilinin yüzü ve yanağı ile sıkı münasebeti vardır. Bazan gül bunlara; bazan da bunlar güle benzerler. Gerek koku, gerekse renk bakımından çok güzel olan gül, daima tazedir.Bu yönüyle bağın, çemenin ve baharın vazgeçilmez bir ögesidir. Bizzat kendisine mahsus gülistan, gülşen ve gülzâr vardır. Hatta ona bazen sultan olarak da rastlarız. Baharın diğer adının gül mevsimi oluşu da güle verilen önemden ileri gelir. Gül yetiştirmenin çok zahmetli bir iş oluşu onun âdetâ nazla beslenip büyümesi şeklinde ele alınır.
    Gülün açılması apayrı bir olaydır.O, seher vaktinde sabâ yelinin parmaklarıyla açılır. Onun açılması bir neşe ve sevinç belirtisidir. Çünkü gül açılınca bahar gelir, eğlence başlar. Gülün handân oluşu da yine onun açılması, çâk- ı girîban eylemesidir. Gül bu kadar güzel ve çekici olmasına rağmen çok çabuk solar. Yani geçicidir. Tıpkı âşığın ömrü gibi çabucak geçiverir.
    Sabâ yelü gülün yapraklarını yavaşça aralar ve kokusunu her tarafa yayar. Ancak sonbahar yeli onun için felakettir. Onun perişân olmasına, dağılmasına neden olur. Gülün suya olan ihtiyacı her çiçekten fazladır. Sık sık sulanmalıdır. Kökleri su içinde olursa daha güzel yetişir. Bu nedenle güller su kenarlarında bulunur ki “hurrem” oluşu buradan gelir.Bazan gül yaprakları çiğ tanesiyle birlikte görülür.
    Bütün bunların hepsi bir yana gül ile bülbül’ün aşkları dillere destandır.Gül , bülbülün sevgilisidir.Âşık da sevgili denen gül karşısında şakıyıp duran bir bülbüldür.Gül ile bülbülün bu hikayeleri İslam – Şark edebiyatlarını çok etkilemiştir.Hatta “Gül ü Bülbül”adlı alegorik,müstakil eserler bile yazılmıştır.
Gülün dikeni aşığın rakibidir. Ancak gül ile diken iyilik ve kötülük, kolay ile zor, dost ile düşman vs. zıtlıkların timsalidir.
    Gülün yaprağı anılınca defter,divân, tomar,varak,yazı ile ilgili eşya akla gelir. Sabâ yeli yavaş yavaş bu defterin sayfalarını çevirirken bülbül ondan letâif öğrenir ve şâir, sevgilideki yanağın övgüsüne başlar.Utanan kişinin yüzünün kızarıp güül rengini alması dolayısıyla gül daima utangaç ve hayâ sahibi olarak ele alınır.Gülün toprağa yakın fidanına dâmen-i gül denir ki yanında menekşe, sünbül ve süsen bulunur.Bunlar âdetâ gülün eteğine yapışmışlardır.Güllerin destelenmesi, toplanması ayrı bir husustur.
    Gül aynı zamanda Cennet çiceğidir.İbrahim Peygamber ateşe atılınca gül bahçesine düşmüştür.Bazan sevgiliye gül denir ve onun her haliyle gül oluşu anlatılır.Onun endâmı, güzelliği ,teri,dudağı,kulakları,yanakları,eli,bileği vs. gülde bulunan özellikle ilgilidir.Âşığın göz yaşı da gül renginde akar.Bazan gül ,rengi ve şekli yönünden yakut bir köşke benzer.B azan da ateş, çerağ, şarap ve la’l olur.Divân şiirinde gül ile ilgili teşbih ve mecazların sonu gelmez. Şâir her bakımdan bu güzel çiçeği anar.
Suya versin bâğbân gülzârı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün teg verse bin gülzâre su
Fuzûlî
İskender Pala
24
Dec
07

Külün İçinde Saklı Ateş

- Külün İçinde Saklı Ateş …

                                  

                 Külün İçinde Saklı Ateş

   Küllenmiş her düşüncenin, her duygunun içinde iyi yahut kötü, acı yahut tatlı, neşeli yahut hüzünlü elbette bir kor sıcaklığı vardır ki, eşelendikçe alevi ortaya çıkar.

   Bazen ısıtır bu alev, bazen yakar. Olumlu ya da olumsuz bütün hayaller, bütün idealler ve bütün arzular sonuca ulaşmadıkça, hedefini bulmadıkça elbette kül içinde saklanan kor gibi sıcak bekler. Küçük bir esinti, azıcık bir savrulma… Bir hatırlama… Küçük bir dokunuş… Hele içinizi bir yoklayın…

   Zamanın hızlı akışı, feleğin hızla dönüşü içinde her şey bizim istediğimiz rengi göstermeyebilir, bizim istediğimiz biçimde tahakkuk etmeyebilir. Bağrımızı yırtmanın, yüreğimizi parelemenin, ciğerlerimizi kan doldurmanın faydası da yoktur üstelik. Bu bir ayrı sınav biçimidir. Tesellisi hep ertelenen bir sınav…

   Çoğu insan kendisinin, asıl bulunması gereken yerde olmadığını hisseder. Aslında belki tam da bulunması gereken yerde olduğu için kabullenmek istemez. Çünkü küllenen hayallerine alevlenmeyi bekleyen nice korlar gömmüştür. Bedel ödemeden, yüreğini tutuşturmadan, kendini yakmadan gelinebilecek mertebelerin elbette bir seviyesi vardır; ve bir de yolları çile ile yürünmüş ve kabullenilmiş makamları… Bütün korların küller içinde gül gül olduğu makamlar… Hayret makamı, aşk makamı, sükûnet makamı, teslimiyet makamı…

   İşinizde ve aşınızda, sevincinizde ve kıvancınızda, düşlerinizde ve görüşlerinizde tutuşmayı bekleyen korlar yurt tutmuşsa eğer, eskilerin düstur edindikleri şu beyti teselli babında vird edinmenizi tavsiye ederiz:

