Archive for the 'Makaleler' Category

06
Mar
13

Fıtratın Zuhuruna Vesile Olmak


Fıtratın Zuhuruna Vesile Olmak

Fıtrat: Kelime olarak yaradılış, tıynet, hilkat gibi manalara geliyor. Bir şeyi başlangıcında yarmak, kazmak anlamına gelen ve “fatr” kökünden türemiş olan fıtrat kelimesi, “ilk yaratılış” manasına gelir. Yani, mutlak yokluğun yarılarak, içinden varlığın çıkmasıdır. Fıtrat, bu yarma sonucu ortaya çıkan ilk varlık halidir.İbn Manzur, Lisânü’l-Arab adlı eserinde “fıtrat”ı şöyle tanımlar; yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, peygamberlerin sünneti, kâlb-i selim, adetullahtır. Ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidât gibi manalara da gelir.

Terim olarak fıtrat: “Allah Teâlâ’nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. İbn-i Arabi ise “fıtrat” sözcüğüne “bir şey üzerine yaratılmak” mânâsı vermektedir.

Dünyaya geliş gayemiz: Marifetullah ve Muhabbetullaha ermektir. Allahın varlığını ve birliğini tanımak, kabullenmek, sevmek, tanıtmak ve Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) lâyık-ı veçhile kulluk yapabilmektir.

İstidat: Bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil, kabiliyet ve yetenek demektir. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahlûklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvvelerine denir.

Yüce Yaratıcı bütün ruhlara: “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye sorunca, bütün varlığı ile insanlar: “Evet, sen bizim Rabbimizsin” dediler. Elest bezminde iken ruhumuz bu hitaba aşk ile cevap vermişti. Ruhumuz Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) hayran ve âşık olmuştu. Henüz gafletle perdelenmemiştik ve ilahi sevgi tüm zerrelerimize işlemişti.

Dünyaya gelişten sonra bu sözümüzü unutmuş ve gaflete dalmıştık. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) kalplerimize doğrudan ilhamları ya da vesileleri ile elest bezmindeki sözümüzü hatırladık ve kulluk çizgisinde istikamet üzere yürümeye gayret ediyoruz.

Yüce Yaratacımız, Peygamberine (A.S.) ve onun şahsında ümmetine şöyle emrediyor: ‘’O halde sen yüzünü doğruca, ‘Allah’ı birleyen’ olarak dine, (yani) Allah’ın, insanları üzerinde yarattığı fıtrata (İslâm’a) çevir. Allah’ın (İslâm’a kabiliyetli) yaratışında hiç değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.’’(Rum suresi/ 30.Ayet/ Feyzü’l-Furkân)

Bu yaratılışın gereği, sadece O’na kulluk yapmak ve yalnız O’na bağlanmaktır. Ayet şöyle devam ediyor: “Hepiniz Rabbinize yönelerek, O’na karşı gelmekten sakının, namazı kılın; müşriklerden olmayın.”

Elest bezminde verdiğimiz sözün şuurunda olarak gönlümüzü İlâhi âşk ile doldurmalı, taklidi imandan tahkiki imana erişmeliyiz. Kâinata sevgi elçileri olabilmeliyiz. Mevlana Şems misali…Bu sevgi ile tüm insanlığa gücümüz nispetinde hayra vesile olmalı, bizden sonra gelecek nesillere her açıdan güzel miraslar bırakabilmeliyiz. Fıtratımız buna müsait, zuhurunun inkişafı için ise; gafletten uyanmalı, tevbe suyu ile temizlenmeli, tefekkürü mevt ile ölmeden ölüme hazırlanmalı ve ahirette hüsrana uğrayanlar arasında olmamanın yollarını öğrenmeliyiz.

Dünyaya gelişimizde tertemiz bir fıtratla yaratıldığımızın ispatı Rasulullah (A.S.) Efendimizin şu hadisi şerifi ile de teyit ediliyor:
. “Her çocuk, fıtrat üzerine doğar, sonra annesi, babası onu ya Yahudi, ya Hristiyan, ya da mecusî yapar. Nasıl ki hayvan da uzuvları tam olarak doğar. Hiç doğan hayvanda bir eksiklik görür müsünüz?” (Buhâri, Cenaiz, 79).

Allahu Tealâ, bir kudsi hadiste de, insan fıtratının nasıl bozulduğunu şöyle belirtmiştir: “Ben, bütün kullarımı sadece bana kulluk edecek özellikte yarattım. Fakat onları şeytanlar kandırıp dinlerinden uzaklaştırdılar. Benim kendilerine helal kıldığım şeyleri onlara haram yaptılar, onlara bana şirk koşmalarını ve yarattığım şeyleri değiştirmelerini emrettiler.” (Müslim, Nesai)

Her bir fert fani dünyadaki yolculuğunda, imtihan sırrını hatırından çıkarmadan, Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) seyri sülûkuna dikkat etmeli, önce kendisini yetiştirmeli, sonrasında çevresine de tebliğ ederek onlarında bu bilincinin uyanmasına vesile olmalıdırlar.

Fıtratımız evliliğe ve çocuk sahibi olmaya meyillidir. Bize Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) emaneti olan evlatlarımızı tertemiz fıtratlarına uygun yetiştirmeli, buna azami derece de gayret göstermeliyiz. Bizim ihmal ettiğimiz evlatları başkaları ele geçirecek ruhlarını yanlış itikatlarla dolduracaklar, ateist, satanist, maddeperest, putperest yapmak için sinsice çalışacaklardır. Mevlam muhafaza etsin.

Gençler; dış tesirler, arkadaş ortamı, internetin kötüye kullanımı, medyanın yanlış yönlendirmesi, insi ve cinni vesveselerin etkisiyle, kalplerinde ve sırat-ı müstakimde şaşırma yaşayabilirler. Anne ve babaların İslami şuuru ve yaşantısı ne kadar kuvvetliyse evlatlarının mizacını da aynı derece de etkileyecektir. Ebeveynler bir an önce gaflet uykusundan uyanmalı, kâl ehli değil hâl ehli olmaya özen göstermelidir. Konuşan değil yaşayan, örnek olan, şuurlu Müslümanlardan olmak için gayret etmelidirler.

El, ayak, göz, kulak, dil ve diğer âzâlar (organlar); kalbin emrinde ve hizmetindedir. Bu âzâlarda kalb dilediği gibi tasarruf eder (bunları kullanır) ve onları istediği yöne yöneltir. Bu âzâlar, fıtraten kalbe itâate (uymaya) mecbûrdur. Ona aslâ karşı gelip, isyân etmezler. (İmâm-ı Gazâlî)

Allah dostları, İslamı şuurlu yaşayan anne babalar, aile ortamı, arkadaş çevresi, eğitim birimleri, katıldığımız sohbetler, fıtraten yaratıldığımız saf öze dönmemize vesile olacaklardır.
İnsan tabiatı itibarıyla güzel ahlakı sever, kötü ahlaktan uzaklaşır. Bize verilen cüz-i irademizi hayır tarafına kullanırsak hidayet vuku bulacaktır. Bunun sonucunda nice hayırlı salih amellere imzalarımızı atmış olacağız.

“İslâm tabiat dini olduğu için, yâni hilkate ve fıtrata ve tabiata uygun olduğu için, toplum içinde olmayı tercih ediyor. Bir kenara çekilip kendi başına, ibadet hazları içinde, memnun yaşamaktansa; toplumun içine girip toplumun fertlerinin kendisine ezâ ve cefâ ve zulmüne tahammül etmek, daha sevaplı olarak gösteriliyor.” O yüzden müslümanın da iyi yetişmiş ve sosyal olanı makbuldür.
(Prof. Dr. M. Esad COŞAN (Rh.A)

Sosyal organizasyonlarının hizmet binalarının vakıf ve derneklerin cemaati sağlam ve güçlü tutması bundandır. Yalnızlığa çekilen fertler imanları güçlü değilse, akarsudan ayrılan su damlaları misali, kendi oluşturdukları göletlerinde; yosunlaşmaya, bulanmaya, bozulmaya, sekteye uğrayacaklar ve enerjilerini kaybedeceklerdir.

