'AŞK' kategorisi için arşiv

13
Apr

***…Aşkın Kanunu…***

***…Aşkın Kanunu…***

***…Aşkın Kanunu…***

Aşkın adına ‘hizmet’ diyenlere

ithaftır!

Aşka dair bütün sözler taze, yazılanların hepsi de yenidir aslında. Her bir aşk cümlesinde yeni açmış bir gülün kokusu, bir papatyanın rengi vardır. Bir de az önce vücut bulmuş, az sonra da hayata veda edecek bir kelebeğin deseni gizlidir o cümlede. “Nicelerini gördüm, taklitten öteye geçemediler” diye itiraz etme hemen. Onların taklitleri bile aşkla okunur, iştiyakla dinlenilir. Eğer birkaç dakikan varsa gel, beraber dinleyelim. Varsın taklit olsunlar!

Ey aşka tâlip olan gönül!

Lambanın etrafında dönüp dolaşan ve içindeki ateşten haberler bekleyen pervaneye ne kadar çok benziyorsun! Sorular sorup duruyorsun fasılasız: Aşk nedir? Aşkın kanunu var mıdır? Aşık kimdir? Ben aşık mıyım? Aşıksam aşkımı nasıl anlatabilirim? Hem anlatmalı mıyım? Değilsem nasıl aşık olabilirim?.. Ve daha yüzlercesi soruların. Ne var ki düşenler ateşe, ondan hiç haber vermiyorlar. Haber verenler de ateşten, doğrusu pek bir şey bilmiyorlar. Tabiî sen soruyorsun, fakat elin boş; durmadan dönüyorsun.
Aşk hakkında bu işin erlerinden birkaç cümleyi sana okumama izin ver. Bütün aşkların ötesinde, en yüce ve hakîki aşkı tarif ederken bir kutlu “O ezel ve ebed Sultanı’na karşı duyulan kalbî alâka ve muhabbettir” diyor, “Asıl aşk kendini tamamen maşûkuna vermendir ki, o zaman senin varlığın aradan çekilir ve tamamen yok olursun” diyor bir başkası. Aşıklardan bir diğeri şöyle diyor, aşkı tarif ederken: “Aşk, bir şeye bütünüyle kendini vermen, sonra da o şeyi canına, malına tercih edip, ona gizli ve açık her durumda sadakatini ispat etmen, sonra da ona karşı kusur ettiğini anlamandır.”

Aşk Talibi!
Şu sözleri duyunca niçin birkaç adım geriye çekildin, ürperdin ve titremeye başladın hemen? Korkarım ki, aşkı sen de yanlış anlamışsın. Onu kanunsuz zannedip, kolay sanmışsın. Aldanmışsın. Fakat dönüp gitme! Vazgeçme! Biraz daha dinle aşk talibi, ümitlerini söndürme.. ümitlerimi söndürme.. bir kere de sen hayal kırıklığına uğratma beni!
Aşk meydanında söylenmiş sözlerin en güzellerini şüphesiz şairler söylemişlerdir. Ve şiirlerin en güzelleri aşk hakkında söylenenlerdir. Aşkın zorluğundan nasıl haber veriyor şair, gel, beraber kulak verelim:
“Bir demir dağı delip boynuna almak gibidir
Her kişi aşık olurdu eğer âsân olsa.” (Taşlıcalı Yahya)
Anlaşılan o ki, her şeyden önce bu işin zorlardan daha zor olduğunu kabullenmen gerekecek. O halde gel biraz daha konuşalım:
Eğer Dost’un rızasını istiyorsan, nefsin hevasını terketmelisin. Ve masiva bütünüyle silinip gitmeli gözünden. Cânân derdine düşmüşsen eğer, can derdinden ve benlik davasından vazgeçmelisin. Anladın ve biliyorsun ki, iki kıble var; biri Hak diğeri bâtıl: Hüdâ ve hevâ. İlla ki, birini seçmelisin. Dost’un yolunda malını, canını, her şeyini vermeyi en büyük saadet bilmelisin. Kim bilir aşıkların en mümeyyiz vasfı belki de söz sahibinin dediği gibidir: “Gerçek aşıklar, ne servet ü sâman ne de şöhret ü nam peşindedirler.” Hem aşık maşukuna sürekli mektuplar göndermekle meşgulken ve bir cevap, bir kapı aralanması beklerken başka neye vakit bulabilir, ne ile meşgul olabilir ki!?

“Masivaya meyleden aşık Hüda’dan dûr olur,
Defter-i uşşakta onun namı nâ-malûm olur” diyor Fuzûlî ve yine o konuşturuyor gönül nağmelerini:

“Ya Rab! Bana cism ü can gerekmez
Cânan yok ise cihan gerekmez.”

Evet, aşk bir sarmaşık gibi sarıyor kalbi, ruhu ve bütün ufku kaplıyor. Böylece aşığı başka her şeyden müstağnî kılıyor; aşığın en seçkin vasfı da ‘adanmışlık’ oluyor. Aşka adanmışlık, aşkın lüzumuna adanmışlık. Zaten denizdeki balığın o deryaya nisbetle benlik davasına girişmesi sana da komik gelmez mi? Peki ateşin içinde eriyen demir, ateş değil de ya nedir? Hayatını bütünüyle aşka adamış, mustarip şairin kırık mızrabından bütün bir cihana yayılan şu nağmeler bizim gönüllerimizde de en müstesna yerlerine otursunlar:

“Ey aşk, artık anladım meğer sen her şeymişsin
Hem öldüren bir zehir, hem dirilten bir iksir;
Allah’a götüren yollarda dirilten sesin,
Diriliş üflemekte ölü ruhlara bir bir…” (M.F.Gülen)

Sûfî şair Niyazi-i Mısri’nin şu beyti de hemen hemen aynı nağmeyi terennüm eder:

“Ey gönül gel gayrıdan geç, aşka eyle iktida
Zümre ehl-i hakikat ânı kılmış mukteda.”
Evet, gerçek aşıklar biricik Maşûk’a, sadece O’na, ellerindeki her şeyi öylesine feda ederler ki, ruhlarını ölüm meleğine bile teslim etmek istemezler:
“Vermem sana çek benden elin ey Melekü’l-mevt,
Cânânıma nezreylediğim cana dokunma!” (Aşık Ömer Konevî)
Aşk yolcusu! Eğer bir kere açmışsan gözünü Dost’a; artık gözün ayrılmamalı O’ndan ve kaymamalı başkasına. Yoksa aşık olamazsın ve hiçbir zaman da aşkı bulamazsın. Zira bilirsin ki, ancak arayanlar ve arayışlarında gayet derecede ciddi olanlar aradıklarını bulabilirler. Yola sabah erken koyulmayıp da menzile ulaşan herhangi birisini gösterebilmek ne mümkün! Zaten öteden beri de hep öyle olagelmiş değil midir? O yolun yolcularından birisi “Ben bulacağımı tam altmış sene aradıktan sonra buldum” demiyor mu? Hem asıl ve önemli olan er ya da geç ama mutlaka bulmaksa, o yolda harcanmış senelerin ve feda edilmiş bilumum azm ü cehdlerin ne ehemmiyeti kalır ki!