Ele girmezse eğer sevdiğimiz

Ne çâre, eldekini sevmeliyiz

   Erdem, işte bu asaleti gösterebilmek, kazaya rıza ile cevap verebilmektir. Hele bir düşünün, buraya ağlamaya mı gelmiştik, gülmeye mi; ölüyor muyuz, yoksa doğuyor mu?!..

http://iskenderpala.blogcu.com/4165268/

13
Dec
07

Çocuk, Sevgi ve Oyun

bebek58sk.jpgÇocuk, Sevgi ve Oyun
Yrd. Doç. Dr. Ali ÇAVUŞOĞLU

Sevgi sözünden daha tatlı söz duymadım, gök kubbede kalan tek anı sevgi.” (Hafız)
“Sevgide acılar tatlanır; bakırlar altın olur
Sevgiden, kirli ve bulanık sular duru bir hâle gelir”
(Mevlânâ)
•••
Çocuk için anne bir sevgi masalı; oyun, çocuğun gerçek dünyası; annesinin dili ise masalların en güzelidir.
Anne-sevgi-oyun, çocuğun hayatından ayrı düşünülemeyecek çok önemli üç unsurdur. En önemlisi ise elbette, sanat ürünlerimizde yaratılışa bile kaynaklık ettiği belirtilen sevgidir. İster bireysel düşünülsün ister sosyal, sevgi her durumda yaratıcıdır, yaratır. Sevgisizlik ise kötü, tehlikeli, acı veren bir yıkımdır.
Sevgi, kimi psikologlara göre doğuştan, kimilerine göre ise sonradan öğrenme yoluyla kazanılmıştır. Esasında her ikisini de birlikte düşünmek gerekir. Sevgi, potansiyel olarak doğuştan olmakla birlikte içeriğini, biçimini kazandıran aile ve kültürel ortamlardır. Bu yüzden bebeklik döneminden itibaren sevgi duygusunun geliştirilmesi hayatî bir öneme sahiptir.
Sevgi, çocuklar için tıpkı bir besin ya da su kadar önemli bir gereksinimdir. Sevginin olmaması veya olumsuz koşullarda gerçekleşmesi hâlinde, duygusal ve bilişsel yetenekler gerilemektedir. Çocukların dil gelişimi ve başkalarıyla olumlu iletişim kurabilmeleri sevgi ortamında yetişmelerine bağlıdır. Sevgisiz büyüyen çocuklar, başkalarından yardım isteyemez, kendilerine güvenemez ve girişim yetenekleri gelişemez.
Bu gelişimi hızlandıran, sevgi ihtiyacını karşılayan en güzel zihinsel ürünler masallar, en güzel bedensel etkinlikler ise oyunlardır.
Masallar sevgi motifinin bolca bulunduğu edebiyat ürünleridir. Bu sebeple çocuğun tabiî ihtiyaçlarına en uygun tür de masal olmaktadır. Sevgi duygusu geliştirilebilir, şekillendirilebilir bir duygudur ve mutlaka başka edebî metinler yoluyla olduğu gibi oyunlar yoluyla da geliştirilmelidir.
Çocuğa uygunluk açısından sevgiyle birlikte düşünülecek tek sözcük “oyun”dur. Sevginin oyun ortamıyla birlikte olması hâlinde ise sonuç: Ruhsal ve zihinsel açıdan sağlıklı çocuktur.
Gerçekten oyun, çocuğun yaşaması gereken gerçek hayatıdır. Çeşitli konularda zaman zaman değinildiği gibi, hem kişilik kazanmada hem de sağlıklı kişiliği pekiştirmede oyundan daha etkili bir araç yoktur. Çocuk, atalarından aldığı bütün yeteneklerini oyun ortamında ortaya koyduğu gibi, farklı yeteneklerini de oyun ortamında keşfeder ve geliştirir.
Çocukları oyundan, oyun alanlarından, oyuncaklardan mahrum etmek, onlara yapılacak en büyük kötülüktür. Çünkü oyun, onun için yemek içmek gibi tabiî bir ihtiyaçtır. Oyuncaklardan mahrum çocukların kendiliklerinden birtakım oyuncaklar edinmeleri, oyunun tabiî bir ihtiyaç olduğunu gösteren bir delildir. Sadece insan yavruları değil hayvan yavruları da oyunlarla büyürler.
Şehirlerde kapalı mekânlara sıkışan, sokaklardan ve oyun alanlarından mahrum çocuklar, her ne kadar çok çeşitli oyuncaklara sahip olsalar da yine de oyuncakları olmayan, ama açık alanlarda özgürce oynayan çocuklardan daha şanslı sayılmazlar. Üstelik gelişen teknoloji, bedenlerini yeterince kullanamayan, taşı, toprağı, kırları, böcekleri yeterince tanımayan çocuklar için, manyetik alanlara maruz kalmış olmaktan kaynaklanan pek çok başka tehlikeler anlamına gelmektedir. Bu nedenle başta devleti yönetenler ve yerel idareciler olmak üzere bütün yetkililer, sadece eğitim ve öğretim konularında değil, çocuğun bulunduğu her çevrede çocuğu oyunla birlikte düşünmek, yapacağı her işe bu çerçevede bir şekil vermek durumundadır.
Çocukların, kendileri için uygun olmadığı ya da başaramayacakları düşünülen zihinsel ve bedensel etkinliklerin bile, oyun hâline getirildiğinde nasıl üstesinden geldikleri bilinmektedir. Hatta büyüklerin de hayatı bir oyun gibi algılayıp yaşayabilmeleri hâlinde daha çok ve büyük başarılardan, mutluluktan daha çok pay alacakları söylenebilir.
Sadece daha huzurlu bir toplum için değil, daha barışçı, daha güvenli bir dünya için de; oynayan, sevilen, seven çocuklara ihtiyaç vardır. Çünkü çocuk insanın atasıdır. Çünkü dünyayı güzelleştirenler, iki cihanda da hem anne babalarını hem de çocuklarını mutlu edenler sevilen ve seven çocuklardır.

