'KİŞİSEL GELİŞİM' kategorisi için arşiv



23
Jun

ahlaklı insanın özellikleri…

gul11.jpg

1-Tevazu:

Her davete icabet, hediye kabulü, selam verme, selam alma.

Kendinde bir değer görmeme, hakkı her kimden olursa olsun kabul etme,

 herkesi kendinden hayırlı görme.

Böbürlenerek yürümeme, insanın yaratılığı şeye bakması.

Zillet ve meskenete düşmek, uygun değildir.

2-İnsanlara yumuşak davranmak:

Halkın arasına karışıp ezalarına sabır, uzletten daha hayırlıdır.

 Öfkeyi yutma, aff-u safv memduhdur.

Yumuşaklık hayırdan nasipdarlık demektir.

3-İsar:

Kendileri muhtaç iken başkalarını kendilerine tercih edenler.

Kendisini mülkün emanetçisi görenin isarı en sağlıklı isardır.

Huzeyfetü’l-Adevi’nin Yermük’teki su hadisesi,

 Ebu Talha ve misafiri Sa’d b. Rebi ve Abdurrahman b. Avf kardeşliği.

Cömertlik, buhl’la kazanılır

4-Afv ve Müsamaha:

İhsan sana kötülük yapana iyilik yapmandır.

İnsan, güneş, rüzgar ve yağmur gibi umumidir.

5-Güler Yüzlülük ve Tatlı Dillilik:

Güler yüzlülük, tebessüm, sadakadır.

mü’minin kalbinin aydınlığı yüzüne vurur.

Sevinç ve neşe Allah için ve O’ndan (cc) ötürüdür.

6-Şakalaşma ve Yumuşak Muamele

Sufiyye ahlakındandır.

Rasulullah (sav) latife ve şaka yapardı.

Mübtedilerin çokça şakalaşmaları uygun olmaz.

İşin içine nefs karışabilir.

İnsanları rahatlatmak için şaka yapılsa da,

 halvette ciddiyyet esastır.

Mizah bast ve recadan ileri gelir,

7-Yapmacık Davranışları Terketmek:

Tekellüf, nefsin arzusu üzere insanlara gösteriş olsun diye

yapılan yapmacık hareketlerdir.

İkram ederken dahi tekellüften uzak peygamberane ahlaktır.

ziyaretçiye elde olanı, davetliye elden geleni ikram etmek esastır.

8-Mal Biriktirmeyi Terketmek:

Rasulullah (sav) ertesi gün için evde bir şey

bırakmaz ve bıraktırmazlar.

Sufilerin Cenab-ı Hakk’ın hazinelerini deniz gibi (tükenmez) bilir.

Allah (cc) kuşlar gibi tevekkül içinde olmak

9-Aza Kanaat Etmek:

Kanaat rızadan kaynaklanır. Şerefi artırır.

Fitnelerden korur. O, tükenmez hazinedir.

 Az malın şükrü daha kolaydır.

10-Münakaşa ve Cedelden Uzaklaşmak

Hakkı söylemenin dışında cedel ve münakaşadan

 uzaklaşma.

Nefisten gelen öfkeye kalbi hilm gösterme

Öfke anında nefsi itham etme, pozisyon değiştirme.

Öfke ve normal halde hükmetmek ancak nefsini

dizginleyebileceklerin işidir.

11-İnsanları sevmek ve onlarla iyi geçinmek:

Mümine merhamet, kardeşlik.

Geçinemeyen ve geçinilemeyende hayır yoktur.

İyi kimselerle ülfet ve ünsiyyet kalbe inşirah verir.

Sevgi ile itaat, korkarak itaatten daha faziletlidir.

Allah (cc)’ın sevdikleriyle beraberlik O’nun (cc) sevgisine götürür.

12-İyilik Yapana Teşekkür ve Dua:

müslümanın hakkın varlığını kabulü, hakkın vücudunu

perdelemez, O (cc) her şeyi açık seçik görür.

Nimete hamd, nimetden daha değerlidir.

müslümanın teşekkürü, teşekkülün kemalinden,

 inancın nimeti Allah (cc)’dan görmelerindendir.

13-Makamı Müslümanlara Hizmet İçin Kullanmak:

Makamı hizmet için isteyenler, ölmeden evvel ölenler içindir.

Nefsin hilelerinden emin olmayanın fitnesinden korkulur.

Bilgisizlikle insanlara zarar vermemek.

İnsanların cehaletine sabretmek

İnsanların elindekilerine talip olmamalı, kendi elindekini

 onlar için harcamak. Riyasete liyakat için gerekli şartlardır.

14
Jun

Kalbi Açma Egzersizleri

                                                           Kalbi açma egzersizleri

   Kalp gözleri açıldığında, bu dünyanın zahiri biçimlerinin arkasındaki gizli Batıni hakikatleri görürüz. Kalp kulakları açıldığında, sözlerin arkasında gizlenen hakikatleri işitiriz. Aşağıdaki egzersizler, kalbinizi açma ve yaşamınızı dönüştürme kabiliyetine sahip egzersizlerdir. Eğer istediğiniz gerçekten bu ise, bu egzersizleri ihlasla, sabırla ve bu egzersizlere odaklanmış bir niyetle uygulamanızı tavsiye ederim.   Allah(c.c)’ı zikretme: Yatarken yapılacak dua   Uyumadan önce, sessizce kalbinizden üç kez “Allah(c.c) benimle beraber, Allah(c.c) bana bakar, Allah(c.c) beni görür” deyiniz.