 

Aşk Tâlibi!
Bu yolda aklınla hareket etmeye de kalkışma sakın. Mantığını devreye sokma. ”İlmim, amelim” deme. Hani demiştik ya şairler söylemiştir sözlerin en güzellerini. Kulak ver ve dinle:
“Bir dil olursa aşk ile şûride cihan,
Akl ile aşinalığı artık muhal olur.” ( Nakiye Şerife Hanım)
Aşk konuşuyorsa bir mecliste akla bir köşede oturup sessizce dinlemek düşer. Hz. Mevlânâ da gönlünün içini “aklı sat, aşkı satın al” diyerek dökmeye çalışıyordu. Fuzûlî’ye bir kez daha söz verelim ve o enfes beyanı bir kere daha şereflendirsin kulaklarımızı:
“Aşk imiş her ne var alemde,
İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak.”
Evet, aşk eline alınca mızrabı ve başlayınca söylemeye içten ve samimi, herşey susuyor ve bayrağı ona teslim ediyor.

Ey Gönül!
Şöyle-böyle birşeyler hissetmeye, duymaya başladığını düşünüyorsan şayet, daha konuşacak başka şeylerimiz de var demektir. Hem de önemli şeyler…
Başta aşık olduğunu zannedip gururlanman ne kadar yanlışsa, şimdi aşkından bahisler açman da bir o kadar yanlış oluyor. Söylemek istediğim, herkes seni her zaman sükût içerisinde ve münzevî görmeli; sen de göründüğün gibi olmalı ve hep öyle kalmalısın. Ateşe yeni atılan odun parçaları ne kadar çok ses çıkarırlar, bilirsin. Halbuki onlar henüz tutuşmamıştır bile. Kor haline gelmişlerse, içten içe, cayır cayır yanarlar ve hiç sesleri çıkmaz. Sen ikinciler gibi ol ve bil ki; aşığın sinesinde nice mağmalar köpürür durur ve o sinede nice cevherler gizlidir ama o hiç hissettirmez. Onun susması olmadığından ve bilmediğinden değil, sadece edebindendir.
“Aşk-ı Cânân ile mamûre-i alemdir dili,
Gerçi bîderd olanlar onu virane sanır.” (Adnî) mısralarında şair, aşığın derinliğini ve aynı zamanda mukassîliğini ne güzel dile getirmiştir!

Gönül!
Bu yolun şakaya tahammülü olmadığını, vefa ve çile yolu olduğunu, bir kor gibi yanmak fakat hiç ses çıkarmamak gerektiğini herhalde idrak etmiş bulunuyorsun. Şunu da bilmelisin ki, bu yolun en önemli kanunlarından biri de aşkı, cana şifa, yutulması zor, biraz da acı bir ilaç gibi yudumlamak ama hiç şikayet etmemektir. Evet, aşkta maşuka naz olur, şekva olmaz. Aşkla şikayet uyuşmaz. Sürekli ayrılık şikayetini dillendirip duran aşıklar, o dertten aldıkları hazdan öyle konuşuyorlar. Zira firkatte bitip tükenmek bilmeyen bir vuslat arzusu var ve işte o arzu aşığa hayat üflüyor, can veriyor. Nâmütenahî bir yolculuğa yetebilecek kadar can…

Ey Gönül!
Aşka sözlüklerde karşılık arama zahmetine hiç girme! Zira onlar öyle yazsa da, yazmasa da aşkı en iyi karşılayan kelime hiç şüphesiz ‘dert’tir ; belki de kendisine derman aranmayan yegâne dert. Aşk derdine derman arayan biriyle herhalde sen de hiç karşılaşmamış, öyle birini hiç duymamışsındır. Zaten biri çıkıp arasa bile hangi tabib o derde derman olabilir ki?
“Aşığım dersin belay-ı aşktan ah eyleme,
Ah edip derdinden ağyarı agah eyleme!”

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib,
Kılma derman kim helakim zehr-i dermanındadır.” diyen Fuzûlî, aşk derdinin ilacının yine aşkın kendisinde olduğunu ne güzel ifade ediyor. Evet, aşık yarasına merhem aramaz. Aslında aşığın yarası da merhem kabul etmez. Aşığın sinesindeki ateşi okyanuslar söndüremez. Onun ateşine bir nebze serinlik verecek bir şey varsa o da yine aşkın en büyük şahidi gözyaşlarıdır. Gözyaşlarından mahrum kalmış zavallı bir gönülde –ona da gönül denecekse– aşk ateşi tutuşmaz. Ve o gönlün sahibine aşık denmez.
Biz böyle konuşaduralım; bazı aşıklar da der ki, gözyaşları aşkın şahidi değil onun katilidirler. Çünkü onlar aşkı açığa vuruyor ve aşkın ‘gizlilik’ kanununu deliyorlar. Hem de aşkın ateşini söndürüyorlar. Halbuki aşık bir ömür boyu yanıp durmalıdır. Zaten aşkın bir manası da yanmaktır. Fasılasız, cayır cayır yanmak.. bir ömür boyu yanmak.
Yine de biz, hem içten içe yanan hem de gözyaşlarını içine akıtan gönül ehlini nazara alıp:
“Ol aşıka zehî aşık demezler,
Akuben gözyaşı sel olmayınca” (Muhyiddin Abdal) deyip geçelim.
Aşktan, aşıklardan bahsedince onların sığınağı geceleri zikretmemek olur mu hiç!

“Gece, sevdalı ruhların otağı,
Gece, aşıkların sırlı durağı..” (Kırık Mızrap)

Evet, aşığın en mümeyyiz vasıflarından birisi de ‘apaydınlık’ gecelere sahip olmasıdır. O, hiç kimseye açmadığı esrarını gecelere açar ve bir ömür boyu paylaşırken hüznünü, gamını onlarla, aşkını da onların koynunda besler, büyütür. Doğrusu aşık kadar sırdaş, onun kadar kadir kıymet bilen de yoktur geceler için. Aşıkların halinden de ancak geceler anlar ve aşıklarla sadece geceler hemhâl olur.
Aşk, kalabalıkların işi de değildir hani; hiçbir zaman da olmamıştır; bilakis o yalnızlığın ve ıztırabın arkadaşıdır. Gecelerin haline tercüman gam yüklü şair de, aşık olsa gerektir. Gamını şöyle döker mısralara:

“Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir,
Mübtelay-ı gama sor kim geceler kaç saat!”