İlahi ente maksudi ve rızake matlubi niyetimizi devamlı aynı ayarda tutmalıyız.

Ölmeden ölmeyi başarabilmeli nefsimizin tasallutundan sıyrılabilmeli, ruhumuzun beden ülkemizdeki sultanlığına izin vermeliyiz. Ebedi kalacağımız cennet yurduna hazırlanmalı, Cemalullahı seyran eden bahtiyarlardan olabilmeliyiz. Aksi takdirde esfeli safiline kayabilir ve ebedi ızdırap yurduna kendimizi hazırlamış oluruz. Ruhumuz bedenimize esir düşerse, fıtratımıza zıt bir durum vaki olacaktır. Buhran, hüsran kaybedilmişlik kapımızı çalacaktır. Allah Teâlâ Hazretleri (C.C.) muhafaza etsin.

Hidayete ermelerde vesilelere bağlanmak yerine sıratı müstakim üzere istikameti muhafaza etmeli, nihai hedef olarak Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) ermeye, ulaşmaya azmetmelidir. Vesile olanlar kendilerinden benlik görmemeli, kalplerinin ayarını devamlı kontrol etmeli, Hakkın kapısında hadimlik nimetini bahşettiği için Mevla’ya devamlı şükür halinde olmalıdır.

Peygamberimizin Mi’rac´ı: Sütü Alması, Fıtratı Tercih Etmesi

(Sümme ütîtü biinâin) Sonra diyor ki Peygamber Efendimiz: “Bana üç tane kap getirildi; (inâin min hamr) cennet şarabından bir kap, (ve inâin min leben) cennet sütünden bir kap, (ve inâin min asel) cennet balından bir kap… Bal süt ve meşrubat. Hamr, yâni cennet şarabı, meşrubatı… (Feehaztül-leben) Süt kabını aldım.”
(Fekàle: Hiyel-fıtratüllletî ente aleyhâ ve ümmetüke) Cebrâil dedi ki:
“–Bu senin ve ümmetinin üzerinde bulunduğu fıtrattır”
Yâni, Rasûlulah’nı sütü alması fıtratı tercih etmesi demek. Tabii bu da ne demek muhterem kardeşlerim: İslâm dininin insan tabiatına uygunluğu demek. Fıtrata, yaradılışa müsâid, ahkâmı yaradılışa ters değil…
–Bir misal ver hocam da yaradılışa ters nedir anlayayım, yaradılışa uygun nedir anlayayım!..
Bakın meselâ İslâm’da nikâh Peygamber Efendimiz’in sünnetidir, evlenmek sevaptır, evlilik bir çok sevaplar kazandırır insana… Evine yiyecek içecek getirdiği zaman, yediyüz misli sevap alır; çoluk çocuğunu yetiştirince sevap alır, hanım çocuğunu emzirince sevap alır, cihad etmiş gibi ecir kazanır. Karı koca birbirleriyle güzel muamele ettikleri zaman sevap kazanırlar. Yâni bir sürü sevap kazanırlar. Bu, insanın tabiatı işte… Erkek ve dişiden yaratılmış, aile kuruyorlar, çocukları oluyor. Bu böyle…
Fıtrata aykırılık nedir? Evlenmemek, bekâr durmak veya evlenmemeyi dinin bir esasıymış gibi ortaya koymak; işte fıtrata aykırılık… Bizim dinimiz insan tabiatına, çevreye en uygun dindir. Yâni, çevrenin korunması için de İslâm’ın ayakta olması, İslâm’ın devreye girmesi lâzım, müslümanların çalışması lâzım!.. Çevreyi de İslâm dini korur, insanın ruhunu da İslâm dini korur, bedenini de İslâm dini korur. Çünkü fıtrat dinidir, her şey tabii, her şey güzel, her şey olurunca, her şey akış istikametine uygun, akış istikametine ters değil…
Peygamber Efendimiz sütü tercih etmesinden, fıtratı tercih etmesinden, sütü tercih edince de Cebrâil AS’ın: “Tamam, güzel bir şey yaptın, fıtratı tercih ettin.” demesinden sonra devam ediyor. Bizim için büyük bir şeref tabii. Bizim dinimiz fıtrat dinidir. Çağın dinidir, çağlar üstü dindir, ileriye doğru kıyamate kadar insanlığın aradığı dindir. Çünkü fıtrat dinidir. İnsanın tabiatına uygun olağanüstü, olağandışı, akıl dışı, mantık dışı şeyler yok. Her şey insanın tabiatına, fıtratına uygun. Böyle sütle sembolize edilmiş olarak bu rivâyette karşımıza geldi.
M. Esad Coşan


Allah Teâlâ’nın gönderdiği İslâm, insanların fıtratlarına uygun bir dindir. İnsanın fıtratı şimdiye kadar değişmediği gibi kıyamete kadar da değişmeyecektir. O hâlde bu din ebediyyen geçerlidir ve her çağda insanları huzûra kavuşturacak yegâne yoldur. Ahlâkî sefâlete sürüklenerek insânî fıtratı bozmaya çalışanların ise ondan daha iyi bir yapıya kavuşmaları mümkün değildir. Öyleyse insanlar Allah’ın yarattığı fıtratı muhafaza etmeli ve buna en uygun olan dine sarılmalıdırlar. (Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yay.)

Bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalışan bir akrep görür.
Onu kurtarmaya karar verir, parmağını uzatır ama akrep onu sokar. Bu adam tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar. Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler.

Buna karşılık akrebin soktuğu adam söyle der : “Sokmak akrebin fıtratında vardır. Benim fıtratımda ise sevmek var. Neden sokmak akrebin fıtratında var diye kendi fıtratımda olan sevmekten vazgeçeyim?’’

Bizim görevimiz tebliğdir. Bunu yaparken sevgi eksenli olmalı zorlayarak değil sevgi metodunu kullanmalıyız. Örnek halimizle duruşumuzla, yaşam tarzımızla, hayırlı vesilelerden olmalıyız. Halis niyet ile başladığımız bu güzel yolculukta, faydalı ilim tahsili ile irademizi güçlü tutarak, kulluk vazifelerimizde ve hizmetlerde azami gayret göstererek, başarıya ulaşmak elbet zor olmayacaktır.

Allah kusurlarımızı affetsin… Tevfikàt-ı samedâniyyesine mazhar eylesin… Sevdiği, râzı olduğu kullarının arasına bizleri de kabul etsin inşaallah…

Allah-u Teàlâ Hazretleri iki cihanda cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin… Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin… Rıdvân-ı ekberine vâsıl eylesin…

Ya Rabbi! Yolumuzu aç!
Dualarımızı aziz ve yüce İsmin hürmetine kabul et.
Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü tehlike ve kötülüklerden koru.
Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü güzellik ve iyiliklere eriştir.
Bizleri muvaffak ve muzaffer eyle.