   

   Açık bir kalbin kutsanması:   Bu egzersizle kalbinizin bir kez açılmaya başladığını hissettiğinizde, kalbinizin ilahi nurla dolup taştığını ve onu karşılaştığınız herkese gönderdiğini hissetmeye başlayacaksınız.   Ayaklarınız rahat bir şekilde ayrılmış, dizleriniz esnek olarak ayakta durun. Ellerinizi yukarı kaldırın ve bütün bedeninizi yavaş yavaş gerin, sonra rahatlayın. Bedeninizin enerji ve ışıkla kodluğunu hissedin. Sonra kollarınızı indirin, tekrar gerin ve bırakın, bedeninizin ilahi enerji ile dolduğunu hissedin.   Sonra kollarınızı rahat bırakın ve ellerinizi avuç içleri yukarı gelecek şekilde çevirin. Tam başınızın üzerinde bir ilahi güneşin bulunduğunu hayal edin. Bu ilahi kaynağın altın ışıkları sizi baştan aşağıya yıkıyor ve içinize nüfuz ediyor, bedeninizi baştan ayağa ilahi nurla dolduruyor.   İlk olarak ışık ayaklarınıza doluyor. Sonra baldırlarınıza kadar ilerleyerek bacaklarınızı dolduruyor, sonra kalçalarınızı ve pelvisi dolduruyor. Işık bedeniniz boyunca yükselerek kollarınıza, ellerinize, boynunuza ve başınıza ulaşıyor.   Şimdi kalbinizin önünde çift kanatlı bir kapı bulunduğunu tasavvur edin. Bedeninizin ışıkla tamamen dolmasından sonra bu kapıları açın ve kalbinize dolan ışık selinin oradan taşarak avuçlarınızdan dışarı akmasına izin verin.   Karşınızda bir dostunuz ya da sevdiğinizin bulunduğunu hayal edin. Işığı ona gönderin.Işığın saat yönünde onların bedeni etrafında dönerek, ayaklarından başlarına doğru yükselmesini izleyin. Işık onu tamamen kapladığında, varlıklarına nüfuz ettiğini, fiziki, duygusal ve manevi iyileşme sağladığını tasavvur edin. Işığın her türlü hastalık, ağrı ya da pisliği arındırmasına ve eritip yok etmesine izin verin. Işık ona tamamen nüfuz ettiğinde, kendi ilahi kaynağına tekrar geri dönüşünü hayal edin.   Kalbinizin kapılarının kapanmasını izleyin ve avuçlarınızı yana çevirin. Bir an durup içinizdeki ilahi enerjinin verdiği harika duyguyu hissedin.   (Kalp, Nefs ve Ruh, Prof.Dr. Robert Frager)

29
May

Kadere rıza ancak iman-ı kâmille…

rain28tnof2mt7.gif

Kadere rıza ancak iman-ı kâmille…

 

Kadere rıza ancak iman-ı kâmille…

Esselâmualeyküm

Çok Muhterem kardeşim,

Selâm ve sevgilerimle gözlerinden öperim. İnşallah iyisinizdir. Allah razı olduğu iyilikleri bol bol ihsan eylesin. Sizin ruhsal sıkıntınız bizi de üzmüştür.

Takdire iman!.. Mukadderatın cilveleri bunlar. Sizi kemâle getirmek için, olgunlaştırmak için ilâhî zuhurat. Kadere rıza, ancak iman-ı kâmille olur yavrum. Cenâb-ı Hak belâların en ağırını peygamberlere, velilere, derece derece de müminlere vermiştir. Bir imtihandan geçtiğinizi idrak etmektesiniz.

“Kahr içre lütfa erdim, nice bin hamd ü senâ!”

Sabır ve metânetinizle, kadere imanınızla bütün engelleri aşacaksınız yavrum. Her darlığın arkası genişlik, her sıkıntının arkası da rahat ve huzurdur. Bu küçük hâdiseler, sizi kemâle getirmek için birer vesile olacaktır inşallah!

İman ehli, zikriyle fikir ve tefekkürüyle bütün hâdiseleri hâlleder. Tevhid ehline bir şey engel olamaz. Cesaret ve metanetinizden bir şey kaybetmeyeceksiniz. Bu yolda akl-ı seliminiz, râbıtanız, önderiniz olacaktır. Niçin, niye, neden deyip gaflete düşmeyeceğiz.

“Deme şu niçin şöyleYerindedir ol öyleBak sonuna sabreyleGörelim Mevlâ neylerNeylerse güzel eyler!”

Muhterem Kardeşim,

Sizde aşk nişaneleri var. Sizin, geleceğin aydın, iman-ı kâmille kemâl bulmuş, at denileni atmış, al denileni almış, kadere rıza gösteren, emre itaat, telkine riayet eden kâmil insanı olacağınızdan şüphem yoktur.

Merhametinizin ve iyi niyetinizin neticesi üzüntüye kapıldınız: “Hakikatler apaçıkken neden millet talip ol-muyor? İyiliğe karşı neden isyankârdırlar?” diye. Gönlünüzün merhamet köşesinden kopan merhamet damlalarıyla, iyi niyetinizin, insancıl harekâtınızın sonucu üzüldünüz.

Peygamber Efendimize (s.a.) de Cenâb-ı Hak:

“Habîbim, yakınlarını davet et ve onları korkut.”[1] buyuruyor.

Yine bir âyet-i kerîmede:

“Habîbim, sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin; ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.”[2] buyruluyor. Yâni, habîbine, senden davet, bizden hidâyet, diyor Mevlâmız.

Taif ahalisini imana davet ettiği zaman Taif’in zenginleri, beyleri; çocuklarla köleleri, köpekleri Pey- gamberimizin (s.a.) üzerine salmışlardır. Kendileri de kah kah gülmüşlerdir. Peygamber Efendimizin (s.a.) üzerine taşlar, sopalar, dikenler atılırken Peygamber Efendimiz (s.a.) dua ediyordu: “Ey Rabbim! Bunlar beni bilmiyor. Bunlara hidâyet et!”