13
Dec
07

Sevgiden Gıdasız Çocuklar

yillarsonrabylavinia3spki2.jpg 

Sevgiden Gıdasız Çocuklar
Doç. Dr. Sefa SAYGILI

Sevgiden Gıdasız Çocuklar
Siz hiç Afrika’da açlık çeken insanları ve onların zavallı çocuklarını gördünüz mü? Ben de Afrika’ya gitmedim, ama gördüm. Gerçi çocuklar Afrikalı değildi, fakat onlardan da beterdi. Biri 5 diğeri 6 yaşlarında iki kız çocuğuydu bunlar. Gazetelerde zaman zaman resimlerini gördüğümüz açlıktan kırılan insanlara aynen benziyorlardı. Çökük yanaklar, çıkık elmacık kemikleri, yer yer dökülmüş saçlar, incelmiş dişler ve ayakta onları zor tutan çarpık bacaklar. Ve en korkuncu da, her zaman neş’eli olan çocuksu hava, yerini sanki kırkını çoktan devirmiş intibaı veren çizgili bir yüze çevirmiş. Sorulara cevap verebilmek için sadece bir iki kelime ile konuşuyorlardı. Üstelik Haseki Hastanesi’nde yatarak, bir süre serum ve vitamin tedavisi de görmüşlerdi.
Onları görüp, hikâyelerini dinleyince insanlığımdan utanmıştım. Neyse ki şimdi dinî bir hayır müessesesinin bakımı ve kontrolü altındaydılar.
Hikâyeleri şöyleydi: Esra ve Zeynep, annelerini bir hastalık sonucu kaybetmişlerdi. Babaları da bir süre sonra evlenmek zorunda kalmıştı. Sözde çocukları için evlenmişti. Hanım adayı, ısrarla, çocukları kendi çocukları gibi bağrına basacağını söylemişti. Güler yüzle ve defalarca söz veren bu canavar ruhlu kadın, evlendikten sonra sözlerinin hepsini unutmuştu. Çocuklara yapmadığı eziyet kalmıyordu. Kocası önceleri hayli itiraz etmiş, çocuklarını korumak için büyük gayret sarf etmişti. Bir süre sonra kadının usta manevraları ile o da çocuklarını suçlu ve yaramaz görmeye başlamış, giderek sessizleşmişti.
Çocuklar kendilerine ayrılan odadan çıkamıyorlardı. Üvey anne, tuvalet ihtiyaçları için sadece günün belirli saatlerinde izin veriyordu. Başka zamanlarda, isterlerse altlarına yapsınlardı. Yemek için ise çocuksu nazlanmalar ya da beğenmemek aklın alamayacağı şeylerdi. Önlerine konan birer kap yemeği yemek zorundaydılar. İtiraza hiç hakları yoktu. Ayrıca doymak zorundaydılar da. Aç kalırlarsa, bir sonraki gün doyarlardı. Gezmek ve oynamak da ne demekti? Dar imkânlarına rağmen, büyük bir fedakârlıkla (!) onlara oda bile ayırmışlardı. Odalarında ne yaparlarsa yaparlardı. Hiç bir şeye ilişmemek, ortalığı karıştırmamak şartıyla tabiî. Yoksa “düzeltmek ve temizlemek” cezasına çarptırılırlardı.
Çocuklar bu şekilde bir kaç sene geçirmişlerdi. Durumları korkunçtu. Çok sık rahatsızlandıkları için üvey anne onları evden atmanın yollarını arıyordu. Ta ki dindar bir aile olaya el koyuncaya kadar. İşin garibi üvey anne kendi çocuklarına asla ayni muameleyi yapmıyordu. Bu dindar aile, çocukları ruhî yönden eski hallerine döndürmek için neler yapılabileceğini öğrenmek için, bana gelmişlerdi.
Kendilerine bu çocukların Afrikalı aç çocuklardan daha zor bir durumda olduklarını izah ettim. Çünkü orada eksik olan sadece gıda idi. Bunlarda ise, sevgi ve güven yoksunluğu hâkimdi. Mutlaka yaşamaları gereken çocukluklarını hiç yaşamamışlardı. Şimdi ise sevgiye boğulma, yaşıtlarıyla ve oyuncaklarıyla doyasıya oynama, içlerinden geldiği gibi koşma ve nazlanma ihtiyaçlarını fazlasıyla yerine getirmeliydiler. Çocukluklarından ne kurtarabilseler kârdı. Onları himaye eden ailenin ise işi çok zordu…
Servet uçurumu
Muayenehaneme yüzünde korku ifadeleriyle bağırarak gelen ve hıçkırıklarla ağlayan yaşlı kadını hiç unutamıyorum. Hemen bir yatıştırıcı iğne yapmış, muayeneden sonra da reçetesini düzenlemiştim. Sıra ücret vermeye gelince cüzdanını açmış ve muayene parasının onda biri bile etmeyen bozuk paraları karıştırmaya başlamıştı. O, belki birkaç gün yiyeceği katıksız ekmeğin parasıydı. Onu bir ruhî rahatsızlığa iten de belki bu durumuydu. “Kalsın teyze” dedim. Dua ederek çıktı, gitti.
İçeriye iyi giyimli biri girdi. Kırk yaşlarında idi. “Doktor bey, caddeden geçiyordum, tabelânızı gördüm. Bir problemim var, onu danışmaya geldim” dedi. Anlatmaya başladı: “Ben, ihracat-ithalat işiyle uğraşan bir şirketin sahibiyim. Hamdolsun bu yıl işlerim yoğun gitti. Ancak zihnen çok yoruldum. Acaba tatili nerede ve nasıl geçirmem beni dinlendirir? Deniz kenarı demeyin zaten Boğaz’da oturuyorum.”
Kendisine yeşillik bir yerde ve iki parça halinde 10′ar günlük izin yapmasının uygun olduğunu, her gün bol bol yürüyüş yapmasının iyi geleceğini, bu arada işlerinden tam olarak uzaklaşması gerektiğini izah ettim. Kısa süre sonra muayene ücretini fazlasıyla masamın üzerine bırakarak ayrıldı.
Az bir zaman içinde, hem ülkemizdeki servet uçurumunu müşahede etmiş, hem de rızkın Allah’tan olduğuna bir kere daha iman etmiştim.