Mihrican Ulupınar
mihricanulupinar@gmail.com
06.03.2013/ 03:39

26
Oca
13

Hastalığım /Ruhumun Kanatları


Hastalığım /Ruhumun Kanatları

Hastane koridorun da ki belirsiz bekleyişlerim. Her an yeni bir sürpriz habere hazır olma halim. Doktorum ameliyat dediğinde, şaşkınlıkla birlikte bir teslimiyetin ruhumu kuşatması.
Yaradanımın elbet bir bildiği vardı. Maddi ve manevi yolculuğumun bu deminde yeniden bıçak altına yatmak vardı. Teslim oldum/ şikayet etmeden…
Hemen ameliyat için hazırlığa başladım. Tahlil ve filmlerim çekildi. Perşembe öğle sonu operasyon saatim ayarlandı.
Sevdiklerimle vedalaştım. Odama yatışa hazırlanıyordum ki, anestezi doktorum operasyona izin vermediğini söyledi. O gün ameliyat olursam anesteziden uyanamayacağımı bildirdi. Bir başka rahatsızlığım gizli ve sinsice ilerlemişti. Bu vesileyle onunla da tanışmış olduk/ Aynı şehirde birbirinden habersiz dostlar gibiydik.
Ve eve dönüş…
Onbeş günlük bir hormon tedavisi süreci başlamış oldu.’ Vardır bunda da bir hayır’ diyerek bekledik.
Tedavi olumlu sonuç vermiş ve ameliyat günüm gelmişti. Hazırlandım ölüme gider gibi. Öyle ya geri dönemeyebilirdim!/Kayınpederim gibi…

Hayat neydi? Bir göz kapayıp /açma süresi, bilinmeyen bir zaman mı?

Saat sekiz de eşimle vedalaşarak ameliyata alındım. Soğuk odada kolumdan başlayan bir ağırlıkla uyutulmuştum. Dokuz buçuk da uyandırıldım. Gözlerim kan çanağına dönmüş ve şişmişti. Görmekte zorlanıyordum. Sevdiklerim yanımdaydı; eşim, annem ,babam, kardeşlerim, gelinlerimiz, dostlarım…
Sıcacık bir sevgi selinde, rahmetin kucağında, huzurun bahçesindeydim.
Zor günlerimde sevdiklerimin yanımda olması gücüme güç, sabrıma sabır katıyordu.
Susuzluktan kavrulan dudaklarıma damlattıkları su; ab-ı hayat/ zemzem gibiydi.

Rüyamda kollarımı açmış uçmaya hazırlanıyordum. Öyle hafiflemiştim ki. Bu hastalık Allah bilir üzerimden hangi sıkıntı ve dertleri alıp götürmüştü.
Ruhumdaki büyük huzur, sakinlik, hafiflik tarifi mümkün olmayan bir güzellikti. Bedenim sıkıntı da ruhum ise sefa içinde idi.
Uykuya daldığımda odamı çiçekler içinde görmüştüm. Uyandığımda odam gerçekten çiçekler ile doluydu. Gerçekte gören neydi, göz mü, kalp mi?
Kalbin bakışına engel varmıydı?

Bu hastalık beni topladı, tüm dağınıklığımı giderdi, rotamı düzeltti.
Yavaşlattı, rahmetin kucağını dalga dalga hissettirdi, yakınlaştırdı.
Ağırlıklarımı aldı sakinleştirdi. Hem ruhen hem bedenen hafiflemek, bu olsa gerekti.

Hastalığım süresince en manidar yolculuğum ise; H.z Hacer, H.z İsmail(a.s) , H.z İbrahim (a.s) ile aynı zaman dilimini yaşamaktı. Onların çektiklerini okudukça; bedenim yatağımda, ruhum ise Mısır, Filistin, Mekke topraklarında sefer ediyordu. H.z Hacer’ in teslimiyeti sabrıma sabır katıyor, ruhumu güçlendiriyordu.

Bu kısacık an içinde ruhum hangi merhaleleri geçmişti bilemem…
Yattığım yerde sabrımla hangi salih amelleri defterime yazdırdım bilemem…
Bildiğim şu ki yeniden bir hayat bahşedildi/ O’na {C.C} daha yakın olabilmek için…

Hiçbir şey bana ait değil, belki de huzurumun kaynağı bunu bilmekti.
Tüm nimetlerin emanet olduğunu bilmek haddini bilmekti/Kulluğu yeniden tatmaktı.
Hastalık bir sabundu/ günah kirlerimi yıkadı, temizledi gitti.
Hastalık bir misafirdi memnun edebildi isem/ hediyelerini bıraktı gitti …

Yeni bir beyaz sayfa açtım hayata/’’ yeniden merhaba’’ diyerek…

Mihrican Ulupınar

00.04
27.01.2013

14
Kas
09

Bir Leyla Düşlemesi


Bir Leyla Düşlemesi
Osman ALAGÖZ

Bir Leyla düşlemesidir aşk. Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye. Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında aramanın adıdır aşk. Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir; güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk.

Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için. Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.

Mecnun’a özendik sevdamızı bir Leyla’ya yüklemek için. Leyla bir ışıktı, ab–ı hayattı aşkı filizlendiren.
Ferhat olup Şirin’ler hatırına gönül kazmasını yamaç yüreklere vurmak istedik. Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.
Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda. Leyla’ya, Şirin’e, Aslı’ya adadığımız yüreklerimiz vardır. Suretten öte aradığımız bir yâr vardır. Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.

“Aşk” ile “ilgi duyma”nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor. Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık. Tutkulara takılıp kaldık. Dergâha gelen delikanlıya şeyhin “Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!” dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını. Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu. Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.

Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık. Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları aşk sandık. Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.

Sonu “kaf”la biten, “aşk”ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın. Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye “aş” (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.
Mecnun’un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar, çöl değil. Oysa aşk, çölde haz verir insana. Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır. Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa. Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı, cânân adı, can verir ölür ruhlara. Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla’yı görenler, aşka uyanır seherlerde. Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde. Toprak öperken alınlarımızdan, aslında Leyla’dır buseler konduran.
Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık. Biz seherlerimizi uykulara feda ettik, göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları. Üstümüze güneşler doğar oldu. Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda diyemedik gün doğumlarında. Biz, ceylanların gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla’nın gözlerine benziyor diye. Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık. Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.


Biz sevemedik yaratılanı Yaratan’dan ötürü. Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını.
Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva’dan dökülen. Şimdi ezeli pişmanlıklara değil, günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.

En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden, “Ben sana âşık olmuşam ey şerif!” hitabının tatlı sıcaklığı vardı. “Levlake…” hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı. Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.
Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla’ya, son Leyla’ya, en Leyla’ya sunmanın hesabındayız. Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe’sinde misafir etmenin telaşındayız. Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.
“Kimsin?” diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık “benim” der. Ve tekrar seslenir sevgili. “Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular.” Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. “Sen’im” der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır. Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.

Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup ölümsüzlüğe kucak açanlardır.

Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır. Dillerde hep Leyla kitabı okunur. Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla… Buram buram hep Leyla… Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında, göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır. Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa. Toprak, Leyla’sıdır yağmurun; toprağın Leyla’sı yağmur…
Mecnun’a adını sorarlar, Leyla der. Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla, hep Leyla der. Hep aşk…

Gönlünü Leyla’ya kaptırmışların şafaklarında, güneşin ışıldayan çehresinde gamzeli tebessümler saklıdır. Dağların doruklarında hiç kaybolmayan beyazlıklar, Leyla’nın yüreğe serinlikler bahşeden sevdasıdır. Aşk, kar beyazı vefalar saklar bağrında.

Yüreğine yasak koyanlar, vefalara bezenmiş aşklarında ölümsüzlüğün kapılarını aralar. Gecenin mavi karanlığında yıldızlardan taç yapan âşıklar. Leyla durağında sevda yağmurlarıyla ıslanırlar.
“Cennet gözlüm” dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza…
“Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!” deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını? Sevdanın ve Leyla’nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık? Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla’yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla’dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?

Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur. Dolaştığı günlerden bir gün… Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla’dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun’a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. “Kusura bakma derviş baba, ben Leyla’nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla’nın aşkından beni nasıl gördün?”

Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla’nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla’ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla’ya uzanır.

14
Kas
09

Belalı bir yazgıdır aşk!


Belalı bir yazgıdır aşk!

“aşığın payına düşen belalı bir yazgıdır aşk. ne alınmış bir ‘karardır’, ne de seçilmiş bir ‘eylem’.”