……………………………………
Aşka dair bu kadar uzun konuşmak doğru muydu, bilemem? Bildiğim bir şey varsa o da aşk hakkındaki bütün sözlerin aşkın varlığından âlemi haberdar etmekten başka bir anlam taşımadığıdır. Ve onlar misilsiz, nazirsiz, Güzeller Güzeli yegâne Maşûk’a çağrıdan başka bir şey de değillerdir.
“Keşke sevdiğimi sevse kam u halk u cihan,
Sözümüz cümle heman kıssa-ı Cânân olsa!” (Yahya Bey) diyen şair ne kadar muzdarip, onun çağrısı ne kadar kutlu ve himmeti de ne kadar yücedir!

Ey aşk yolunun yolcusu olan divâne gönül!
İstersen bu hasbihâl son bulsun burada ve biz son bir adım daha atıp şöyle diyelim: Aşk için söylenmiş ve bir kelebek kadar ömür sürmesi mukadder bütün sözler boş, bütün yazılanlar da manasızdır aslında. Çünkü bu meydan sözün değil, özün konuştuğu meydandır. Allah aşkına, Mecnun’dan, Ferhat’tan, Kerem’den, Yusuf’tan geriye kaç kelime kalmıştır ki! Halbuki onların aşk vadisindeki dert, ızdırap ve çile yüklü serencamını hepimiz adım adım ezbere biliriz.

Ey gönül!
Aşk, senin de benim de ve daha nicelerinin de sevdalısı olduğumuz, hevadan Hüda’ya bir hicrettir; çok ama çok yüce, bir o kadar da derin manalar yüklü mukaddes bir hicret. Bitmek tükenmek bilmeyen, hayatını bütünüyle senden alıp kendi zimmetine geçiren, çile ve derdin vatanına yani seni sabrın en zor olanına mecbur eden nâmütenahî bir yolculuktur o. Kendi ayrı, vuslatı ayrı bir yolculuk. Biz bu yolun yolcularına müjdeler olsun diyelim ve Fuzuli’nin dilinden münacatımızı burada bir kez daha tekrar edelim!
“Ya Rab! Belay-ı aşk ile kıl âşina beni,
Bir dem belây-ı aşktan etme cüdâ beni!”

Furkan S. Yılmaz

 

 

 

13
Apr

AŞK…

 

AŞK…

yürek de damla damla akar mı böyle..

gül kokusu, gül muhabbeti, yürekten damla damla süzülür mü böylesi..

aşk, taneyi mücevher yapan,
faniyi baki yapan..
bir kainatı aşk ile dolduran Rabb’e aşk…
olmazları olduran,
kabımızı güllerle dolduran Rabb’e aşk…
bir zerreye bile akla sığmaz kanunları sığdıran,
nice fabrikalar işletip en güzel suretiyle bize sunan
Suyu Rahmet, Gülü Muhabbet eyleyen Rabb’e aşk…

Ancak aşk ile dönebilir bu dünya,
Aşk olmazsa bir elektron dahi yörüngesinde duramaz..
Su molekülleri biraraya gelemez..
Yağmur yağamaz,
Güneş doğamaz o ilahi Aşk olmasa..

Halık-ı Kerim’in “ol” emri olmasa..
Ne alem olur, ne zerre, ne katre, ne güller, ne gülistanlar
ve ne biz insanlar..

Ama “Ol” dedi Rabbim..
“Gel” dedi dünyaya..
Ve bizleri bu fani misafirhaneye misafir eyledi,
Tüm cihazatları verdi Rabbim..
Görmeye, Bilmeye, İnanmaya, İtaate, Sevgiye, Aşka ve Teslimiyete dair,
Tüm cihazlarla donattı bizi…
Halk eyledi, Rahmeyledi, nur eyledi..

Alemi melekleriyle donattı, herbirini emrimize memurlar eyledi..
Hizmetkarlarıyla doldurdu dörtbir yanımızı,
ve “en sevdiğini” gönderdi bizlere…
Nelerden nelerden nasipdar eyledi…

Mahbub-u Hakiki olan Rabbimiz, O aşk’a teveccüh ettirsin bizi
O’na sevk etsin bizi,
O’nunla eylesin bizi..

Amin….

21
Jan

Ilahi aşk

03
Jan

Vesile-i Aşk

Vesile-i Aşk

Aşk ne zaman, ne de mekân arar. İlle de mekân derseniz kalbim derim. Zaman ise; geldiği andır. . . O gelmeden hissettirir kendini, olaylarla belli eder geleceğini. Sanki geleceğini bilir gibi beklerim onu. Bir hassasiyet bir durgunluk başlar yüreğimde, fırtına öncesindeki sessizlik gibi bir sükûn kaplar etrafımı. Sanki bir şeyleri hisseder ama ne olduğunu kestiremem bir türlü. İşte o an aşk kapıdadır, içeri girmek için davet bekler benden.

Ben aşkı bilsem de O’nun kadar aşkı hiç kimse bilemez. O sevenlerin en sevenidir, çünkü aşkı yaratan O’dur. O aşkın ta kendisidir. Sevmeseydi zaten yaratmazdı beni. O, istenmeyi istemeseydi, istemeyi içime vermezdi. O sevilmeyi ister, o istenmeyi bekler. Ve yine insanla ayna tutar insana.

Aslında aynada o dur, sevgide o dur, aşk da odur. O benim kapıma gelen deli sevdamdır.

“İnsan benim sırrımdır. Ben insanın sırrıyım ”der.

Sır nedir? Aslında aşktır kâinattaki en büyük sır.

Sev der, çok sev ama en çok beni sev. Sevdirir birleştirmez, gösterir yaklaştırmaz, özletir hasret bırakır, âşık eder kavuşturmaz. Zaten kavuşsa adı aşk olmaz. Yan ama tutuşma der, tutuşacaksan sadece benim için tutuş.

Bir baş eğmezliktir insanın hayata karşı hırçınlığı. Ve kendini bildiği andan itibaren aşkı arar. Kâinattaki her şey onu arayıştır aslında, onu keşfetmek üzere programlanmıştır hayat.