13
Dec
07

Kaybolan İnsanlığımız
Yrd. Doç. Dr. M. Doğan KARACOŞKUN

aisheruh1.jpg

Farkında mısınız, her gün daha refah içinde olacağımız bir hayata doğru gitmemize karşın, daha da yalnızlaştığımızı hissetmekte, birbirimizi sevebilme yeteneğimizi gün be gün kaybetmekteyiz. Yalnızlık demekle, çevremizde hiç insan olmaması gibi bir şey kastetmiyorum malumunuz. Çevremiz ne kadar çok insanla dolu olursa olsun, kendimizi yalnız hissetmemizden bahsediyorum. Bunaldığımız anda içten dost ve ahbap bulamama sorunumuzdan bahsediyorum. Her şeyin bir bedeli var mantığıyla insanların maddî karşılığı, yahut menfaatleri olmadan başkalarına yardım etmekten kaçınmalarından bahsediyorum. Kimsenin diğerine tahammülü yok çünkü artık. Bu hele de büyük şehirlerde artık o hale geldi ki kimse kimseyi dinlemiyor bile. Oysa hepimiz acılarımızı, sevinçlerimizi dostlarımızla paylaşmak isteriz. Sevmek ve sevilmek isteriz. Bize değer verilsin isteriz değil mi? Çok şey de değil aslında bu isteklerimiz öğle değil mi? Ama bunların kıymetini bilmedikçe, bunlar hayatımızdan kayboluyor. Bakın size ünlü psikiyatrist Viktor Frankl’ın başından geçen şu olayı nakletmek ve batı toplumlarında refah düzeyinin yükselmesine karşın, gittikçe yalnızlaşan zavallı insanının gerçekte hepimizin temel bir ihtiyacını nasıl yaşadığını göstermek istiyorum:
“Saat gecenin üçüdür. Frankl’ın telefonu çalar. Telefonun diğer ucunda intihar etmek üzere olan bir kadın vardır: ‘intihar etmeye karar verdim, ama ölmeden önce bir psikoterapist olarak sizin ne diyeceğinizi merak ettim’ der. Telefon konuşması yarım saat kadar sürer. Frankl, her türlü yöntemi deneyerek onu intihardan vaz geçirir. Kadın intihar etmeyeceğine ve Frankl’ı ziyarete geleceğine söz verir. Sözünü tutar ve bir gün Frankl’ın yanına gelir. Sohbet ederler. Sohbetleri sırasında Frankl, kadının kendisinin onu ikna etmek için yaptığı konuşmalardan dolayı değil de, başka bir sebeple intihardan vazgeçtiğini anlar. Bu sebep nedir biliyor musunuz? Gecenin saat üçünde uyandırılmasına rağmen sabırla onu dinleyen ve onunla konuşan birisinin de var olduğunu bilmektir sadece. Dolayısıyla bu dünyanın yaşamaya değeceğini düşünerek intihardan vazgeçmiştir kadın.”
İşte bu kadar basit gözüken bir davranış, gerçekte ne kadar önemli, görüyorsunuz değil mi? Batı dünyasında böyle de, bizde çok mu farklı? Bugün bizde de dostluk, fedakârlık, akrabalık, komşuluk, misafirlik, insana makam ve parası olduğu için değil, sadece insan olduğu için değer verme, karşılıksız sevgi gibi kavram ve konular gittikçe bir masalda geçen Kaf Dağı ve Anka Kuşu gibi ütopya olmaya başladı farkındaysanız. Hayatta en büyük amacımız ve değerimiz, daha fazla şeye sahip olmakla sınırlandı maalesef. Kazançlarımız, aldığımız ev ve arabalar, ev eşyaları, biriktirdiğimiz paralar. Ya kaybettiklerimiz? İnsanlığımız adına kaybettiğimiz neler var düşünsenize. Bu değerlerin hangisi parayla alınıp satılabilir? Dostluğun maddi değeri nedir söyler misiniz? Ya sevginin? Kardeşi için organını bağışlayan insanın bu davranışı kaç lira eder söyleyebilir misiniz? Ya dini, imanı, namusu ve vatanı için can veren kişi akılsız ve aptal mıdır bu düşüncede? Bu tür davranışlar hangi parayla ölçülür bunu bilenimiz olduğunu hiç sanmıyorum. Çağdaş bir psikoloğun ifadesiyle cenneti bile ancak devasa bir süper market olarak düşünen günümüz insanlarının kafasında her hangi bir kutsalın manevî fonksiyonu ne olabilir ki?
Bütün bu anlattıklarımla çizdiğim bu karamsar tablo sizleri ümitsizliğe sevk etmesin. Doğru olan umudu kaybetmek değil, nereden nereye geldiğimizi doğru okuyarak, hiç birimizin de memnun olmadığımız davranışlarımızın nedenlerini anlamaya çalışmak ve doğru davranışlar için çaba harcamaktır.
O halde kendimizle yüzleşmek için daha ne bekliyoruz. İçimize dönelim, insanlığımızı yeniden keşfedelim ve “yeniden doğuş” için düğmeye basalım. Kaybolan insanlığımız bulunamayacak kadar uzağımızda değil.
O halde haydi buyrun insanlık keşfine ! Buyrun içimize yapacağımız yolculuğa ! Yolunuz ve yolumuz açık olsun !