“ey hakikatli aşık! aşk kimi yakalar da muradını hemen verir? kimi yakalar da viran eylemeden şen bırakır? sorgusuz sualsiz, bedelsiz, mihnetsiz kimi vuslata erdirir? bil ki hazan nasıl serviyi yağmalayamazsa, sevgili de doğru aşığa kötülük eyleyemez. sevgili kaçar gibi gösterir kendini, ama izlerini bırakır ardında. yüzünü peçeler fakat gözleri açıkta kalır. çünkü sevgili de en az aşığı kadar mecburdur aşka. ve er ya da geç çıkacaktır aşığın huzuruna. hasılı, sevgili aşığına sırtını dönse bile onu terk ettiği görülmemiştir. “

“aşktan sır olmaz. ve aşk ne aşığı, ne de maşuğu gizleyebilir. kendini belli etmeyen aşk ise zaten hakikatli değildir.”

“aşkın esrarını aşıktan başkası çözemez. belki de bu yüzden her aşık yepyeni bir yolcudur ve aşıklık serüveni hiç bitmez.”

14
Kas
09

Sevmek ve Adamak…


Sevmek ve Adamak…
Sevmek, adamaktır. Adağın tasarrufu adandığı kapıya aittir. Eğer sevginizi bir ölümsüze adamışsanız, onu da ölümsüzleştirmişsiniz demektir.
Allah’ı sevmek sevgiyi ölümsüzleştirmektir. lleti ölümlü olan sevginin kendisi de ölümlüdür. İlleti ölümsüz olanın kendisi de ölümsüzdür.
Sevmek vermektir. Sahip olduğunuz en değerli varlığı, yüreğinizi vermek… Vermek dedimse öyle çıkarıp sunmak değil, paylaşmak anlamında vermek.
Kişi başkasına veremediğinin, “diğeri”yle paylaşamadığının ssahibi değildir. Ya da kişinin sahip olduğu şey, başkasına verebildiği şeydir. Bundan dolayı yüreğine sahip olamayanlar sevemezler. Yüreği işgale uğramış bir insanın seveb ilmesi düşünülemez. Çünkü orası işgal edilmiştir, yüreğinin iktidarı kendi ellerinde değildir, onu bir başkasıyla paylaşamaz.
Böylesine işgale uğramış bir yüreğin sahibi sevmekten söz ediyor “sevdim” diyorsa, sevdiğine sahte adresli bir davetiye çıkartıyor demektir.
Vereceğiniz şey ne kadar değerliyse, onu vereceğiniz yer de o kadar yüce olmalı. Daha doğru bir deyimle, verdiğinizin kıymetini bildiğiniz ölçüde seçersiniz verilecek yeri. Sevginin adanabileceği en büyük kapı Allah’ın kapısıdır. Sevgiyi o kapıya adamak, ona en yüksek değeri biçmektir. Sizden olan birşeyi ölümsüzleştirmektir. Çünkü bir adağın sorumluluğu, adandığı andan itibaren, adandığı kapıya geçer.
Sevgisini ıspatlamak için gerekirse İbrahim gibi ateşin ortasına atacaksın kendini. Senden istendiği zaman böyle ıspat edeceksin sevgini. Elbet O da ispat edecek seni sevdiğini. Kabzasında tuttuğu ateşe emrederek: “ya naru kuni berden ve selamen ala İbrahim” (21/69) diyecek.
Ateş de sahibinin bu emrini tutup, sevgiyi yakmaya güç yetiremeyecek, seven ve sevilene soğuk ve serin olacaktır. Fakat buna rağmen bu sevgiyi yıpratırım diye tir tir titreyeceksin. Hem canını adayacak, hem korkacaksın; hem ateşe atlayacak, hem de sevgiyi kaybetmekten korkacaksın…

Yürek devletinden…

26
Eki
08

Gül’ü Tefsir Edebilmek


Resmin tam boyutunu görmek için üzerine tıklayın.


Bu yolda gidenler öyle iyi bilir ki Gülün Yolculuğunu

Haydi bilmeyenlerle bir yolculuğa çıkalım beraber…
Önce bu yola talip olmak gerekir, yoksa gülden başka çiçeklerde var, dikensiz,isteyen onlara gidebilir…

Ama madem yolun gülün yolculuğuna benziyor, talebin onu istiyor, o zaman hazır ol, karşılaşacaklarına…

Yola başladık…
Yol dikenli, başladı bile seni incitmeye, canından can kanından kan damlar sızım sızım…
Yılmak yok devam,bak senden önce giden kardeşlerin var, onlarda gidiyor ayakları kanaya kanaya, yürekleri sızlaya sızlaya…
Bak ufukta yeşil yapraklar var bunlar senin ailen,dostların sevdiklerin,akrabaların…
Çok sevdin hepsini değilmi?
Varını yoğunu vermek istedin, canını isteseler verirdin, o kadar çok sevdin herkesi, çünkü
hamurunda SEVGİ vardı,VEDUD esması ağır basıyordu yaradılışında…
Elinde değildi ki sevmemek, çok kırdılar gönlünü, analı babalı yetim büyüdün, bilirsin kırık gönlün ne olduğunu…
Bu yüzden midir ki dayanazmadın bir kırık gönül görsen…
Sevdin herkesi şartsız sevdin, karşılıksız sevdin,beklentisiz sevdin….

Anlamadılar, incittiler seni, boynu bükük ayrıldın onlardan yada, onlar senden…
Bak yol devam ediyor ,gülün dalı uzun daha ,demek ki bitmedi bu yol daha…

Yinemi dikenler, ahh kanattı yine ayaklarımı olsun, alıştım acılara varsın kanatsın, yansın yüreğim

Ağlarsın kimsenin görmediği yerlerde, ağlarsın doyasıya, yağmur olur söndürür yanan yüreğinin acılarını…

Yine yeşil yapraklar çıktı, bari bunlara tutunayım, ne olur ihtiyacım var,sevgisiz yaşayamam ben ne olur sizde kırmayın beni,bari siz bana karşılık verin!!!!

Dersin….

Yokmu!! Bittimi!! Her yerde sevgiye neden bu kadar düşman herkes, neden menfaat olmuş tüm sevgiler, zormu karşılıksız sevmek zormu!!!!! ….

Tutundun sımsıkı bu yapraklara bırakmayacağım artık, aradığım belki bu sevgilerdi dersin…
Yok yok yine atıldın, itildin,yine vuruldun kalbinden…
Yarim,Eşim,evladım,komşum dedin, varını yoğunu fedaya hazırdın onlar için, ettinde …..
Ne mi oldu boş verin….
Hadi gönlüm yola devam, gül yolculuğuna madem girdik hadi devam edelim…

Elbet vardır bu yolun üzerinde olmamızın bir sebebi, Mevlam hiç bir kulunu boş yere bir yerde bulundurmaz vardır bir hikmeti.
Merkez efendinin dediği gibi herşey merkezinde….

Dikenler yine kanatıyor yüreğini taşlayan taşlayana …

Artık ümidini kaybetmek üzeresin…

Öyle bir sevgisiz kaldı ki yüreğin, tam bu dünyada sevgiye yer yok diyecektin ki…

Oda ne farklı bir şey çıkıyor önüne, bu karşılaştığın yapraklara benzemiyor,bu farklı, sanki içinde bir sır saklıyor gibi…

Aman Allah’ım bu ne güzellik, nereye geldim ben, dersin…
Nedir bu kat kat kırmızı perdeler neyi anlatıyor sırrı nedir???…
Gül bahçelerini hep dışarda arardın, sanki artık yüreğinde gül bahçesini yaşıyorsun…
Evet sevgi bitmemiş demek, diğer sevgilerden vefa göremeyişinin sebebi bu olsa gerekti…

Eğer onlarda takılıp kalsaymışsın bu güzelliği göremeyecektin…
Bu sevgi ALLAH SEVGİSİ
Resmin tam boyutunu görmek için üzerine tıklayın.