Her şeye rağmen AŞK tektir.

Gecelerce yıldızların parıltısını seyredersiniz, ne güzel, ne ulaşılmazdır onların ışığı. Ama onlarda güneşten alırlar parlaklıklarını. Güneşi seyredemezsiniz gözleriniz kamaşır.

Gaye-i ışıktır güneş, vesile-i ışıktır yıldızlar, güneşi yansıtırlar.Vesile-i aşktır insan, gaye-i aşktır ALLAH

Ve perde-i aşktır insanı sevmek. İnsanla perdeler kendini hasret bırakır, özletir, göstermez.

Aşk-ı dünyevidir insan ve Aşk-ı uhrevidir ALLAH .

O kulunun kalbine nazar etmeye görsün, kıvılcımı yaktı mı artık hiç kurtuluşunuz yoktur. O yarattığı kulunu sevdirerek yaklaştırır kendine. Sevgilinin zatında aslında kendi nuru vardır. Seven O’nu sever, isteyen O’nu ister, özleyen O’nu özler. Peşinden koştuğumuz da O, kavuşmak istediğimizde O, sarılmak istediğimizde O’dur.

AŞK; tekdir. Aslında en büyük lütuftur bu kulunun kalbine koyduğu ateş.

“Her göz etmez fark, İşitmez her kulak,

Saklı olmaz birbirinden CAN ve TEN


Canı görmek için izin yok ki bil ki sen


Bir ateştir, yel değildir ney sesi;

Kim ki ateşsizdir; Yok olsun böylesi ” der Mevlana.

İşte bu yangınla gelir kul O’na. Mucibince amel ederse dünyevi aşktan uhrevi aşka geçiverir. Aslında Mecnun’a Leyla’dan tecelli eden de O’nun aşkının nurudur. Ama O kalbe kendi sevgisinden daha şiddetli bir sevginin girmesine müsaade eder mi hiç? Kulunu kullanır, gönlüne lezzet tat verir. Güllerin kokusunu gül kokusuyla duyurur, bülbüllerin sesini dinletir, şakayıkların renklerini gösterir, fark ettirir hayatı, aldığı soluğu hissettirir. Sonsuz sevgi pınarından su içirir. Sevmeyi böyle öğretir kuluna. Sevince İlkbahar olur Sonbaharlar âşıklara. Ve aşkı insana insanla efsane eder ve aşığı aşka müptela eder.

Leylalar Mecnunlar, Yusuflar Züleyhalar, Ferhatlar Şirinler ve daha nice efsaneler bu aşkla ona erdiler. Anne sevgisi, eş sevgisi, kardeş sevgisi, evlat sevgisi, sevgili sevgisi hepsi birdir. Hepsi tek pınardan beslenir.

Çünkü sevgi tektir. Bilmeden Allah’ı sevmektir âşık olmak, işte budur aşka mecaz katmak. O zatını kulunda gizler görünmez, ama O kulunu görür. O bilir, o çok sevdiği kulunun bir gün kendine âşık olacağını da bilir.

Bu aşkla Mahmut Hüdai-ye kadılığı bıraktırır. İbrahim Ethem’i atlas yorganından çıkartır. Bişr-i Hafî’ye bütün varlığını tükettirir. Niyazi-i Mısri’ye mum yaptırıp sattırır. Ferhat’a dağları deldirir, aşığa acı çektirir.


Âşık sadece sever, o sevmeyi sever ve “Seni seviyorum” demeyi sever. Âşık aşka âşıktır, âşık aslında Sana âşıktır.

Aşk tektir, bende tek Seni sevdim kulun zatında.
alıntıdır

24
Dec

Âşığın Gözyaşı Gül Renginde Akar!

Âşığın Gözyaşı Gül Renginde Akar!

    Gül. Divân şiirinde en çok sözü edilen çiçek, güldür. Sevgilinin yüzü ve yanağı ile sıkı münasebeti vardır. Bazan gül bunlara; bazan da bunlar güle benzerler. Gerek koku, gerekse renk bakımından çok güzel olan gül, daima tazedir.Bu yönüyle bağın, çemenin ve baharın vazgeçilmez bir ögesidir. Bizzat kendisine mahsus gülistan, gülşen ve gülzâr vardır. Hatta ona bazen sultan olarak da rastlarız. Baharın diğer adının gül mevsimi oluşu da güle verilen önemden ileri gelir. Gül yetiştirmenin çok zahmetli bir iş oluşu onun âdetâ nazla beslenip büyümesi şeklinde ele alınır.
    Gülün açılması apayrı bir olaydır.O, seher vaktinde sabâ yelinin parmaklarıyla açılır. Onun açılması bir neşe ve sevinç belirtisidir. Çünkü gül açılınca bahar gelir, eğlence başlar. Gülün handân oluşu da yine onun açılması, çâk- ı girîban eylemesidir. Gül bu kadar güzel ve çekici olmasına rağmen çok çabuk solar. Yani geçicidir. Tıpkı âşığın ömrü gibi çabucak geçiverir.
    Sabâ yelü gülün yapraklarını yavaşça aralar ve kokusunu her tarafa yayar. Ancak sonbahar yeli onun için felakettir. Onun perişân olmasına, dağılmasına neden olur. Gülün suya olan ihtiyacı her çiçekten fazladır. Sık sık sulanmalıdır. Kökleri su içinde olursa daha güzel yetişir. Bu nedenle güller su kenarlarında bulunur ki “hurrem” oluşu buradan gelir.Bazan gül yaprakları çiğ tanesiyle birlikte görülür.
    Bütün bunların hepsi bir yana gül ile bülbül’ün aşkları dillere destandır.Gül , bülbülün sevgilisidir.Âşık da sevgili denen gül karşısında şakıyıp duran bir bülbüldür.Gül ile bülbülün bu hikayeleri İslam – Şark edebiyatlarını çok etkilemiştir.Hatta “Gül ü Bülbül”adlı alegorik,müstakil eserler bile yazılmıştır.
Gülün dikeni aşığın rakibidir. Ancak gül ile diken iyilik ve kötülük, kolay ile zor, dost ile düşman vs. zıtlıkların timsalidir.
    Gülün yaprağı anılınca defter,divân, tomar,varak,yazı ile ilgili eşya akla gelir. Sabâ yeli yavaş yavaş bu defterin sayfalarını çevirirken bülbül ondan letâif öğrenir ve şâir, sevgilideki yanağın övgüsüne başlar.Utanan kişinin yüzünün kızarıp güül rengini alması dolayısıyla gül daima utangaç ve hayâ sahibi olarak ele alınır.Gülün toprağa yakın fidanına dâmen-i gül denir ki yanında menekşe, sünbül ve süsen bulunur.Bunlar âdetâ gülün eteğine yapışmışlardır.Güllerin destelenmesi, toplanması ayrı bir husustur.
    Gül aynı zamanda Cennet çiceğidir.İbrahim Peygamber ateşe atılınca gül bahçesine düşmüştür.Bazan sevgiliye gül denir ve onun her haliyle gül oluşu anlatılır.Onun endâmı, güzelliği ,teri,dudağı,kulakları,yanakları,eli,bileği vs. gülde bulunan özellikle ilgilidir.Âşığın göz yaşı da gül renginde akar.Bazan gül ,rengi ve şekli yönünden yakut bir köşke benzer.B azan da ateş, çerağ, şarap ve la’l olur.Divân şiirinde gül ile ilgili teşbih ve mecazların sonu gelmez. Şâir her bakımdan bu güzel çiçeği anar.
Suya versin bâğbân gülzârı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün teg verse bin gülzâre su
Fuzûlî
İskender Pala
24
Dec