Biz kimseye darılmayacağız, küsmeyeceğiz. Alay ettiler diye gönül koymayacağız. Tatlı dil, güler yüz, mütevazı bir hareketle selâm vereceğiz.

“Rahmânın o kulları ki onlar yeryüzünde vakar ve tevâzu ile yürürler. Cahiller kendilerine hoşa gitmeyecek laflar ettiği zaman onlar, selâm, derler, iyilikle muamele eder onlara güzel ahlâkla cevap verirler.”[3]

Sevgili Yavrum!

İyiliği kimse mağlup edemez. Arzu ve emelimiz, herkese iyilikle muamele, tatlı dil, güler yüz, hoşgörü olacaktır. Allah’ın zikri, sevgi ve muhabbeti içimizden bütün hiddeti silecektir inşallah!

Babanızın yakalandığı hastalığa üzüldüm. İnşallah geçmiş olsun. Allah âcil şifalar ihsan etsin. Babana, annene, kardeşlerine, Hacı Amcaya selâm eder, hatırlarınızı suâl ederim.

 Siz iyisiniz, madden ve mânen çok iyisiniz. İyiliğinize inanarak iyi olduğunuzun haberlerini bekler, Allah’tan size sonsuz iyilikler dilerim.

 Cümleye selâm ederim. Allah’a emânet olun.

                              21. 10. 1984


[1] Şuara, 26/214

[2] Kasas, 28/56

[3] Furkan, 25/63

http://www.tasavvufdernegi.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=73

16
May

OLGUN İNSAN KİMDİR

manzaraa12.jpg

OLGUN İNSAN KİMDİR?

     İnsanlık kültür tarihinde olgun insanın nitelikleri ve özellikleri araştırılacak olursa pek çok ortak noktalar bulunur. Çağlar değişiyor, medeniyetler değişiyor, bakış açılan ve davranışlar değişiyor ama olgun insanın nitelikleri çok zaman aynı kalıyor. Demek ki insanlık kültüründe müşterek olan pek çok yön var. Bugün de, içinde yaşadığımız toplumun çeşitli katmanlarında yapılacak sosyolojik araştırmalar ve incelemeler bize aynı şeyi gösterir. Şimdi sırasıyla olgun insan kimdir, özellikleri nedir, bu nitelikler nasıl kazanılır, onu görelim.