Allahım tüm dertlerim bitti,artık yüreğim acımıyor sanki güneş benim içimde doğdu…

İçimdeki karanlıklar bitti, tüm kalp hastalıklarım yandı bitti.
Artık Mevlana h.z. leri gibi bakabiliyorum hayata, yaradılanları hoş görüyorum Yaradandan ötürü demiş Yunus, Onu’da anlıyorum artık….
Tüm resimlerle dolu kainat, Ressam sensin…
Marifetullah ne büyük bir ilimmiş Allah’ım, samanyolu küçücük kaldı senin ilminin yanında …

Dersin…
Resmin tam boyutunu görmek için üzerine tıklayın.

Meğer ne de boş şeyler için üzülmüşüm, asıl senden ayrı geçirdiğim saniyelere üzülüyorum artık…

Seni tanıdıkça Aşık oluyorum sana, hayranlığım kat be kat artıyor.

Hayretlerdeyim….

Neden! Neden!!!! Resimlerle oyalanmışım bunca zaman…

Leyla Leyla derken, Mevla’yı neden unutmuşum, halbuki Leyla sadece bir okulmuş, sana gelen yolu tarif eden bir okul…

Yürek kavruluyor ilahiaşkın ile dönüyorum, dönüyorum, aklım yerinde değil,bu kadar mı güzelmiş senin aşkın, bana verseler tüm kainatı, asla istemem…
Varsın saraylar, köşkler, huriler, gılmanlar, dünyalıklar, ukbalıklar isteyenlerin olsun

BANA SENİ GEREK ALLAH’IM BANA SENİ GEREK

Dersin…
Resmin tam boyutunu görmek için üzerine tıklayın.

Gülün çiçeğinde Muhabbetullah ilmini buldum Allah’ım...
Mevlamın sırrı ki çile çekmeden ele geçmiyor, bedel istiyor, ama aldıklarının karşılığında, öyle bir
Hazine veriyor ki, geri istemiyorsun verdiklerini…
Mevlam geri veriyor aldıklarını, bu sefer sen istemiyorsun….

Seni Seviyorum Allah’ım, Seni Seviyorum….
Sana Aşkımı İlan Ediyorum…

Duysun cümle alem,Aşığım aşık…
Dersin…
Resmin tam boyutunu görmek için üzerine tıklayın.

Varsın bu kulunda senin aşıklarından yazılsın,
Aşk hamalı olsun, bu öyle bir yükkü hürmetle taşınası.

Mevlam ne olur Cemallulah‘ından mahrum etme bu acizide…

Ne arzum ne dileğim kaldı şu fani dünyada…
Bir dileğim varsa Senin Cemalindir ancak…

Yüreğimdeki bu yangınını Cemalini seyretmek söndürür ahirette…

Bana düşen son nefesi beklemektir , aşkla hizmet gerekir tüm kullarına ki, olada bir kulu dua ederde Cemalullahı kazanabilir bu garip aşık….
Dersin…
Resmin tam boyutunu görmek için üzerine tıklayın.

Son nefesim Şeb-i aruz olsun ilahi…
Herkes gülsün, ağlamak yok,
Cenazem Düğünümdür…
Mezarıma güller dikin, dikin ki
Muhabbetullahı herkes okusun, güllerin dallarında, yapraklarında, çiçeğinde….
Dersin…

Bir şey unuttum değilmi? Nedenmi kırmızı gül?...

Kurban olduğumdandır Mevlama, canımı O’na adadığımdandır…
Herkes bir şey için yaşar şu fani dünyada, varsın bu garip aşıkta O’nun için yaşasın,
şehitler gibi canını feda etsin, çokmu O’na bir can feda etmişim, al Mevlam canım senindir…
Dersin….
Resmin tam boyutunu görmek için üzerine tıklayın.

Emanetin Senin’dir…

Ne zaman ki gönderdin AZRAİL A.S’I

HAZIRMISIN” dediğinde

HAZIRIM ARTIK GİDELİM” diyeceğim O’na

İNŞAALLAH….

Dersin….

Yazan:
Bezm-i elest….
26 EKİM 2008 Saat:03:43

02
Ağu
08

Leylâ…


Leylâ…


Leylâ…
Gölgede kalmış aşkının kâtili mi, yoksa Mecnûn’a verilen bir hediye miydi?
Bu hikâye, gören ve görmeyen kalplere göre şekil değiştirdi. Görenler için hikâye, Mecnûn Leylâ’yı tanıyamadığında anlam kazandı. Görmeyen kalpler içinse, hikâye, ayrılıkla sonlandı.
Bilseydi yüzyıllarca anılacağını yine de salınır mıydı, adına “insan” denen âlemlerin yanında…
Tebessüm eder miydi yine; sonsuzluğa özenen tartışmaların konusu olacağını söyleselerdi.
Leylâ…
Bilseydi yine de ister miydi “ölemeyen” Leylâ olmayı…
Mecnûn’a dökülen gözyaşlarının, Leylâ’ya vurulan kamçılar olduğunu bilmeden çok şey aradık bu hikâyede…
Kimi yalnızca aşkta takılı kaldı, kimi ise aşkı tanımladı. Aslında aklını kullananlar için nice gerçekler vardı bu hikâyede…
Kâh tasavvuf meclislerine misafir oldu Leylâ ile Mecnun, kâh haberleri olmadan aşkları çalındı lâyık olmayanlarca…
Ama hep Mecnûn acılarla yandı… Leylâ hep umursamaz sanıldı…
Leylâ…
Yalnızca Mecnûn olmuş Kays’ı değil, asırları sürükledi peşinden… Aşkın en büyük kraliçesi oldu istemeden…
Acıyan yüreklerin sebebi kılındı ismi kullanılarak… Çünkü artık ağlayan her bir kalbin suçlusunun diğer adı da Leylâ idi..
Peki Leylâ kimdi?
Ruhu uykusundan uyandıran hislerin tek anahtarı neden bu isimde saklı idi?!
Leyla, mâşuk olmaktan çok mu mutlu idi?
O’nun aşkıyla yanan Kays’a “Mecnun” denildiğinden beri o da artık Leyla değildi.
Bu ayrılık, aslında büyük bir vuslatı beraberinde getirdi. Ve birbirlerinin bedenlerini göremedikleri andan itibaren aslında onlar sonsuza kadar birlikte olmanın kitabını kâinâta hediye etmişlerdi.
Mecnûn şanslı olduğunu hiç fark edememişti. Henüz Leylâ’sını dahî bulamayan, ancak Mecnûn olma yarışlarında sıraya giren çok insan yitip gitmişti. Bilseydi taklitlerinin çokluğunu, o da Leylâ’ya teşekkür ederdi.
Gerçek bir Mecnûn olmak bu kadar asillerin işi miydi?
Ve yeni bir keşif yapıldı kâinatta… Ruhun derinliği tartışıldı.
Kalbinin, aslında kimin için attığını bulan Mecnûn, Leylâ’ya haksızlık mı etmişti; yoksa O’nu O’ndan daha çok sevdiğinden dolayı yine “iyiliği” için gerçekleri mi göstermişti çölde onu tanımayarak?
Ya Leylâ… Mâşukluk rütbesinden düşünce neler hissetmişti?
Yalnız olan yüreğini avuçlarına alıp sahibine teslim etmeliydi. Ve gerçek sahibinin adıyla süslemeliydi yüreğini… Ve Mecnun’u tanıttığı için teşekkür etmeliydi O’na..
Ve bilseler ayrılamıyorlardı, aslında birbirlerinden Leylâ ve Mecnun… Kendilerinden sonra yüreklerini delice çarptıran tek varlık aynıydı, efsâne olan hayatlarında: Allah…
Ve aşkı bile kendilerine özendirmişlerdi…
Bir yok oluş ve alev alev yanan yürekler aslında cennet bahçelerindeki vuslatın müjdecisiydi.
Leylâ Mecnûn’dan çok şey öğrenmişti, ancak Mecnûn, Leyla’nın sâyesinde ruhunun sahibini keşfetmişti.
Ve Leyla hikâyenin kahramanı oluverdi.
Şimdi Mecnûn ateşini alevlendirene borçlu gibiydi… Ve o da Leylâ’ya teşekkür için bir ayna tuttu yıllar sonra karşılaştıklarında… Kendisini Mecnûn’da gören Leylâ anladı ki, aslında gerçek Leylâ kendisi değildi.
İçini yakıp kavuran Mecnûn’a duyduğu aşk ile vuslatı ararken Leylâ, daha büyüğü ile karşılaşmıştı.
Artık gerçek olan her şeyin adı Mecnûn, yalanların ise Leylâ idi…
Ve aşk da o ikisinde özendiği şeyi keşfetti.
Aşkın aradığı şey “gerçek”ti…
Ve o gün bugün dünya, masalla gerçek arasında gidip geldi.
Kimi aşklar gerçekliğe erişti, kimi ise vuslata eremedi.
Yani kısaca gerçekleri acı kabul eden herkes, yaşadığı aşk kadarıyla adına insan denildi ve aşka gerçekliği yakıştıran herkes de vuslatın nağmelerini dinledi.
Çünkü adına aşk denen şey, O yüce varlığı içinde bir yerlerde keşfederek bu dünyaya uzaktan tebessüm edebilmekti