Külün İçinde Saklı Ateş

- Külün İçinde Saklı Ateş …

                                  

                 Külün İçinde Saklı Ateş

   Küllenmiş her düşüncenin, her duygunun içinde iyi yahut kötü, acı yahut tatlı, neşeli yahut hüzünlü elbette bir kor sıcaklığı vardır ki, eşelendikçe alevi ortaya çıkar.

   Bazen ısıtır bu alev, bazen yakar. Olumlu ya da olumsuz bütün hayaller, bütün idealler ve bütün arzular sonuca ulaşmadıkça, hedefini bulmadıkça elbette kül içinde saklanan kor gibi sıcak bekler. Küçük bir esinti, azıcık bir savrulma… Bir hatırlama… Küçük bir dokunuş… Hele içinizi bir yoklayın…

   Zamanın hızlı akışı, feleğin hızla dönüşü içinde her şey bizim istediğimiz rengi göstermeyebilir, bizim istediğimiz biçimde tahakkuk etmeyebilir. Bağrımızı yırtmanın, yüreğimizi parelemenin, ciğerlerimizi kan doldurmanın faydası da yoktur üstelik. Bu bir ayrı sınav biçimidir. Tesellisi hep ertelenen bir sınav…

   Çoğu insan kendisinin, asıl bulunması gereken yerde olmadığını hisseder. Aslında belki tam da bulunması gereken yerde olduğu için kabullenmek istemez. Çünkü küllenen hayallerine alevlenmeyi bekleyen nice korlar gömmüştür. Bedel ödemeden, yüreğini tutuşturmadan, kendini yakmadan gelinebilecek mertebelerin elbette bir seviyesi vardır; ve bir de yolları çile ile yürünmüş ve kabullenilmiş makamları… Bütün korların küller içinde gül gül olduğu makamlar… Hayret makamı, aşk makamı, sükûnet makamı, teslimiyet makamı…

   İşinizde ve aşınızda, sevincinizde ve kıvancınızda, düşlerinizde ve görüşlerinizde tutuşmayı bekleyen korlar yurt tutmuşsa eğer, eskilerin düstur edindikleri şu beyti teselli babında vird edinmenizi tavsiye ederiz:

Ele girmezse eğer sevdiğimiz

Ne çâre, eldekini sevmeliyiz

   Erdem, işte bu asaleti gösterebilmek, kazaya rıza ile cevap verebilmektir. Hele bir düşünün, buraya ağlamaya mı gelmiştik, gülmeye mi; ölüyor muyuz, yoksa doğuyor mu?!..

http://iskenderpala.blogcu.com/4165268/

13
Dec

“Ben Ne Doğuluyum Ne Batılı…Güneşim Ben”