     Olgun insan denince akla önce; aklı başında, dengeli, haddini bilen, edepli, hoşgörülü, içi sevgi ve saygı dolu, insanlara hizmeti bir aşk haline getirmiş, güvenilir, itimat edilir, dürüst, temiz, efendi bir insan geliyor. Olgun insanlar hayatın üç asli unsurunun; sevgi, saygı ve hoşgörü olduğuna inanırlar. Onlar olmadan hangi çağda, hangi ülkede yaşarsa yaşasın, bu insanların olgun sıfatını kazanabileceklerine inanmıyorum. Bugün toplumun bütün kesimlerinde ortaya çıkan kavgalar, dövüşler, çirkin ve kaba münakaşalar, lüzumsuz çekişmeler, dargınlıklar, küskünlükler, boşanmalar incelenecek olursa hep aynı gerçekle karşılaşılır: Sevgiden, saygıdan ve hoşgörüden yoksunluk. Olgun insan bir nevi ekmekteki maya, yapıdaki harç gibidir; hayata renk veren, ışık veren, güzellik veren, bütün acılara ve ıstıraplara rağmen hayatı yaşanılır kılan hep o güzel insanlardır. Bir tek olgun insanın yaşadığı aileye, çalıştığı işyerine, oturduğu mahalleye, bulunduğu şehre derece derece yayılan sayısız faydaları vardır. Sonradan Müslüman olan değerli Fransız bilim kadını Profesör Eve Hanım: “Çay içerken, çay fincanının tabağa çarpmasından çıkan ses biraz sonra en uzak galaksilerde duyulur.” der. Yaşamak, adına olgun insan dediğimiz o değerli kimselerle, hanımefendilerle, beyefendilerle; onların hayata kattıkları, varoluşa getirdikleri edepler, incelikler, güzelliklerle bir ihtişam kazanır. Hayatı güzel, inanılmayacak kadar güzel hale getiren onlardır. Onların bazen incelik dolu bir jesti, insan ruhlarında ürpertiler uyandıran güzel bir sözü nesilden nesile intikal eder. Bir gün kainatın efendisi Müslümanlardan orduya yardım ister; herkes der, imkanları nispetinde yardım yapsın. Derhal yardımlar başlar, insanlar imkanları nispetinde, güçleri oranında bir şeyler getirirler; sıra Hz. Ebu Bekir’e gelir, o güzeller güzeli, inceler incesi büyük insan kalkar, neyi var neyi yoksa, A’dan Z’ye her şeyini getirir. Herkes hayret içindedir, Peygamber Efendimiz sorar: “Ya Ebu Bekir, sana ne kaldı?” Cevap müthiş! Ne zaman okusam yüzümün rengi değişir, titrer, ürperir, heyecanlanırım, bazen ağladığım olur. Mübarek başını kaldırır: “Ya Resullah” der, “bana senin aşkın kaldı, başka ne isterim?” Bu müthiş söz kıyamete kadar nice gönüllerde ürperişler uyandıracak. Olgun insanlar yemeğin içindeki tuz gibidirler, nasıl tuzsuz bir yemek güzelliğinden çok şey kaybederse, olgun insanlardan mahrum bir cemiyet veya olgun insanlara önem vermeyen cemiyet de öyledir, tuzsuz yemek gibidir. Gerek evlilikteki karı-koca ilişkileri, gerek okuldaki öğretmen-öğrenci ilişkileri, gerek toplumun bütün katmanlarındaki sosyal ilişkiler sevgi, saygı ve hoşgörüden mahrumsa o tür yaşanan hayatın cehennemden ne farkı kalır ki? Radyodaki sesi unutamıyorum, o mübarek kadını tanışanı da mübarek ellerinden öpsem diyorum. Bağ-kur emeklisi kocasının vefatı üzerine aldığı parayla kirasını verdikten sonra ancak iki günde bir şişe süt ve bir belediye ekmeği alabilen kadın: “Allahım” diyordu, “sana sonsuz şükürler olsun, bana verdiğin bu saltanatı bütün insanlara da nasip et.” İşte kemal, işte olgunluk, işte insanlık. Sahip olduğu nice maddi manevi nimetler karşısında şükredemeyen, mutlu olamayan, bir güzelliği yaşayamayan günümüz insanlarına verilecek en güzel cevap. Olgun insanlar, insanlık aleminde gözün içindeki gözbebeği gibidirler, insanlık ailesi güzellikleri, büyüklükleri, yücelikleri onlarla görür, onlarla hissederler. İnsanlık kültüründe onlar bir yüzüğün üzerindeki en kıymetli taş gibidirler. Yalnız, onların sayılarını toplumda artmış görmek istiyorsak; o kimselere layık oldukları sevgiyi, ilgiyi göstermek zorundayız. Mağazasında en güzel bir malı satan tüccar müşteri bulamazsa, ister istemez dükkanını kapatmak zorunda kalır. Bir güzel, bir kâmil, bir olgun insanın yetişmesi çok zor ama onu kırmak, incitmek çok kolaydır. Geçenlerde İngiliz televizyonunda gördüm, bir profesör yaş haddinden emekli olur, evine çekilir. Kısa bir süre sonra emekli olduğu fakültenin dekanından bir mektup gelir, mektupta dekan: “Sayın profesör” demektedir, “sizin için özel bir oda hazırladık, emrinize bir sekreter verdik, bir arabamızı size tahsis ettik; ne zaman isterseniz fakültemize gelin, bilgilerinizden, tecrübelerinizden, yetişmek isteyen gençleri yararlandırın.” Bu programı seyrettikten sonra uzun uzun düşündüm, işte İngiliz toplumunda bir bilim adamına verilen değer ve kıymet. Bir de kendi toplumumu düşündüm, biz emeklilerimize ölü muamelesi yapıyoruz, onların bilgilerinden, görgülerinden, hayat tecrübelerinden yararlanmak yoluna nedense gitmiyoruz. Peki bundan kim kaybediyor ve daha ne kadar kaybedecek? Yanlış anlaşılmasın bunun parayla pulla bir ilgisi yok, mevki makam, siyasetle de ilgisi yok. Bahis konusu olan sadece ama sadece insana ve topluma hizmet. Bu şekilde sadece hizmet aşkıyla yüreği titreyen nice insanlar var ama inanılmaz bir duyarsızlıkla bütün kapılar onlara kapanıyor. Sen diyorlar, emeklisin, git köşene ölümünü bekle. Eğer toplumu yönetenler olgun insanlar olsalar bu böyle mi olur? Kültür nesiller arasında bir devamlılığı gerektirir, hiç bir nesil sıfırdan başlayarak gerçek kültüre ulaşamaz. Her nesil öncekilerin bıraktığı yerden daha iyiye, daha güzele, daha mükemmele gider ama bugün nesiller arasındaki kopukluk bütün fecatıyla, bütün dehşetiyle devam etmektedir. Yeryüzünde bu kafayla kültüre ve medeniyete ulaşmış bir tek toplum gösteremezsiniz. Böyle zamanlarda, böyle ortamlarda yetişenler ister bilimde, ister düşüncede, ister güzel sanatlar alanında olsun, kısır, güdük, cüce kalmaya mahkumdurlar. Yahya Kemal: “Kökü mazide olan atiyim.” diyordu. Bir takım ruh cüceleri bunu da anlayamadılar. Sadece cehaleti, ilkelliği devralanları son üniversite seçme sınavlarında da gördük. Kırk küsur bin gencimiz sıfır puan aldılar, ama tüyler ürperten, yürek daraltan bu durum aşkını, ruhunu ve özünü kaybetmiş medyamızda en küçük bir yankı bulmadı. Bugün bir İngiliz genci Shakespeare’i rahatlıkla okuyabiliyor, bir Fransız genci Montaigne’i rahatlıkla okuyabiliyor. Ama bizim gençlerimizin içinde Ahmet Hamdi Tanpmar’ı, Cemil Meric’i, Mehmet Kaplan’ı, Yahya Kemal’i, Ahmet Haşim’i okuyan kaç kişi var? Doğru dürüst Türkçe bilmeyen bir Orhan Pamuk ne yazık ki baştacı ediliyor. Onun Türkçe bilmediğini ispat eden Profesör Tahsin Yücel’in başına gelmeyen kalmadı. Bugün böyle okulları olan, böyle medyası olan bir toplumda olgun insanın yetişmesini beklemek biraz fazla iyimserlik mi oluyor acaba? Nasıl her toprakta her ağaç yerişmiyorsa büyük ruhların, cins kafaların yetişmesi içinde özel bir manevi iklime ihtiyaç var. Bir büyük adamın kişiliğini etkileyen sadece onun okuduğu kitaplar, yetiştiği okullar değil ki; içinde yetiştiği aile çevresi, doğup büyüdüğü sosyal çevre, komşular, akrabalar, alış veriş ettiği mahalledeki bakkal, evlendiği eşi, eşinin akrabaları, yetişme çevresindeki manevi büyükler; o güne egemen olan sosyal, siyasal, ekonomik durumlar, okunan gazete, seyredilen televizyon, dinlenen müzik ve daha binlerce etken, hepsi bir araya geliyor ortaya olgun insan dediğimiz bir güzellik ve yücelik anıtı çıkıyor.