02
Ağu
08

Bir Aşk Hikayesi


Geceleri balkonda ışığın etrafını alan pervane böceklerini fark etmiş miydik hiç?
Ya onların aşk uğruna yaşadıklarını bilir miyiz? Yani pervanenin mum ışığıyla yaşadığı aşkın hikayesini…
Aşk bir farkına varış, bir idrak seviyesidir… ‘Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.’ derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın… Pervane aşkını ispat edebilmek için gördüğü anda ışığı, etrafında dönmeye başlar. Bir cezbedir bu. Bu cezbenin gittikçe daralan bir çemberi vardır. Işığın etrafında döner, döndükçe biraz daha yakından dönmek ister. Işığı gördüğü anda aşkı ilmel yakin olarak tanıyan pervane, onu aynel yakin bilmek istediği için gittikçe mumun etrafındaki çemberi daraltıyor. Çember daraldıkça pervanenin aşkı artıyor, şevki artıyor, coşkusu artıyor. Coşkusu arttıkça da cesareti artıyor. Aşk cesaret işidir, neticede. Ve pervane cesaretle kanadını şöyle bir değdirir ateşe. İlk lezzettir işte o acı. Acı verir, yakar içini. Ama ona verdiği acı o kadar hoşuna gider ki, daha fazla dönmeye başlar. Acı ve lezzet… Birbirine zıt bu iki duygunun bir arada olması nasıl mümkün… İşte bu noktada, azabın ve acının lezzet olmasındaki sırrı yakalamak gerek.
Azap kelimesi azp kelimesinden türüyor. Azp lezzet demek. Azabın ne olduğunu buna göre ölçün ve düşünün. İşte kanadının ucunu bir defa yaktığı zaman pervane ilk azabı duyar; fakat öyle bir lezzettir ki o azap… Bu azap ve ondan alınan lezzet, insanı yavaş yavaş nefsinden sıyırıp vuslatı mümkün kılar. Bu sefer daha büyük bir cesaretle kendini ateşe atarcasına gider ışığı kucaklar.
Ve burada ateş pervaneyi yakar kavurur. Bir buğday tanesi gibi toparlayıp yere düşürür. Artık pervane ‘hakkal yakin’ biliyordur vuslatı. Bu fenadır. Bu canını verdiği noktadır. Mumun bundan haberi bile yoktur belki. Olmasına da gerek yoktur. Bu pervanenin aşkıdır çünkü. Aşkı uğruna can veren pervanenin aşkı. Ama öbür taraftan mum da yanar. Onun aşkı da, acısı da kendincedir. Önce can ipliğine bir ateş düşer ve yanmaya başlar mum… Sonra içindeki o yangını söndürmek için gözyaşı döker. Ateşi su söndürür çünkü. Ama mumun gözyaşları onun ateşine daha da bir güç verir, elemi arttıkça artar. Ve erir can ipi, sevgilinin yolunda yok olana dek…

İskender Pala

12
Eki
07

Aşk üç harftir…


bekaya-giden-yol.jpg 

Aşkın en güzel varisi neydir. Cansız bedeni, ölü bedeni hiç aldırış etmeden nameler döker. Peygamberimizin sünnetleri, hadisleri bizlere nasıl kalmışsa neyde nameleriyle anlatır bir şeyleri. Seni görseydi, sesini duysaydı ne olurdu hali.

Her şey, her yer, her hal, her ses, tabiat seni anlatır. Bülbülleri uyutmayan hulara gark eden, arıları ibadete hem de hiç durmadan, karıncaları mecnun eden, hiç durmadan yürüten, çiçekleri gündüz açılıp gece kapanmaya yönelten, gülü güldüren, bülbülü inleten o aşktır. Aşkınla solar bedenimiz, aşkınla görmez gözlerimiz, açılır kalbimiz, aşkın gideriz mürşidimize, çağırır bizi, uzak diyarlarda olsa dahi her an yanımızdadır ruhen, yakarışlar yükselir, göğün derinliklerine semanın zirvelerine, dağlarda yankılanır, taşlara çarpar başı aşkın hükümranlarıdır hoş sedalar, aşıktan haber götürür saba yeli hoş vakitlerde, duaların kabul olduğu anlarda coşar aşık, yönelir sevgilisine, döker dertlerini. Tüm alem-i ezkar O’nunla dolup taşar diller susar, coşar kalpler, kapanır gözler açılır gönüller, rahmet kapıları sonuna kadar açılır. Kim inanmaz buna, kim, kim inkar edebilir Seni? Kim şirk koşar Sana? Kahhar isminle kahret onları, aşıklar üzülmesin, kalksın tüm engeller aşıkların önünden, aşk ehillerini Seninle ve sevginle, rüyalarda birleştir aşıklarla mürşitleri.

Aşk sarmaşık kökünden gelir, sarıp sarmalar kendine, kendine bağlar aşığı, öyle bir sarar ki hiç bir şeyden engelleyemez onu. “Kalu bela” demiştik, beli evet demektir. Belaya gark olmak, bela ile hem-hal olmak, aşk belasına tutulmak demektir. Senden gelen her şeye evet demektir. Orada anlaşmıştık. Senden ayrılmıştık, diyar-ı belaya düşmüştük. Sen orada Sana ilk secde edeni habibin, sevgilin, nebin seçmiştin. Bizler onu öyle özlüyoruz ki görememe ızdırabı yürekleri parçalıyor, onun kokusunu duyamama, ayaklarının tozunu öpememe acısı hiç terk etmiyor bizleri. Aya her bakışımda onun parmaklarını hatırlıyor, onun güzelliğini görmek istiyoruz. Cemalini cemaline yansıtmıştın. Gönülleri aşkınla doldurup cümle aşıklara rüyalarında seyrettirdin habibini. Şevk-i aşkına doyum olmaz, firakte, visalde ağlar yanarız cemalini görme arzusuyla. Tadı yok sensizliğin, Senin büyüklüğünü düşünmekle akıl sırra eremiyor, zerreden de daha küçük olan bizler Seni anlayamıyoruz. Öğret bize bilmediklerimizi. Mevlana’nın şeb-i aruzudur aşk, Yunus’un düz odunları, Emir Sultan’ın çıralarıdır, Birinci Ahmed’in başındaki tacıdır, Kanuni’nin seferleri, fatih’in gülleri, gemileridir aşk.

Aşıkların aşkı artar,

Gönül odu şu’le saçar,

Ab ister yandıkça yanar,

Alev içinde İbrahim olayım mı?