“Ben Ne Doğuluyum Ne Batılı…Güneşim Ben”
Sadık YALSIZUÇANLAR

husupf8.jpg

Tanpınar’ın ifadesiyle, ‘ihtiyar Şark’ın en büyük şairi’ olan Mevlâna Celaleddin Rûmi’nin Mesnevi-i Şerif’inin, Süleyman Nahifi tarafından manzum olarak yapılmış çevirisi okurla tekrar buluştu.
Yıllar önce Sönmez Neşriyat’ça yayınlanmıştı lakin hak ettiği ilgiyi devşirememişti.
1990 haccında Tünel faciasında yitirdiğimiz Divan Edebiyatı hocası Prof. Dr. Amil Çelebioğlu’nca çeviriyazımı ve sadeleştirilmesi yapılan eser, tek cilt halinde Timaş Yayınları tarafından okura sunuldu ve kısa sürede ‘çok satanlar’ listesinin üst sırasına yerleşti.
İrfani geleneğin temel kaynaklarından olan bu derinlikli eserin popülist kitaplar gibi çok satması şaşırtıcı görünebilir. Doğrudur da, ne var ki, ‘ben ne Doğuluyum ne Batılı, güneşim ben, güneş ne Doğuludur zira ne Batılı…ben sultanların aradığı sultanım’ diyen Rûmi sadece ülkemizde değil, başta ABD olmak üzere, dünyanın dört bir yanında nicedir ‘çok satanlar’ listesinden düşmüyor.
Zihinsel ve manevî bakımdan çölleşen modern dünyaya bir nisan yağmuru gibi inen Rûmi’nin eserleri, geleneksel edebiyatımızın doğasına uygun olarak çok katlı bir dil ve anlam dünyasına sahip. Bu niteliğiyle yediden yetmişe herkese ve her kesime seslenebiliyor. Dalan herkes, o denizden kendince bir inci çıkarabiliyor.
Timaş’ın yayınladığı nüsha, hem Mevlevi ve hem de Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan’dan sonra Divan ve Tekke-Tasavvuf edebiyat geleneğimizin en yetkin uzmanlarından biri olan Amil Çelebioğlu hocanın titizlik imbiğinden geçmiş, sağlıklı bir kaynak niteliğinde. Bu yönüyle hem konuya uzmanlık düzeyinde ilgi duyanlar hem de sıradan okur açısından doğru bir adres.
Hz. Mevlâna’yı okumak, Guenonyen anlamda ‘tradition/gelenek’ algı ve birikimi olmaksızın yeterince verimli olmayabiliyor. Nitekim Mesnevi-i Şerif türünden eserlere yüzlerce şerh yazılmış olması bunu ima ediyor. Modern zamanların kalbi yaralı ve zihni örselenmiş insanları olarak, irfanî geleneğimizin kaynaklarını okuma konusunda ciddi engellerle karşı karşıyayız. Bunun ötesinde, irfanî ve hikemî eserlerin okunmasında şöyle bir sorunla da yüzyüzeyiz : Bu eserler, müelliflerinin manevî deneyimleri olduğundan, bizim onları sözgelimi modern anlatılar gibi ‘okuyup’ anlamamız ve yararlanmamız hayli güç.
Büyük bilgelerin eserleri yaşamlarıdır aynı zamanda. Wıttgenstein’ın ifadesiyle söylersek, onlarda, ‘sözcükler eylemlerdir.’ Söz konusu Mevlâna olacaksa, O’nun sırları ve hakikati büyük oranda Mesnevi’de aranmalıdır. Mesnevi ise, şerhsiz ve kılavuzsuz okunursa yine de yarar verir ama, bu kavrayış daima eksiktir, hatta yer yer yanlıştır.
Mesnevi’nin tümü, ilk onsekiz beyitte saklıdır. İlk onsekiz beytin sırrı ilk beyittedir. İlk beytin gizi ise, be harfindedir, be harfi ise altındaki noktada gizlidir. ‘Kutsal Kitap Fatiha’da, Fatiha Besmele’de, Besmele be harfinde, be harfi ise ayırt edici bir noktada gizlidir, işte ben, o ayırt edici noktayım.’ Bu rivayet, Mesnevi’ye nüfuz edebilme açısından bir anahtar işlevi görür.
Bursevî şerhinden öğreniyoruz ki, Mesnevi’de, şikayet, hikayet’ten önce gelmektedir :
“Yarılmış gönlüme senden ulaşan her ney oluğu, kabrimin başında inleyen ney olur. Ben, canın canından şikayet ediyorum, fakat şikayetçi değilim, sadece rivayet (hikayet) ediyorum. O canın dudağından uzakta inleyen bir ney’dir. Dinle neyden hikayet ediyor, o şeker gibi dudaktan ayrı kalmış, ayrılıklardan şikayet ediyor…Ben, be’nin altındaki noktayım…Cümle mana bir imiş, bunca tekrar nedir…Her şey benimle ayakta durur (veted, sütun, insan-ı kamil)…’ Bursevî be’nin sırlarını açıklarken şu şerhleri düşüyor :
Besmeleye uygunluğu. Tevbe suresi, besmelesiz inmiştir lakin be ile başlar.
‘Bişnev…’le başlaması, bu anlamda Mesnevi-i Şerif’in besmeleye uygun biçimde ve adeta besmeleyle başladığı anlamına gelir.
O’nunla, O’nun adına ve O’na başlamak…Ve ‘Bişnev…’ nun ile biter, ‘ben, be’nin altındaki noktayım sırrı gerçekleşir. Toplayıcı nun, kitabın anasıdır. Kitabın aslı varlıktır., ‘Alan bir kıldan alır’ ancak. ‘Her şey, benimle ayakta durur.’ Varolanlar, içkinlikleriyle kaimdir, her şey O’nun elindedir. Be, başlangıca ve o başlangıcın Mesnevi olduğuna işarettir, be’nin sayısal değeri 2’dir, bu bakımdan anlamlıdır.
Bir, elif’tir, be, ikincidir.
Elif, yani 1, Birliğin imgesidir. Allah, tecelli âleminde birdir, tecellinin olmadığı gayb âlemlerinde, tek’tir.
Be, Latif isminden doğar. Mesnevi, Latif olan Bari isminin tecellisidir. Ruhun lütfu olmadıkça, hakikatlerin dünyasına girmek imkansızdır.
Be, yaratılışın belirmesine işarettir. İnsan, başlangıçta, elif biçimindedir. Mesnevi, görünen ve görünmeyen âlemlerin sırlarına ilişkin olduğundan, be, elif’e öncelenmiş, ondan önce gelmiştir. Be kelimesinde, bu yüzden elif be’ye tabidir. ‘Evvel olan evveldir’ sırrınca, be, öne alınmıştır.
Be’nin altındaki birlik noktası, Allah’ın öncesizlik düzeyindeki belirlenimine işarettir. İnsanın sırrı buradan gelir. Bişnev’deki ikinci nokta (ş’deki), Yaratıcı’nın sıfatlarının belirmesine işarettir. Hz. Ali’den de naklen, ‘be’nin altındaki noktayım’ ifadesindeki sır, insanın halife oluşuna, hilafetinin başlangıcına ve vahyin kapsamına işarettir. Ruhların nakışları, cisimlerin suretleri, doğal unsurlar, İlahi Hakikat’ten doğmuş ve yansımıştır. Bu sonsuz çokluk, o sınırsız birlik’ten gelir. Be’nin noktası tekrarlanınca te ve se olur. Bu belirmedeki artış, be’nin birliğine engel olmaz. Bu sırdandır ki, ‘herşeyde O’nun için bir delil vardır. Bu delil, O’nun bir olduğuna işaret etmektedir.’
Be, elif’e göre kırık çizgidir. Bu, alçak gönüllülük dolayısıyla da yücelme nedenidir. ‘Allah için tevazu gösterenin, Allah derecesini yükseltir’
Be, Arapça ve Farsça’da bitiştirme ve kavuşturma işlevi görür. Be ile başlaması, Mesnevi’nin aslolana ve sılaya kavuşturma işlevini ima eder.
Be, amil harftir, imal ettiğini kendisi gibi çoğaltır. Be’nin durumu, Bilge’nin haline benzer.
Be, Mevlâna’nın doğum yerine, Belh’e işarettir.
Berr adını ima eder.
Bahr (deniz) demektir ki, Mesnevi, kıyısız bir denizdir.
Be, bidayet’in de yani başlangıcın da ilk harfidir.
Demek ki Mesnevi’nin de Mevlâna’nın da, geleneksel/bilgelik edebiyatımızın da bütün çabası, be’nin altındaki noktanın açılımı olarak okunabilir.
‘İlim bir nokta idi onu bilgisizler çoğalttı’ sözü, bunu ifade eder.
Meyhane ve yüz sembolizmi de, hat sanatımız da aslında ‘nokta’ çevresinde dönüp durur.
Bursevî’den nakletmeye çalıştığım bu notlardan da anlaşılacağı üzere, Mevlâna’nın gerçekliği Mesnevi’dedir. O, dikkatle okunmadan ve anlaşılmadan gerçek anlamda bir Mevlâna veya Mevlevilik filmi çekmek, bir anlatı yazmak, bir roman, öykü veya tiyatro yapıtı ortaya koymak imkansızdır.
Böylesi bir bakış açısı ve yaklaşımdan uzak, sığ, akılcı, tarihsel, sosyolojik vs. bakış açıları o ‘kıyısız deniz’i gerçek anlamda anlatmaktan uzak olacaktır.
Mevlâna’yı ve onun bilgelik sırlarını ancak, onun eşiğinde bekleyenler anlayabilir.
Bu anlayışa uygun bir yayın olarak Çelebioğlu’nun Mesnevi-i Şerif’i, gerek entelektüel gerekse yayın dünyamız açısından değerli bir kazanım olarak görülmelidir.