     Bundan elli küsur yıl önceydi; Ankara’da, Yenimahalle’de oturuyorduk. Belediye bir boş alanda çam ağacı yetiştirmek istedi. Kaç kere itina ile ağaçlar dikildi, sulandı, gübre verildi fakat bir türlü tutmadı. Pek çok başarısız tecrübeden sonra belediye yetkilileri o bölgenin toprağını değiştirdiler, o zaman ağaçlar tuttu. İnsanların yetişmesi için de belli ortamlar gerekiyor. Ancak belli ortamlarda belli kişilikler ortaya çıkabiliyor. Ama durum ne olursa olsun, gerek ailede, gerek işyerinde, gerek toplum düzeninde huzurun ve mutluluğun gülümseyen yüzü ancak olgun, kâmil, yetişkin insanların varlığıyla görülebiliyor. Dileğimiz o insanların sayılarının artması..

SABRİ TANDOĞAN

15
May

İNSAN OLMAK

0bd7a25a6763fb9a67068bdmi2.jpg 

İNSAN OLMAK

İnsan, kar gibi beyaz olmalı
İçiyle de, dışıyla da ak-pak
Öyle ki, Saklanmasın en ufak kir,
bir damla kan bile gözüksün üzerinde
İnsan, Deryalar gibi de derin olmalı
Okyanuslar gibi engin
Ama yıkamak için değil
oluk oluk akıttığı kanı
Anlamak için
içinde ve dışında
olanı ve olacak olanı
velhasıl,
insan, çok büyük bakmalı
çok ileri ve çok içeri
insan kendi aynasında yansımalı

12.12.2001
Alma-Ata / Kazakhistan,
Yavuz E

30
Apr

İmtihan İçinde İmtihan

Hayat ve sabır, birbirine sıkıca yapışmış iki kelime. Bir elmanın ayrılmaz parçaları. Hayat değirmeninde dönerken sabırsız olunmuyor. Her adımda ayrı bir güç gerekiyor. Başarabilmek , imtihanı kazanabilmek için…

Allah kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemez. Verdiği her yükü kaldırabilecek kapasitedeyiz. Çünkü o, Halik-ı Rahman kuluna merhametlidir, şefkatlidir. Sadece karşılaştığımız sıkıntıları abartıyor, onları hikmet gözüyle göremiyoruz. Belki de imtihanlardaki güzelliği görmektense görmemeyi tercih ediyoruz.

Zordur insan olmak! İmtihanlara tabi olmak! Sabretmek, mükafatı beklemek…Beklerken şükretmek…Zordur ama imkansız değil!

İmtihandayım, her gün bir yenisi ekleniyor hayatıma. İlk büyük sınavıma 4 yaşında girdim ve bitmeyen bir sınav olduğunu kavradığımda üzerinden yıllar geçmişti. Hayat bir sınavdı ve onun içerisinde ki diğer sınavlar…Biri bitmeden diğeri, o bitmeden bir başkası çıkıp durdu karşıma. Ve hep çıkacak! Ta ki ölene kadar. Kimisini kolay idrak ettim, kimisini hala idrake çalışıyorum.

Şükürsüzlükten, isyandan Allah’a sığınarak, hep düşünüyorum imtihanı ve içindeki hikmetleri.

Niçin ben demiyorum, beni seçmişse Yaratan vardır bir bildiği diyerek. Sadece imtihanın içindeki hayırları, güzellikleri görmeye çabalıyorum. Bazen yüküm zorlasa da…

Elimizdeki güzelliklerin şükrünü eda edemediğimi görünce, benden aldıklarına isyana yüzüm tutmuyor ki…O verdi o aldı. Onun olan bir emanete niçin aldın denir mi?

Rahmana değil isyanım Rahmanın merhametsiz kullarına. İnsanı insan olarak görmekten aciz kullarına. İmtihanı zorlaştıran ve öyle uzaklardan bakıp gülenlere, isyanım…

M. KARAKAYA

29
Apr

Sana Hayret Yakışır

Sana bir çocuk gözü gerek, her şeye hayretle bakacak.

Bir zamanlar çocuktun, görürdün.

Büyüdün, kör oldun.

Tıpkı benim gibi.

Sana bir çocuk dili gerek, “niçin?” diye soracak.

Evvel zaman içinde çocuktun, sorardın.

Büyüdün, unuttun.

Harikalar perdelendi.

Sorularını yitirdin sen.

Cevaplarsa, önünden dereler misâli akıp gidiyor, ama sen göremiyorsun.

Düşünmüyorsun, düşünmeyişini de düşünmüyorsun.

Nerden mi biliyorum?

Kendimden…

Bir çocuk yaşamalı içinde.

Sesinde bahar tarâveti, papatya gözlerinde merak, kelimelerinde fırından yeni çıkmış taze ekmek kokusu.

Yumuk ellerini gamzeli yüzüne dayayarak sürekli sormalı.

Esen rüzgârların sesi ne söylüyor?

Hüznün rengi ne?

Sevincin kokusu nasıldır?

Kim yazdı ümidin şiirini?

Kim boyadı mevsimleri?

Kim yapar yumurtadan kuşu, topraktan kirazı, yoncadan sütü?

Hangi ustadır patlıcan tavadan, mercimek çorbasından, imambayıldıdan, bulgur pilavından göz, kulak, burun, dil yapan?

Resûl dayının fırınında kavrulan ekmek insan bedeninde nasıl can kazanıyor?

Kimyada üstadımız, arı.

Dokumacılıkta önderimiz, örümcek.