13
Dec
07

Çalışan Annenin Çocuğu

1124063687a5515op.jpg

Çalışan Annenin Çocuğu
Doç. Dr. Sefa SAYGILI

Annenin çalışması, çocuğun ruh sağlığını çeşitli faktörlere bağlı olarak etkiler. Dönem dönem ele alarak inceleyelim.
Süt çocuğu
Doğumdan sonraki ilk yılda, çocuğun ilgi ve şefkat ihtiyacı, anne sütü, her hafta aldığı kilolar kadar önemlidir. Çünkü bu dönemde bebek, yalnız olmadığı­nı, etrafında güvenebileceği, sevildiğine ait hislerin ilk inançlarını filizlendirebileceği kimsenin olduğunu öğre­necektir. Ayrıca 4-5 saat aralarla aldığı süt, anne ile bebek arasındaki sevgi birliğini güçlendirmektedir.
Bu dönemdeki sevgi ve ilgi eksikliği, ömür boyun­ca doldurulamaz ve birçok belirti ve hastalıkların orta­ya çıkmasına sebep olur. Yani ruh sağlığının temeli bu yaşta atılır.
Annenin ev dışında çalışmasından dolayı çocu­ğundan uzak kalması, çocuğun ruhi gelişmesini aksa­tabilir. Çünkü çalışan anne genellikle yorgundur, ev iş­lerini halletmesi de gerektiğinden çocuğuna yeterince vakit ayıramaz. Oysa çocuğun ihtimam ve ilgiye ihtiya­cı vardır. Başıboş ve disiplinsiz bırakılan çocuk kendi­ni yalnız hisseder, ihtiyaç duyduğu anne-çocuk ilişkile­rini geliştiremez. Bu durum çocuğun gelişmesine kötü tesirde bulunacaktır. Çünkü, başlangıçta çocuk herşeyi anne yoluyla öğrenir. Anne çocuğu, çocuk anneyi et­kiler.
1-3 Yaş çocuğu
Bu yaşlarda çocuk, serbestleşmeye başlamıştır. Tuvalet terbiyesini almasının yanı sıra konuşmaya ve yürümeye de vakit gelmiştir.
Bu dönemde, çok hareketli olduğundan zarar ve yanlış bilmeden davranışlarda bulunur. Bu yüzden an­nesine ihtiyacı büyüktür. Annesinin sözleriyle, engelle­meleriyle, sevgisiyle bunların doğru olanını öğrenir.
Çalışan anne ve çocuğu için zorluk büyüktür.
Oyun çocuğu
3-6 yaşlardır. Konuşkan, hareketli ve hayat dolu­dur. Devamlı sual sorar. Bu dönemin belirgin özelliği, anne-babayı taklit ve onlara benzeme çabasıdır. Bu yüzden anne ile yeterince beraber olmamasının zararı­nı çeker.
Ayrıca cinsel kimliğin oluştuğu dönemdir. Erkek çocuk babayı, kız çocuk anneyi taklit ederek cinsiyet­lerini öğrenirler. Annenin çalışması ile erkek-kadın rol­lerinde bir değişme olursa, çocukta cinsiyet bozukluk­ları oluşabilir.
İlkokul dönemi
Özellikle öğrenim hayatının ilk yılında, aileden ko­pup başka ortama atıldığı için çocuğun ders yaparken yardım ve kontrole, hiç değilse destek ve ilgiye ihtiyacı vardır. Ayrıca, çocuk okul dönüşü dertleşebileceği okulda olanları anlatabileceği, birini arar. Bu dönemde çocuk şefkat gösterileri kadar, annesinin okul durumu ile ilgilenmesini bekler. Bu ilgi çocukta başarılı olma arzu ve çabasını artırır, aksi halde başarı düşer.
Annesi çalışan ve çalışmayan çocukların başarı durumu kıyaslandığında, ikincilerin daha başarılı ol­dukları görülmüştür. Ayrıca anneleri çalışan çocuklar, okulda daha silik ve çekingen davranmaktadırlar. Bu­nun sebebi annenin çalışmasının meydana getirdiği vakitsizlik, ilgisizlik, yorgunluk gibi durumlardır. Ço­ğunluğu okul dönüşü kendilerini karşılayan, dertlerini dinleyen, okul durumunu merak eden bir anneden mahrumdurlar.
Çocuk ağlıyorsa
Çocuk yalnızca mutsuz olduğu için ağlar. Ağladı­ğında yanına gidip, onu neyin rahatsız ettiğini bulma­ya ve rahatlatmaya çalışmak lâzımdır. Yoksa güven duygusu gelişmez.
Bebek 6 aylıktan sonra, zaman zaman yalnızca bir kimsenin yanında olup olmadığını anlamak ihtiyacını gidermek için ağlar. Önceleri kendini emniyette hisset­mek için annesinin kucağına alınmak isteyen bebek, sonraları onu sadece görmekle yetinebilir. Daha sonra ise, arada bir annesinin yakınlarında olup olmadığını kontrol etmekle iktifa edecektir.
Annenin çalışmasının bir tehlikesi de buradadır.
Disiplin
Çocuk için disiplinin çok önemli ve vazgeçilmez ol­duğu, bugün herkesin birleştirdiği bu konudur. Çocuk yanlış davrandığında ikaz edilecek, doğru yaptığında sevgi ve ilgi ile ödüllendirilecektir.
Çocuk annesinden ilgi, şefkat, destek ve teşvik bekler. Çocuğun bu beklentilerinden haberdar olan çalışan anneler, ev ve iş kadınlığının yanı sıra annelik görevlerini aksatmamak için büyük çaba harcarlar. Bu çaba bazılarında gerginlik ve suçluluk duygusu meydana getirir. Bu anneler çalıştıkları için çocuklarını ihmal ettiklerini düşünerek kendilerini suçlarlar. Bir kısmı, bu duygudan kurtulmak için, çocuklarına ılımlı bir disiplin uygularlar. Bazıları ise çocuklarının üzerine aşırı derecede düşerler, onu gereğinden fazla korurlar. Evde kendisine hiçbir iş yaptırmazlar, hatta çocuğun yapabileceği işleri bile kendileri görürler. Annenin bu tutumu bazı hallerde çocuğun aşırı hassas, bağımlı ve çekingen olmasına yol açar. Bazı hallerde de şımarık, asi ve dik başlı olmasına sebep olur.
Çalışan bazı anneler de, çalışmasını sık sık çocuğun başına kakarak, ona hoşgörülü davranmaz ve yaşının üstünde olgunluk bekler. Böyle çocuklar da iddiacı olurlar ve annelerine karşı zaman zaman düşmanca tutumlara varan küskünlüklerde bulunurlar.
Bu arada anneleri çalışan çocuklar hastalandıklarında anneleriyle daha fazla olabildiklerini sezer. Hiçbir anne, işi ne kadar önemli olursa olsun, çocuğunun hastalığına kayıtsız kalamaz. Bu sebepten ötürü de çocuk, annesinin kendisiyle daha fazla ilgilenmesini sağlamak amacıyla ikinci derecede hastalık belirtilerini geliştirmeye çalışabilirler.