27
Nov

Mevlana Da Aşk

 sgunu5c.gif 

  

Mevlâna der ki,

 “Aşk geldi. Damarımda, derimde kan kesildi; beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu. Bedenimin bütün cüzlerini sevgili kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ondan ötesi hep o..”
Uğruna bir ömür bağışlanan, yanıp yakınılan bu eşsiz sevgili. Allah’tır. Âşk’da Allah’a karşı aşırı sevginin kemale erişi, âşığın âşkta yok oluşudur. Gerçek ilhama mazhar olmuş, gerçek yokluğu zevk edinmişlerin en büyük arzusu ilâhî vuslat’tır. Mevlâna, bu yolun coşkun âşığıdır, aşktan doğmuş, aşkla yoğrulmuştur.
“Bizim peygamberimizin yolu âşk yoludur. Biz âşk çocuklarıyız; âşk bizim anamızdır,”
der ve hakiki diriliğin aşkta yok olmakla mümkün olabileceğini söyler “Aşksız olma ki ölü olmayasın. Âşkta öl ki diri kalasın..” Mevlâna’nın âşkı, ömrünün üç merhalesinde olgunlaşmış, bir ömür bu uğurda harcanmıştır. Mevlâna bunu bir beytiyle şöyle ifade eder: “Bütün ömrümün hülâsası şu üç sözden fazla değil: Hamdım, pişdim, yandım.” Tahsil ve yetişme devresinin hamlığını Tebrizli Şems pişirmiş, ondan sonra yokluğu ile Mevlâna’yı yakmış, kavurturmuştur. Mevlâna’ya göre, gerçek âşığa aşktan başka herşey haramdır. İlâhi âşk ve ma’şuk herşeyin üstünde ve içindedir. İnsan, kendisini yoktan var edeni nasıl sevmez? Bu sevgi, aslında onun özündedir, herşeyin sonu ona varır. “Fîhi Mâ-fih” adlı eserinde şöyle buyurur: “Aslolan sevmektir. İnsan’ın mayasındaki bu duyguyu arıtmalı. açıklamalıdır. Bedenimiz bir kovan gibidir. Bu kovanın balı ne mumu da ilâhî aşktır…”
Mevlâna’nın Şems’e karşı yakınlığı ve âşkı da budur: Şeyh Şelâhaddin ve Çelebi Hüsameddin’e olan aşk da bu.. Onlarda mutlak varlığın kemâlini, cemâlinde Allah nurlarını gören Mevlâna, gerçek âşkı. yani “Zât-ı ilâhiye”yi sembolleştirerek terennüm etmiştir. Mesnevi’sinde, “Hakiki maşuk olan Allah’dan başka bir temaşası bulunan âşk. âşk olamaz, saçma-sapan bir sevda olur” buyurdukları gibi, Mevlâna’daki âşk, tam anlamıyla ilâhi âşk’tır; başka hiç bir şey değildir ve olamaz.
Mevlâna, coşkun âşkını Şems’in adında sembolleştirmiştir. Kendisinden yirmi yaş fazla 60-70 yaşındaki bu derviş, Mevlâna’da öz cevherini bulduğu ilâhî âşkı olgunluğa ulaştırmış, yokluğu ile de Mevlâna, O’nu âşkın sembolü yapmıştır. Bu sembol Allah’ın cemâl ve celalim imâ eder. Mevlâna, ezeli maşukun yüzünün aksını ve nurlu ışıklarını her yerde görür. Tebrizli Semseddinde bu nurlar; gören Mevlâna onu bunun için över. İlâhî vecdin verdiği mestligi, şarabın mestliğine benzetmiş, şarabı da âşk şarabı olarak sembolleştirmiştir. ilâhî âşkın, yakıcı sarhoşluğu bu.. Şiirlerindeki bağ, gül ve bülbül, hepsi de birer semboldür. Asıl maksat Allah’tır. Bir rubaisinde bunu şöyle dile getirir:
“Başımı koyduğum her yerde secde ettiğim O’dur. Attı yönde ve altı cihet dışında Mâbud O’dur. Boğ, bülbül, semâ ve sevgili.. Hepsi bahane, maksat daima O’dur.” İşte Mevlâna’daki âşk ve sevgili..
Çünkü o, herkesi seviyor, herkesi kabul ediyordu. Onca insanlar ceset ve kalıp itibariyle çok, fakat maya ve ruh bakımından tekli. Bir rubaisinde “Yine gel, yine gel.. Her kim olursan ol. yine gel.. İster kâfir ol, ister mecûsi, ister putperest. İster yüz kerre bozmuş o! tövbeni..” diyor ve ilâve ediyordu: “Umutsuzluk kapısı değil bu kapı. Nasılsan öyle gel..” Bütün bir insanlığı çağırıyor, aydınlık, nurlu kapısında, onlara gerçek yolu, Hak yolunu gösteriyordu.
Bu çağrıya uyanlar, onun etrafında kümeleşiyor. hidayet yolunu seçiyorlardı. Bilgini, cahili, zengini, fakiri, köylüsü-kentlisi, sultanından çobanına kadar Mevlâna’nın kapısında, ona uyanlar arasındaydı. Bu ilâhî bir çağrıydı. Konya bir gönüller yurdu, âşıklar kabesı olmuştu. Nitekim bu çağrı Mevlâna devrinde de, Mevlâna’dan sonra da gönüllerde aksini bulmuş, onun mübarek türbesi, onu sevenlerin bir sığınağı, zıya retgâhı olmuştu. Artık simdi Mevlâna cağrılıyordu. Gecen yılların Mevlâna ihtifallerinde biz de Ona şöyle sesleniyorduk artık: Gel. yine de gel. yine de…
Gel, cana can ver, imâna imân, Gel vuslatı hasretinden güç olan..
Dillerde senin adın. gönüllerde sen…
Umutsuzlara umut, çaresizlere çare sen.. Her yüzde sen, her yönde sen.
Ey köpük köpük aşk olup coşan
Ey semâ semâ dökülen, taşan..
Gel.. Ölümsüzlük tahtından haber ver bize..
Bizi bizden al götür, O Mesnevi ummanına. O İlâhî aşk kervanına.
Ey yılları yıllara ulayıp aşan,
Ey nesillerden nesillere ulaşan..
Doyumsuz sevgine doymuyor ihvan.. Sulha, sükûna susamış cihan..
Yetiş imdada aman ey büyük dost.. Ey koca Sultan. Bir kerre değil asla, bin kerre gel. Yine de gel, yine de gel, yine gel.