Yüzmede modelimiz, balık.

Uçmada pirimiz, serçe.

Koşuda her zaman birinci, antilop.

Tek adım atlamada şampiyon, çekirge.

Ne sihirdir ne keramet, birer mûcize bunlar!

Güzel bak, güzel gör!

Sana hayret yakışır!

Havaya her gün milyarlarca ton su pompalanır, bulut olur.

Bulutlar rüzgârlarla taşınır kurak beldelere.

Yağmur, melankolinin resmini çizer havaya.

Su bir semboldür, kurak topraklara merhamettir yağan, serinliktir, temizliktir.

Hava ağlar, yer güler.

Her şeyde bir parça yağmur vardır.

Dalda elma, bardakta su, insanda kan, aşıkta gözyaşı olur yağmur.

Yağmur yağıyor, seller akıyor, ama camdan bakan sadece arap kızı.

Senin işin başından aşkın.

Beyaz camın efsununa kapılmışsın.

Kafan bir odun deposu âdeta, genel kültür kapısından giren lüzumsuz malumâtın istilâsı altında.

Ona bir ateş ver, üfür dumanını, savur külünü, belki nûra inkılâp eder o zaman.

De bana, yağmur hangi dilde yağar?

Yeryüzünün bitki kızlarına kim su emdirir?

Kaç derecedir pişman bir kalbin ortasında yanan ateş?

Toros dağlarında doğan Yörük kızının ilk feryadını kim işitir?

Kimdir, annesinin kalbinde şefkat, göğsünde süt pınarı akıtan?

Yılan niçin yutmaz yavrularını?

Söyle bana, dağ, deniz, ova nasıl sığıyor kafana?

Hayâlindeki dünyayı hangi gözünle görüyorsun?

Yağmur damlasının bomba tesiriyle titreyen gül nasıl kanar?

De bana, bir odunu yararak dünyaya gözlerini açan çiçekler için ispinoz kuşu hangi şarkıyı söyler?

Mavi göklerde yürüyen bulutlar sana ne düşündürür?

Gece gökler var simsiyah, yüzünde yıldızlar gezer.

Gündüz denizler var masmavi, içinde canlı gemiler yüzer.

Denize bakmaz mısın, baktınsa görmez misin?

O dalgalı mavi perdenin arkasında olanı aklına getirmez misin?

Gözlerini asfalta dikerek yürürken görüyorum seni, başını kaldırıp da bakmıyorsun semaya.

Sen bakarsan o da bakacak yıldız gözleriyle, gülümseyecek ay yüzüyle.

Hayret makamına yüksel de bak, neler var cihanda.

Gazetelere bedel şu âlemin sayfalarını oku da gör ne haberler var ötelerden?

Ne cevherler gizli sende.

Alışmışsın, biliyorum sanıyorsun, düşünmüyorsun bile.

Ağzına bak, bir kelime fabrikası o.

Sesleri kalıplara koyup uçuruyorsun havaya kuşlar gibi.

Kelimelerin kanat çırpıyor hava âleminde, kulaklara konuyor, akıllara, gönüllere giriyor.

Bu kuşlar mâna taşıyor, sevgi, korku, kaygı, neşe, müjde götürüyor.

Gönülden gönüle postacılık ediyor.

Her konuşmanda besteler yapıyorsun.

Ses sistemin de bir saza benzemiyor mu?

Âh ülfet!

Nice harikaları sen perdeledin.

İnsanı sen mahrum ettin hikmetten.

Oysa, tefekkür hayretle başlar.

Beden bir saray, içinde efendi oturur, göz penceresinden bakar dünyaya.

Sen de bak!

Etrafın harikalarla dolu.

Uçak, sinekten utanıyor.

Tren, kırkayaktan hayâ ediyor.

Vapur, balinaya hayran.

Robot, insanı öykünüyor.

Hayretle bakmazsan, tavuk sadece tavuktur, bakarsan yumurta makinesi olur.

Şu melek huylu koyun yalnız koyundur gözünde, görmek için bakınca bir süt fabrikası oluverir.

Bakarsan fark edersin güneşin hiç sönmeyen bir lâmba ve soba olduğunu.

Dünyanın ilk takvimi ay imiş meğer, dersin.

Fıtrattan da uzaksın.

Bahçelerden esen rüzgârlar saçlarını savurmuyor artık.

Tepelerde çiğdemler sen görmeden yeşeriyor, büyüyor, ölüyor.

Yeni doğan kuzular, titrek bacaklarının üstüne kalkarak annelerini emmeye çalışırken yanlarında değilsin.

Burnun, yağmurlu bir günün toprak kokusunu unutalı yıllar oluyor.

De bana, çiçek açan bir şeftali ağacını en son ne zaman gördün?

İncecik bitkilerden gıda emen iri karpuzlarla dolu bir tarlayı hayretle temaşa etmiş miydin?

Bu nârin teller şu kocaman kütleleri nasıl besliyor, bu şirin karpuzun şekeri şu tatsız topraktan nasıl çıkıyor, dışı niçin yeşil de içi kırmızı diye sormuş muydun?

İhtimamla çekirdekler dizen, her çekirdekte kaderler yazan kim, dedin mi?

En son ne zaman kullandın hayret nidasını?

Kimlere hayret ediyorsun ya da nelere?

Elindeki beş topu birbirine dokundurmadan beş dakika döndürenlere şaşarak bakıyor, ama on iki dev gezegeni güneşin etrafında milyon senedir birbirine çarptırmadan döndüren kudrete dönüp bakmıyorsun bile.

Resmini sana benzetenlere hayran oluyor, seni sen yapanı hatırlamıyorsun.

Aynaya bakıyor, eşsiz bir sanat eseri olan yüzünü görüyor, ama görmüyorsun sanatkârını.