13
Dec
07

Depresyondan Korunmanın Yolları

Depresyondan Korunmanın Yolları
Doç. Dr. Sefa SAYGILI

10.jpg

Depresyon; düşüncelerimizi, inanışlarımızı, duygularımızı ve tutumlarımızı da etkileyen bir rahatsızlıktır. Bu yüzden dünyaya ve problemlere bakış açımızı değiştirmemiz, korunmada önemli bir yer tutar.
İyimser Olalım
Yarısı dolu olan bardağa “ne kötü, yarısı boş” demek yerine “ne güzel, yarısında su var” demeliyiz, demesini öğrenmeliyiz. Çünkü kö­tümser olmak depresyona yatkınlık sağlar.
• Düşüncelerimizi tartalım, değerlendirelim ve olumsuz olanları olumlularla değiştirelim.
• Kötü durumların geçici olduğunu bilelim. Kötü hava şartları nasıl ki zamanla düzelecek, sosyal olayları da aynen bunun gibi görelim. Eskilerin dediği gibi, “bu da geçer yahu!”diyebilelim.
• Bir şeyler kötü gittiğinde hemen kendimizi suçlamayalım. Eşimiz, arkadaşımız veya amirimiz keyifsiz ise bunun bizden dolayı olduğunu düşünmeyelim. “Bir dertleri vardır herhalde” diyelim.
• Olumsuz düşüncelere kapılmadan önce, “acaba aşırı bir tepki mi veriyorum” diye kendimize soralım.
• Geleceğe ait endişelere önem vermeyelim. Birçoğu asla gerçekleşmeyecek hayallerin etrafında dönüp durmayalım. Yaşamakta olduğumuz zamana konsantre olalım.
Hayata karşı olumlu bakış açısı olanlar daha az stresli, rekabete karşı hazırlıklı ve daha sağlıklı olurlar.
Öfkemizi Kontrol Edelim
Kızmak ve öfkelenmek doğaldır, ancak kızgınlığı sürekli hale getirmek veya ani öfke patlamaları yaşamak sağlıklı değildir. Kontrolsüz öfke, birçok yönden kişiyi yaralayabilir.
Öfkelendiğimizde sakinleşmek için kendimize zaman tanıyalım. Sakinleşene kadar ortamdan uzaklaşalım veya pozisyonumuzu değiştirelim (oturuyorsak ayağa kalkalım) ya da yüzümüzü soğuk su ile yıkayalım. Derin derin soluk alıp vermek, yalnız kalmayı tercih etmek veya başkalarıyla sohbet ederek konudan uzaklaşmak da öfkeyi yatıştırma çareleridir.
Ancak öfkelendiğimizi bizi kıran kişiye belli etmemek için içimize atmak ve bastırmak da doğru değildir. Karşımızdaki kişiye sözel olarak saldırıda bulunmak yerine kızgınlığımızı sakin bir şekilde dışavuralım. “Hakaret ediyorsun” söylemektense “bu sözlerin beni gerçekten kırıyor” demekle daha iyi sonuç alınır. Veya “yalan söylüyorsun” yerine “bu söylediğin doğru değil” demelidir.
Kızgınlığımızı içimizden boşaltalım. Kızgınlık uyandıran mantıksız düşünceleri ayıklayalım ve bunları zihnimizden uzaklaştıralım. “Bu korkunç, her şey berbat oldu” demektense, “gerçekten bu durum insanı kızdırıyor, ama dünyanın sonu değil ya…” diyerek kendimizi rahatlatalım.
Kısacası haklı öfkemizi ifade ederken kararlı olalım, saldırgan değil. Öfkemizi sağlıklı yollarla boşaltalım, içimize atıp biriktirmeyelim. Bastırılmış öfke, uzun vadede ciddi sağlık sorunlarına yol açar. Başağrısı, gastrit ve hatta ülser, bağırsak hastalıkları ve başka sistem bozuklukları ortaya çıkar. “Beni insanların içinde küçük düşürdüğün için sana kızgınım. ”Bu basit ve kararlı bir ifadedir, hedefe yöneliktir. Halbuki, “ne kadar sahte, ne kadar zayıf, ne kadar ikiyüzlüsün!” demek yanlıştır. Böyle kızgınlık ve saldırganlık halleri hem karşımızdaki kişinin düşmanlık oklarını bize çevirir hem de sürekli öfke, düşmanca duygular ve kızgınlık, sağlığımızı tahrip eder.
Bağışlayıcı Olalım, Kin Tutmayalım
Bizi inciten veya hata yapan kişilere karşı küskünlüğümüzü sürdürmek, öfkemizi daha da artırabilir. Öfke devamlı hale geldikçe de yüksek tansiyon ve kalp hastalığı başta olmak üzere psikosomatik hastalıklara yakalanma riski artar.
Bağışlamak, öncelikle bağışlamama durumunun oluşturduğu stresi azaltır. Bağışlamama halinde acı, öfke, düşmanlık, nefret ve korku (yeniden aşağılanma veya acı çekme korkusu) gibi duygular birbirine karışır. Bunlar da fizyolojik olumsuz birtakım sonuçlara yol açar. Sözgelimi tansiyon yükselir, hormonal değişiklikler yaşanır, kalp hastalıkları ortaya çıkabilir.
Bağışlayıcı olmaya çalışalım. Bizi inciten birini affetmek zor olabilir. Ancak bağışlamak; yapılanı unutmak, inkar etmek, göz yummak veya uzlaşma sağlamak anlamına gelmez. Burada olumsuz duyguların bizi tüketmesine engel olmalıyız.
İntikam peşinde koşmayı bırakarak bağışlamayı başarabilenler, acı ve sıkıntılardan kurtulmuş olur. Sosyal ilişkileri daha güçlenir. Böyle kişiler daha sağlıklıdır.
“Çok şükür ahiret var, ilahi adalet var” diyelim. Kin ve intikam duygularıyla kendimizi yıpratmayalım.