 

alıntıdır

10
Eki
07

BIR DOSTA MISRÂLAR


 242440_4420.gif

BİR DOSTA MISRÂLAR

BIR DOSTA MISRÂLAR

Kâmildir o insan ki yaşar hâtıralarla;
Bir başka kerem beklemez artık gelecekten;
Her an doludur gözleri cânan ve baharla
Kâm aldı bilir kendini, ömründe, felekten.

Bir kerre sevip vuslata erdiyse cihanda,
Ömrün iyi rü’yâsına dalsın, uyusun rûh.
Bin zevk aramak kaydına düşmekle zamanda,
Her gün yorulup, nafile bin yıl yaşamış Nûh.

Yahya Kemal Beyatlı

Güzel sanat dallarının ve bilimin hareket noktası ve merkezi insan olmalıdır. Hareket noktası veya gayesi, hedefi insan olmayan sanat dalları ya olmamıştır, olmuşsa bile büyük bir insan topluluğu tarafından kabul görmemiştir.

Mimarlık; adeta insanın dış örtüsü, onun korunması için, yaşamasını devam ettirebilmesi için, bin yıllar süresince geliştirilmiş; geliştikçe güzelleşen bir güzel sanat dalıdır. Diğer güzel sanat dallarıda bu mimarlık sanatının bir tamamlayıcısı olup, onun etki alanında gelişmelerini sağlamışlardır. Resim ve heykel sanatı mimarlığın tamamlayıcı bir unsuru olmuş ve mimarlık geliştikçe; mimarî binalar konularına ve işlevlerine göre sınıflandıkça; (dini yapılar, işhanları, bürolar, evler, tiyatro, meslic, idari binalar, alışveriş merkezleri ve diğerleri gibi) orada gelişen resim ve heykel sanatıda çeşitlilik arzetmiştir. Bu çeşitlilik insanın bilgi ve anlayış bakımından izlemiş olduğu bir tarihi geçmişi de bildirir ve katettiği yoluda gösterir.

„Bütün bu sanat dallarının gelişmesindeki esas merkez nokta insandır“ demiştik. Yani insanın keşfederek ürettiği bütün bu eserler insanın iyi şeylere layık olduğu ve güzele, güzelliğe mazhar olması gerektiğini gösterir. Bilimin ve güzel sanatların merkez noktası insan; ilmin ve sanatın çeşitli dönemlerinde başka başka yorumlanmıştır. Mesela Eski Mısır’da insan; merkezi firavun olan ve bütün hayatını bu merkeze hizmet etmeye adamış durumdadır. Firavunun tekrar dirildiği zaman, onun rahat bir hayat sürebilmesi için, adeta uyku (ölümden – tekrar dirilişe kadar olan) döneminde cesedinin muhafaza edilmesi için yapılan anıt-mezarların (pramit – ehram) yapımıyla uğraşan ve efendisinin (firavunun) dudağından dökülecek bir kelime yığını ile ya iyi bir mevkiye, ya da Nil’in azgın timsahlarına yem olabilecek, karınca kadar hürriyeti ve değeri olmayan bir canlıdır.

Asya’nın doğusunu etkisi altına almış olan Budizme (Budacılığa – Burhancılığa) baktığımız zaman; insan yok olmanın, yokluğun (Nirvana’nın) yolcusudur. Değişik zaman evrelerinde iyi işler veya yaptığı amellere göre dönüşüm (Reenkarnasyon ?) arzeden insanın varacağı en son nokta yokluktur. Nirvanaya ulaşmak dönüşüm evrelerini meydana getiren insan için adeta büyük bir ödüldür. Yok olan insan acaba bu ödülü nasıl almaktadır? Bu sorunun cevabını vermek gayet zordur ve insanın bu inanışta bir değeri ve varlığı yoktur.

Bugünkü Batı Medeniyetinde akılcı (rasyonalist) ve gergekçi (realist) bir düşünce ve görüş hakim olduğu için insan esas mevkiinden indirilmiş adeta diğer canlıların seviyesine getirilmiş; et ve kemikten meydana gelen, doğan, büyüyen, yiyen, içen, uyuyan, üreme eylemini yapan ve sonunda ölen bir at, bir inek, bir aslan, bir ayı, bir balina, bir kelebek durumuna düşürülmüştür. Batı Medeniyeti’nin gayesi insan içindir: Fakat, bu gaye; insanın; özelliklede sömürgeci ülkeler olan gelişmiş batı ülkelerinin insanlarının; daha rahat yaşaması ve devam eden ömürlerinde kendi bedenlerinin ve egolarının (nefslerinin) her türlü ihtiyaçlarını karşılamak için, modanın pazarında iyi bir alıcı olmaları için, kendi rahatlarını başkalarının kanlı cesetleri üzerine kurabilmek için insanlığın ortak malı olan medeniyeti kendi amaçları ve tekellerine almış durumdadırlar.

Incelediğimiz bu üç kültür ve uygarlık çevresinde ölüm nedir? diye bir soru soracak olursak; elbette farklı cevapları almamız gayet normaldir. Eski Mısır’da hayat firavun için yaşanır ve onun için ölünür, tekrar dirilişte de ona hizmeti amaçlar. Buradaki mukafaat ölen insan için fazla bir değişiklik arzetmez ve böyle bir amaç için hayatında bir önemi yoktur. Olgun insan olup, güzeli, güzelliği keşfetmek eğer firavunun görüş ve fikirlerine uymazsa; yeni doğan çocukların barbarca öldürülmesi dahi mümkündür. Ilahi din, Hz. Musa’nın bu işe vazifelendirilmesi ile firavuna ve firavunluğa karşı çıkmış ve böyle bir yönetimin, düşüncenin, fikir ve inanışın „gerçek insana“ zûlm olduğunu belirtmiştir.

Budizmde ise hayat yokluk içindir: Olgunluk, güzellik bu yokluğa varmak içindir. Böyle bir düşünce insanı pasivise (miskin) eder. Sonunda hiç birşey olamayacak, ödül alamayacak, çirkinliği yapanla farkı bulunmayacak bir mücadeleye girilmesini gerek görmeyen zihniyet için hayat anlamsız ve ölümde yok olmaktır.

Insanı hayvan derecesine düşüren Batı Medeniyeti, ölümü bir nevi „yok olma“ olarak görüp, buna karşı dini görüşü fizik ötesi diyerek ilmi saymamaktadır. Hayatın gayesi ve hedefi daha rahat yaşamak, herşeyin zevkine varıp, yaşarken egosunun (nefsinin – bencilliğinin) bütün arzularını yerine getirmek, hayatı bir savaş görüp ve sadece kazanıp, yaptıklarının hiç hesabını vermeyi düşünmeyen bir hayat tarzı için artık „biz“ şahıs zamirini kaldırıp, yerine „ben“ tekil şahıs zamirini yerleştirmiş olan bir zihniyettir. Bu uygarlık alanında da „ölüm“ bir kavuşma, yapılan ameller için ödül ve ceza için geçiş evresi olduğu kabul edilmez. Adeta „Ben öldükten sonra; yakın, bir kenara atın, bir dereye sürüyün“ görüşleri göze çarpar.