Sormuyorsun, kim?

İçindeki çocuk kan uykularda.

Sormayı çocuktan öğren.

Çocuk gözüyle gör dünyayı.

Bakışın neye dokunursa altın olacak o.

Güzelce bak ki, görebilesin güzellikleri.

Sorularla yaşarsan, cevaplarla coşarsın!

Küremizin kalbinde yanar bir ateş, derecesi iki yüz bin.

Üstü kabuklu bir ateş topunun üstünde yaşıyorsun.

Şemsin etrafında pervâne misâli dönen bir uzay gemisinde misafir yolcusun, ama sormuyorsun, kim bindirdi?

Ne korku hissediyorsun, ne endişe, fakat sual etmiyorsun, bu emniyet niye?

Anne kucağında bir bebek kadar huzurlusun, rahatsın.

Demiyorsun, dünya üstünde bana bu güven duygusunu veren kim?

Suallerle yürümeyen cevaplara varamaz.

Sen bir kovan olsan, arılar olsa gözlerin.

Konuversen yıldızlara, aylara.

Ak köpüklü dalgalara dokunsan.

Tırmansan tepelere, dağlara.

Hayret sedasıyla okusan baharın şiirini.

Ve yaldızlı kasidesini yazın.

Hayran olsan incili çiçeklere, yeşim yapraklara, mücevher meyvelere, ibrişim dallara.

Yükselsen semalara, miraç yolu merdiven.

Yıldızlar dersen sema tarlalarından ve en güzel esma bahçelerinden.

Dinlesen rüzgârların terennümünü, kuşların cıvıltısını, yağmurların tıpırtısını!

İşitsen denizlerin haykırısını, bulutların nârasını, taşların tıkırtısını.

Hepsi birer dâvet sesi.

“Biz de varız, bize de bak!” diyorlar.

Gören gözlerin nerde, nerde gözlerin senin?

ÖMER SEVİNÇGÜL

29
Apr

AŞk ÖlÜmlÜde Ölen ÖlÜmsÜzde YeŞerendİr….

Yaşanmışlıklardır aşkı bitiren ,harcanmışlıklar.Tükenen bişeydir aşk yaşandıkça azalan gizlendikçe artan güzel birşey.Hiçbir zaman kavuşmanın sonrasının hikayesi yapılmaz yapılamaz.Mutlluluk bir sondur başlangıç değil.Kavuşmak paylaşımın başlangıcı aşkın sonudur çoğu zaman.Mecnun leylaya kavuşsa aşk diye birşey olmazdı.Leyla leyla, mecnun mecnun olmazdı.Kavuşamadıkları için aşkı hep yüreklerinde taşımak zorundaydılar…Filmlerdeki aşk hikayeleri mutlu sonla biter yani kavuşmayla.Ama o sondur işte mutluluk br sondur.Aşk ise başlangıç….Kavuşmak bitmekir tükenmek…..Evlilik aşkı bitirmez kavuşmak bitirir aşkı…Uğur arslan boşa dememiş kavuşursak biteriz diye.En güzel şey yaşanılmamış tadılmamış şeydir.Bir sahilde el ele dolaşılmamış bir cafede çay içilmemiş haliyle.Her şey böyleyke güzel belki de….Yaşamadan önce herşey istediğin gibidir.Hayal ettiğin büyüttüğün gibidir…Sen nasıl olmasını istersen öyledir…Cismaniyetten ötedir senin aşkın….Sonra delip geçersin cisimleri…Her maddeden uzak bir aşk kalır yüreğinde.Ölümsüz bir sevgili ararsın çünkü ölümlüler aşkına cevap veremez olmuştur artık.Sen yeşertirsin onlar öldürür aşkını…Ya da sen onu öldürür aşkını alıp gidersin….zifiri yanlızlıklarına…..VE AŞK ÖLÜMSÜZ SEVGİLİDE SON BULMAZSA İŞE YARAMAYAN ŞEYDİR….AŞK ÖLÜMLÜDE ÖLEN ÖLÜMSÜZDE YEŞERENDİR….

28
Apr

Biz Olmanın Gücü

Evlilik birbirlerinden tamamen ayrı dünyalarda yetişmiş insanların bir araya gelerek kurmaya ve sürdürmeye çalıştıkları bir beraberliktir. Uzun yıllar boyunca anlayış ve uyum içinde geçecek günler, mutlu ve huzurlu insanlar olabilmek, eşlerin sen ve ben ikiliğinden uzaklaşıp, biz olmaya adım attıklarında gerçekleşir.

Biz Olmanın Gücünü Ve Ayrıcalığını Yaşamak İçin Eşinize Şunları Söyleyin:

’’Seninle çok önem verdiğim bir beraberliğimiz var.’’ Her insan faydalı ve önemli arzu eder. Bunu eşinize sık sık söylemeniz, onun da sizin için aynı şeyleri hissetmesine neden olur ki, bu her iki taraf içinde olumlu bir gelişmedir.

’’İkimizde insan olarak farklı değerlere ve ihtiyaçlara sahibiz.’’ Bunu zaten biliyoruz. Ama farklılığın farkında olduğunu söylemeniz, peşi sıra anlayışı da getirir. Aynı zamanda sizin eşinizi olduğu gibi kabul ettiğinizi ve onu değiştirmeye çalışmadığınızı da!

’’İhtiyaçlarımızı, değerlerimizi öğrenmek ve daha iyi anlaşmak için, iletişimimiz açık ve dürüst olsun. ‘’Bunları hayata geçirmek, söylemekten daha önemlidir. İletişime açık olayı istemek, sonra da istekler sıralandığında sinirlenmek, yalnızca iletişiminizi sonlandırmakla kalmaz, güvenilirliliğinizi de sarsar.