13
Dec
07

“Ben Ne Doğuluyum Ne Batılı…Güneşim Ben”

“Ben Ne Doğuluyum Ne Batılı…Güneşim Ben”
Sadık YALSIZUÇANLAR

husupf8.jpg

Tanpınar’ın ifadesiyle, ‘ihtiyar Şark’ın en büyük şairi’ olan Mevlâna Celaleddin Rûmi’nin Mesnevi-i Şerif’inin, Süleyman Nahifi tarafından manzum olarak yapılmış çevirisi okurla tekrar buluştu.
Yıllar önce Sönmez Neşriyat’ça yayınlanmıştı lakin hak ettiği ilgiyi devşirememişti.
1990 haccında Tünel faciasında yitirdiğimiz Divan Edebiyatı hocası Prof. Dr. Amil Çelebioğlu’nca çeviriyazımı ve sadeleştirilmesi yapılan eser, tek cilt halinde Timaş Yayınları tarafından okura sunuldu ve kısa sürede ‘çok satanlar’ listesinin üst sırasına yerleşti.
İrfani geleneğin temel kaynaklarından olan bu derinlikli eserin popülist kitaplar gibi çok satması şaşırtıcı görünebilir. Doğrudur da, ne var ki, ‘ben ne Doğuluyum ne Batılı, güneşim ben, güneş ne Doğuludur zira ne Batılı…ben sultanların aradığı sultanım’ diyen Rûmi sadece ülkemizde değil, başta ABD olmak üzere, dünyanın dört bir yanında nicedir ‘çok satanlar’ listesinden düşmüyor.
Zihinsel ve manevî bakımdan çölleşen modern dünyaya bir nisan yağmuru gibi inen Rûmi’nin eserleri, geleneksel edebiyatımızın doğasına uygun olarak çok katlı bir dil ve anlam dünyasına sahip. Bu niteliğiyle yediden yetmişe herkese ve her kesime seslenebiliyor. Dalan herkes, o denizden kendince bir inci çıkarabiliyor.
Timaş’ın yayınladığı nüsha, hem Mevlevi ve hem de Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan’dan sonra Divan ve Tekke-Tasavvuf edebiyat geleneğimizin en yetkin uzmanlarından biri olan Amil Çelebioğlu hocanın titizlik imbiğinden geçmiş, sağlıklı bir kaynak niteliğinde. Bu yönüyle hem konuya uzmanlık düzeyinde ilgi duyanlar hem de sıradan okur açısından doğru bir adres.
Hz. Mevlâna’yı okumak, Guenonyen anlamda ‘tradition/gelenek’ algı ve birikimi olmaksızın yeterince verimli olmayabiliyor. Nitekim Mesnevi-i Şerif türünden eserlere yüzlerce şerh yazılmış olması bunu ima ediyor. Modern zamanların kalbi yaralı ve zihni örselenmiş insanları olarak, irfanî geleneğimizin kaynaklarını okuma konusunda ciddi engellerle karşı karşıyayız. Bunun ötesinde, irfanî ve hikemî eserlerin okunmasında şöyle bir sorunla da yüzyüzeyiz : Bu eserler, müelliflerinin manevî deneyimleri olduğundan, bizim onları sözgelimi modern anlatılar gibi ‘okuyup’ anlamamız ve yararlanmamız hayli güç.
Büyük bilgelerin eserleri yaşamlarıdır aynı zamanda. Wıttgenstein’ın ifadesiyle söylersek, onlarda, ‘sözcükler eylemlerdir.’ Söz konusu Mevlâna olacaksa, O’nun sırları ve hakikati büyük oranda Mesnevi’de aranmalıdır. Mesnevi ise, şerhsiz ve kılavuzsuz okunursa yine de yarar verir ama, bu kavrayış daima eksiktir, hatta yer yer yanlıştır.
Mesnevi’nin tümü, ilk onsekiz beyitte saklıdır. İlk onsekiz beytin sırrı ilk beyittedir. İlk beytin gizi ise, be harfindedir, be harfi ise altındaki noktada gizlidir. ‘Kutsal Kitap Fatiha’da, Fatiha Besmele’de, Besmele be harfinde, be harfi ise ayırt edici bir noktada gizlidir, işte ben, o ayırt edici noktayım.’ Bu rivayet, Mesnevi’ye nüfuz edebilme açısından bir anahtar işlevi görür.
Bursevî şerhinden öğreniyoruz ki, Mesnevi’de, şikayet, hikayet’ten önce gelmektedir :
“Yarılmış gönlüme senden ulaşan her ney oluğu, kabrimin başında inleyen ney olur. Ben, canın canından şikayet ediyorum, fakat şikayetçi değilim, sadece rivayet (hikayet) ediyorum. O canın dudağından uzakta inleyen bir ney’dir. Dinle neyden hikayet ediyor, o şeker gibi dudaktan ayrı kalmış, ayrılıklardan şikayet ediyor…Ben, be’nin altındaki noktayım…Cümle mana bir imiş, bunca tekrar nedir…Her şey benimle ayakta durur (veted, sütun, insan-ı kamil)…’ Bursevî be’nin sırlarını açıklarken şu şerhleri düşüyor :
Besmeleye uygunluğu. Tevbe suresi, besmelesiz inmiştir lakin be ile başlar.