27
Nov

Hz. Şems ve AŞKI

Bir gece sohbet ederlerken kapı vurulmuş, dışarıdan kalabalık bir güruh;

”Şeeeems dışarı çıkkk!” diye bağırmıştı.

Mevlana yaklaşan acı kaderi sezmişçesine:

”Çıkma” diye yalvardı.

Zat boyutundan, Hikmetten öte Kudretten bakan Şems gülümsedi:

”Telaşlanma, verdiğimiz sözü tutma vakti gelmiştir” diyerek kapıya yöneldi.

Mevlana: “Ne sözü, nereye, niyeee?” diye yapıştı ellerine…

Şems, yıllardır sakladığı sırrı söyledi:

“Şam’da Rabbime yalvarmış, aşkımı seyredeceğim bir ayna istemiştim. Rabbim seni verdi, sende seyrettim…”

İyi işte, seyre devam edelim, dedi Mevlana.

Şems; ”Rabbim de bana demişti ki, o aynayı verirsem ne bağışlarsın?

Tereddütsüz şöyle demiştim; Başımı veririm!…”

Şems dışarı çıktı. Sadece bir “ALLAH” nidası duyuldu.

Ay ışığında yerde üç beş damla kan seçiliyor, ama ne baş, ne ceset, ne de katiller gözükmüyordu!…

Aşkları sır olmuştu.

Mevlana’yı sahiplenenler, Onu paylaşmak istemeyenler şehit etmişti Şems’i.

Aşkın doğasıydı en yakın çevrenin tahammülsüzlüğü!…

Aşkın doğasıydı Firkat!..

alıntıdır…

27
Nov

Aşk nedir? dediLer ki….

” Aşk nedir? dediler Mansur’a.
Sabredip bekleyin dedi.
Üç güne varmaz görürsünüz. Önce kollarını ayaklarını kestiler Her uzvu Aşk dedi. Astılar, bedenini o yine Aşk dedi. Yakıp küllerini nehre saçtılar Her bir zerresi Aşk ile Enel-Hak dedi.”


”AŞK’TA ABDESTİ, SAHİBİNİN KANIYLA ALINACAK İKİ REKAT NAMAZ VARDIR”

Aşk, insan duygusal alanı içinde en karşı konulmaz olanlarından biri. Çağlar boyunca insanın insana, insanın hayvana, doğal dünyaya hatta kendine duyduğu sevgi karşı konulmaz seviyelere gelince bu isimle anılmış. Ümitsiz aşıklar, efsaneler, aşkı için ölenler, öldürenler, bir prensesin aşkı için savaşan toplumlar, işgaller, yazılan şiirler, her yere kazınan baş harfleri, balkon altı serenatlar, gönderilen çiçekler, parfümler, yemekler, dijital aşklar, platonik aşklar, hayali aşklar, tek yanlı ümitsiz aşklar, ömür boyu süren aşklar ve anlattıkça uzayan milyarlarca aşk öyküsü.

Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım dünü günü
Bana seni gerek seni
”Ben bu sûretten ileri adım Yunus değil iken
Ben olidim, ol benidim, bu aşkı sunandayıdım.”
Sus Yunus Sus Söyleme Seni de Mansur gibi asarlar.

Yunus Emre

Anam aşk, babam aşk, Peygamberim aşk, Allahım aşk,
Ben bir aşk çocuğuyum,
Bu aleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim.

Mevlana


Varoluşuyla başlayan kimlik arayışı insanı çeşitli uygulamalara itmiş. Her araştırma yeni bir fikir yeni bir duygu getirmiş. Ancak dünyanın çeşitli zamanlarında ve yerlerinde bazı insanlar benzer şeyleri söylemiş, hissetmiş ve yansıtmış.

İşte Aşk, burada imdada gelir. Boşluk kadar sonsuz sessizlik kadar yakan kavuran önünde durulmayan bir Aşk her birinin hem dilinden hem eylemlerinden dökülür.

Aşk diyerek anlattıkları durumda çevrelerindeki herşeyi sevdikleri tanım ötesi olan hakkında konuşulamayan bilinç durumunun yansıması olarak görürler. Artık onlar ölümsüz bir oluş ve farkındalık içindedirler. Bilinç ve akıl doğacak ve ölecektir onlarsa dünyanın kendi içlerinde cereyan ettiğini söyleyecektir.

İlahi Aşk sırlarla dolu bir sırdır. Anlatması sırdır. Anlaması sırdır. Paylaşması sırdır.

Aşk öylesine bütünseldir ki ”Onları affet” der ”Ne yaptıklarını bilmiyorlar” Bu sevgi öylesine bütündür ki bir ata vurulduğunda kendi bedeninde hisseder acısını, öylesine nefes aldırmazdır ki semalara koşturur, şiirler dillendirir, en kötüye bağışlama yüreğini açar, en karanlığa ışık götürür.

İnsanlar benleriyle sevdikçe bu Aşk bilinmez. Sadece o Aşka dalanların pervaneler gibi o ışığın aşkıyla daldıklarını duyarsınız ateşe yanıp dirildiklerini tekrar yandıklarını tekrar attıklarını görürsünüz o ateşe. Mecnunlar bile utanır onların sevgisi karşısında İlahi Aşk işte öyle birşeydir …

Alıntıdır




PROFİLİM

İlahiaşk Cangüneşi Son nefes Şeb-i aruz inşaALLAH, Biz Mevlamızın AŞK HAMALLARIYIZ Tek derdimiz Mevlamıza hakiki kullardan olabilmek,saygılarımla...
Web sayfama hoşgeldiniz, saygıdeğer ziyaretçilerim...

 

Mayıs 2008
M T W T F S S
« Apr    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Blog Stats

  • 147,116 hits

Top Clicks

  • Hiçbiri

İHH

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

İmzam





...MİSYONUMUZ...


mec.jpg


ıp adress

(*sayaç*)

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!

  • AKRA FM
    İSTANBUL
    imzam >Free Image Hosting at www.ImageShack.us

    Yazarlar