’’Yaptığın bir şey ihtiyaçlarımı karşılamamı engellediği zaman dürüstçe ve seni suçlamadan bundan nasıl etkilendiğimi sana söyleyeceğim.’’ İşte bu çok önemli, suçlamadan konuşabilmek, eşinizi itham etmekten kaçınmak. Sözlerin onu incitmeyeceğinden emin olmak.

’’Böylece ihtiyaçlarıma saygı göstererek, davranışını değiştirmen için sana fırsat vereceğim.’’ Evet, her zaman karşımızdaki insana öncelik vermeliyiz, ancak her ferdin kendine özgü istekleri ve tercihleri vardır. Bir eşin bunları karşısındaki kişiden talep etmesi de gayet normaldir.

’’Kabul edemediğin bir davranışım olduğu zaman seninde benim kadar açık ve samimi olmanı istiyorum.’’ Eşinizden fedakarlık beklemek, değişmesini istemek kolay ama asıl olması gereken, önce kendi kendinize değişmeyi istemek ve denemek.

Anlaşamadığımız konularda birimizin kaybetmesi için uğraşmak yerine ikimizi de memnun edecek çözümler arayalım. ‘’İkimizde kazanalım, evliliğimiz kazansın.’’

’’Sorunlarıma çözüm bulmam gerektiği zamanlarda desteğini ve yardımını istiyorum.’’

’’Yardımcı olmamı istediğin her sorununda çözüm bulman için ben de elimden geleni yapacağım’’

’’Evliliğimiz senin de benim de olduğumuz gibi davrandığımız ve birbirimizi gereksiz yere değiştirmeye çalışmadığımız bir beraberlik olacak.’’ Olmalı, eşlerden bir diğeri gibi olmak zorunda kalmadan ortak bir yol bulunabilir. Ve zamanla, saygı ve anlayışın hüküm sürdüğü bir evlilikte eşler zaten birbirlerine benzemeye ve ortak bir kişilik geliştirmeye başlayacaklardır.

’’Sen ve ben birbirimizle ilgileneceğiz, birbirimizi önemseyeceğiz ve birbirimize saygı göstereceğiz.’’

’’Sen ve ben biz olmanın gücünü ve ayrıcalığını yaşayacağız.’’

Bu sıraladıklarımızın bir an önce gerçekleşmesi her çiftin isteği olacaktır. Ancak, daha evliliğin ilk yılarında ne kendinizden ne de eşinizden acele etmesini istemek haksızlık ve büyük bir yanlışlık olacaktır. Kendinize ve evliliğinize biraz zaman tanıyın.

İlay Elif HÜSMEN

14
Apr

ders alınacak hikaye…(üç heykel)

lush_summer_louisville_kentucky.jpg

ders alınacak hikaye…(üç heykel) Iki komsu ülkenin hükümdarlari birbirleriyle savasmazlar, ama her
firsatta birbirlerini rahatsiz ederlerdi. Dogum günleri, bayramlar da
ilginç armaganlar göndererek karsidakine zekâ gösterisi yapma
firsatlariydi.

Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltirasini
huzuruna çagirdi. Istedigi, birer karis yüksekliginde, altindan,
birbirinin tipatip aynisi üç insan heykeli yapmasiydi. Aralarinda bir
fark
olacak ama bu farki sadece ikisi bilecekti.

Heykeller hazirlandi ve dogum gününde komsu ülke hükümdarina gönderildi.
Heykellerin yanina bir de mektup konmustu.

Söyle diyordu heykelleri yaptiran hükümdar: “Dogum gününü bu üç altin
heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tipatip aynisi gibi
görünebilir. Ama içlerinden biri diger ikisinden çok daha degerlidir. O
heykeli bulunca bana haber ver.”

Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttirdi. Üç altin heykel gramina
kadar esitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çagirtti.
Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarinda bir
fark göremediler.

Günler geçti. Bütün ülke hükümdarin sıkıntisini duymustu ve kimse çözüm
bulamiyordu. Sonunda, hükümdarin fazla isyankâr oldugu için zindana
attirdigi bir genç haber gönderdi. Iyi okumus, akilli ve zeki olan bu
genç, hükümdarin bazi isteklerine karsi çiktigi için zindana atilmisti.

Baska çaresi olmayan hükümdar bu genci çagirtti. Genç önce heykelleri
sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli
birinci heykelcigin kulagindan soktu, tel heykelin agzindan çikti.
Ikinci heykele de ayni islemi yapti. Tel bu kez diger kulaktan çikti.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden disari çikmadi. Ancak
telin sigabilecegi bir kanal kalp hizasina kadar iniyor, oradan öteye
gitmiyordu.

Hükümdar heykelleri gönderen komsu hükümdara cevabi yazdi:

“Kulagindan gireni agzindan çikartan insan makbul degildir. Bir
kulagindan giren diger kulagindan çikiyorsa, o insan da makbul degildir.
En degerli insan, kulagindan gireni yüregine gömen insandir.
Bu degerli hediyen için çok tesekkür ederim.”




PROFİLİM

İlahiaşk Cangüneşi Son nefes Şeb-i aruz inşaALLAH, Biz Mevlamızın AŞK HAMALLARIYIZ Tek derdimiz Mevlamıza hakiki kullardan olabilmek,saygılarımla...
Web sayfama hoşgeldiniz, saygıdeğer ziyaretçilerim...

 

Temmuz 2008
M T W T F S S
« Apr    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

Blog Stats

  • 180,591 hits

İHH

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

İmzam





...MİSYONUMUZ...


mec.jpg


ıp adress

(*sayaç*)

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!

  • AKRA FM
    İSTANBUL
    imzam >Free Image Hosting at www.ImageShack.us

    Yazarlar