‘Bişnev…’le başlaması, bu anlamda Mesnevi-i Şerif’in besmeleye uygun biçimde ve adeta besmeleyle başladığı anlamına gelir.
O’nunla, O’nun adına ve O’na başlamak…Ve ‘Bişnev…’ nun ile biter, ‘ben, be’nin altındaki noktayım sırrı gerçekleşir. Toplayıcı nun, kitabın anasıdır. Kitabın aslı varlıktır., ‘Alan bir kıldan alır’ ancak. ‘Her şey, benimle ayakta durur.’ Varolanlar, içkinlikleriyle kaimdir, her şey O’nun elindedir. Be, başlangıca ve o başlangıcın Mesnevi olduğuna işarettir, be’nin sayısal değeri 2’dir, bu bakımdan anlamlıdır.
Bir, elif’tir, be, ikincidir.
Elif, yani 1, Birliğin imgesidir. Allah, tecelli âleminde birdir, tecellinin olmadığı gayb âlemlerinde, tek’tir.
Be, Latif isminden doğar. Mesnevi, Latif olan Bari isminin tecellisidir. Ruhun lütfu olmadıkça, hakikatlerin dünyasına girmek imkansızdır.
Be, yaratılışın belirmesine işarettir. İnsan, başlangıçta, elif biçimindedir. Mesnevi, görünen ve görünmeyen âlemlerin sırlarına ilişkin olduğundan, be, elif’e öncelenmiş, ondan önce gelmiştir. Be kelimesinde, bu yüzden elif be’ye tabidir. ‘Evvel olan evveldir’ sırrınca, be, öne alınmıştır.
Be’nin altındaki birlik noktası, Allah’ın öncesizlik düzeyindeki belirlenimine işarettir. İnsanın sırrı buradan gelir. Bişnev’deki ikinci nokta (ş’deki), Yaratıcı’nın sıfatlarının belirmesine işarettir. Hz. Ali’den de naklen, ‘be’nin altındaki noktayım’ ifadesindeki sır, insanın halife oluşuna, hilafetinin başlangıcına ve vahyin kapsamına işarettir. Ruhların nakışları, cisimlerin suretleri, doğal unsurlar, İlahi Hakikat’ten doğmuş ve yansımıştır. Bu sonsuz çokluk, o sınırsız birlik’ten gelir. Be’nin noktası tekrarlanınca te ve se olur. Bu belirmedeki artış, be’nin birliğine engel olmaz. Bu sırdandır ki, ‘herşeyde O’nun için bir delil vardır. Bu delil, O’nun bir olduğuna işaret etmektedir.’
Be, elif’e göre kırık çizgidir. Bu, alçak gönüllülük dolayısıyla da yücelme nedenidir. ‘Allah için tevazu gösterenin, Allah derecesini yükseltir’
Be, Arapça ve Farsça’da bitiştirme ve kavuşturma işlevi görür. Be ile başlaması, Mesnevi’nin aslolana ve sılaya kavuşturma işlevini ima eder.
Be, amil harftir, imal ettiğini kendisi gibi çoğaltır. Be’nin durumu, Bilge’nin haline benzer.
Be, Mevlâna’nın doğum yerine, Belh’e işarettir.
Berr adını ima eder.
Bahr (deniz) demektir ki, Mesnevi, kıyısız bir denizdir.
Be, bidayet’in de yani başlangıcın da ilk harfidir.
Demek ki Mesnevi’nin de Mevlâna’nın da, geleneksel/bilgelik edebiyatımızın da bütün çabası, be’nin altındaki noktanın açılımı olarak okunabilir.
‘İlim bir nokta idi onu bilgisizler çoğalttı’ sözü, bunu ifade eder.
Meyhane ve yüz sembolizmi de, hat sanatımız da aslında ‘nokta’ çevresinde dönüp durur.
Bursevî’den nakletmeye çalıştığım bu notlardan da anlaşılacağı üzere, Mevlâna’nın gerçekliği Mesnevi’dedir. O, dikkatle okunmadan ve anlaşılmadan gerçek anlamda bir Mevlâna veya Mevlevilik filmi çekmek, bir anlatı yazmak, bir roman, öykü veya tiyatro yapıtı ortaya koymak imkansızdır.
Böylesi bir bakış açısı ve yaklaşımdan uzak, sığ, akılcı, tarihsel, sosyolojik vs. bakış açıları o ‘kıyısız deniz’i gerçek anlamda anlatmaktan uzak olacaktır.
Mevlâna’yı ve onun bilgelik sırlarını ancak, onun eşiğinde bekleyenler anlayabilir.
Bu anlayışa uygun bir yayın olarak Çelebioğlu’nun Mesnevi-i Şerif’i, gerek entelektüel gerekse yayın dünyamız açısından değerli bir kazanım olarak görülmelidir.




@Hakkımda…@

İlahiaşk Cangüneşi

Son nefes Şeb-i aruz inşaALLAH,

Biz Mevlamızın AŞK HAMALLARIYIZ

Tek derdimiz Mevlamıza hakiki kullardan olabilmek,saygılarımla...

Web sayfama hoşgeldiniz, saygıdeğer ziyaretçilerim...

 

Aralık 2007
M T W T F S S
« Nov   Jan »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Blog İstatistiklerim...@

  • 316,610 hits

@İHH…@

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!



  • İSTANBUL

    Feedjit

    @Kategorilerim…@