Ölümün bir yokluk olmadığı, küçük karar (Irade-i Cüzî) ile insanın dünya hayatında yaptıklarının bir cezaya veya ödüle mazhar olacağı geçiş dönemi olarak – adeta ayrılık günü değil, kavuşma günüdür. Bu inanışta en önemli nokta; insanın tarifi ve hayatın gayesiyle içiçedir. Ilahi bir aşk ile yanan insan burada rasyonel görüşün ürünü olan şu andaki Batı Medeniyeti’nin hayvanlaşmış insanından ayrılır. Islßmda da insan hayvandır: Fakat, bu hayvan, en şerefli bir yaratık (Eşref-i Mahlûk) ve en güzel bir şekilde yaratılmış (Ahsen-i Takvim) ve aynı zamanda Yaradan’ın yeryüzünde vekili (halifesi) durumundadır ve insan kesinlikle et ve kemikten meydana gelmemiştir. „Et – kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm“ dizelerindende anlayacağımız gibi insanın diğer vücutlarınında bulunduğunu ortaya koyar. Ölüm bir son durak değildir. Insanın her zerresi ile esas gayesi olan „Ilahi aşkın“ bir neticesi olan alemlerin Rabb’ine, Allah’a kavuşmaktır ve buna, Mevlßna Celaleddin Rumî gerdek gecesi „Şeb-i Aruz“ demiştir.

Sözün burasında Yahya Kemal Beyatlı’nın bir şiirini ele alarak; yorumlayalım. „Bir Dosta Mısralar“ adlı iki kıtalık şiirinde, yine esas merkezde olan insandır. Bu merkezi temsil eden insan, nasıl bir insandır? diye sorulunca sıradan bir insan, karınca kadar değeri olmayan bütün hayatını firavunlara adamış bir insan, yokluğu (Nirvanaya) giden bir insan değil, eşref-i Mahlûk, ahsen-i Takvim, halife yani olgun (kamil) bir insandır.

Olgunlaşan (kamil) insan yapmış ve yaşamış olduğu hayatın ürünü olan hatıralarıyla yaşar. Insan, özellikle iyi hatıralarıyla yaşar. Böylesine iyi hatıraları olan insan ve toplumlar, geleceğe bakarken, arkalarında (geçmişlerinde) bırakmış oldukları iyi hatıralarından örnekler alır ve onun verdiği güçle doğru ve sağlam adım atarak, geleceğe (yarınlara) güvenilir adımlarla emin olarak yürüyebilir.

Yine insan üzerinde bir başka olgu söylenmektedir: Bu da, insanın olgun olması yanında, onun „sevmeyi – sevilmeyi“ bilmesi ve bunun şuûrunda olmasıdır. „Bahar“ ifadesi ile hayatın en güzel, en güçlü ve en renkli dönemini anlatmak istenmektedir. Baharda diriliş, hayat ve yarınlar vardır. Yumurtadan çıkan yavru, açan çiçek, toprağa düşen tohum, doğan çocuk yaşama mücadelesi içindedir. Onlara bu yaşama sevincini veren „cßnan“ yani sevgili – sevilen’dir. „Eğer bir insanın bütün hücreleri sevgi ile dolmazsa; o, insan olgun insan olamaz.

„Ne varlığa sevinirim, Ne yokluğa yerinirim, Aşkın ile avunurum, Bana Seni gerek Seni…“ diyen Yunus Emre, olgun insanı burada gayet açık olarak tarif etmiştir. Buradaki insan, hayatı bir savaş olarak gören veya her şeye rağmen kendi egosu ile suprematist (yeniden kurma) ve yaratma arzusunda olan insan değildir. Yunus Emre’nin ve Yahya Kemal’in şiirlerindeki insan ayrılık içinde kıvranan, kendisine tayin edilen bir ömrü ilahi kanunları zorlamadan ve her türlü dengeleri koruyarak devam ettiren, sevdiğinin aşkı ile her anı dolu olan olgun (kamil) insandır.

Yaşayan insanın gelişme evrelerini inceledikten sonra „Bir Dosta Mısralar“ şiirinin ikinci kıtasının ilk mısrasına bir göz atalım: Burada olgun insanı tarif eden iki önemli noktaya değinilir: Bunlardan birincisi sevmek ve bu sevmenin neticesinde ise vuslata (kavuşmaya) ermektir. Vuslata ulaşmayı, Batı’da veya Eski Yunan’daki aşkta, daha ziyade ruha hitap eden değil, kabukta cereyan edip, plastik değerleri ihtiva eden bir nevi hayvanî bir yakınlaşma – et ve kemiğin maddi ihtiyacı olarak anlam verirler. Bu kültür ve medeniyet çevresindeki insan, midesi ve beyni ile doyduğu, sevdiği görülür; gönlü ise adeta unutulmuştur. Kaderi yok sayan veya zorlayan durumlarla dolu „sevgi – birleşme“ olaylarıyla, görüşleri dolu olan Eski Yunan’da insan; adeta belli ölçüleri içeren erkek mi, kadın mı belli olmayan bir heykele dönüşmüştür. Ideal insan tipi ortaya çıkmış ve bu noktada Yaradan’ın muazzam gücünü ve yaratılmanın sırrını ortaya koyan insan şekil ve tiplerini belirleyen kader, yani ilahi program, adeta ortadan kaldırılmış, „ırkçılığa – putlaşmaya“ yön veren bir zihniyet geliştirilmiştir.

„Bir kerre sevip“ diye başlayan mısrada insanı göz önüne getirirseniz, gözünüzün önünde, çevremizde olan herhangi bir insan gelir. Bu insanın esas ayırıcı özelliği „sevmesi“dir. „Vuslata erdiyse“ bölümünü izah etmek istersek; bunun ilk basamağının „sevgi“ olduğunu görürüz. Yüreğinde, her hücresinde „sevgi“ mevhumu olmayan bir insan adeta vuslata (kavuşmaya) nail olamaz denmektedir. Eğer bunu yani vuslatı plastik açıdan düşünürsek; sevgisiz olduğu vakit bir nevi „tecavüz – gasp“ olmaktadır. Yunus Emre ve Mevlßna’nın belirttiği açıdan düşünürsek; ilahi bir aşk ile yanan insanın adeta bir gerdek gecesi (şeb-i Aruz) yaşıyarak Yaradan’ına kavuşması – O’nunla bir olması (fena fillah) durumudur.

„Bir kerre sevip vuslata erdiyse cihanda“ mısrasının içine girdiğimiz zaman; vuslatın cihanda olması gerektiğini bize bildirir. Islßm tasavvufuna bir baktığımızda „ölmeden önce ölmek“ diye bir tabir vardır. Insanın yaratılış gayesini, dünyaya gönderilişini ifade eden bu görüş, inanış „niçin dünyaya geldik?“ sorusununda bir nevi cevabı niteliğindedir. Insan, yüce Allah’ın varlığına inanmayanların görüşlerinide belirttikleri gibi yiyip, içmek, yaşamak, gezmek, birleşmek v.s… için gelmemiştir. Böyle bir geliş insanı diğer canlılardan ayırmaz ve bir nevi onların seviyesine indirir.

Halbuki şerefli, en güzel şekilde ve halife olarak yaratılmış olan insan, başta verdiği sözünde durup – duramayacağı adeta „sınanmak“ için yer yüzüne gönderilmiştir. Işte bu sınamanın ve sevgiliye (yüce Yaradan’a) verilen sözün bilincinde olan insan, ölmeden önce her gün sanki ölmüş gibi kendi kendisini sorguya çeker ve doğumla ayrıldığı sevgilisine kavuşmak için hazırlık yapar. Bu hazırlığın kendi içinde olumlu yönlerinin nur kıvılcımlarını hissettiği, gördüğü zaman kamil insan olmuştur ve aynı zamanda da vuslata erişmiştir.

Işte böyle bir açıdan bakıldığı zaman „ölüm“ yokluk, yokluğun başlangıcı, herşeyin sonu değildir. „Iki kapılı bir han“ olarak tasvir edilen bu dünyanın „çıkış“ kapısı veya başka bir aleme „geçiş“ kapısıdır. Bu „geçiş kapısının“ genişliği veye geçiş süresinin boyutu hakkında bir fikir ileri süren şair, bu dönemi vuslata kavuşanlar için „iyi rü’yßsına dalmak ve uyumak“ olarak tasvir etmektedir. Buradaki geçiş dönemi olarak nitelenen zaman, insanın mezarda ve Arasat Meydanı’nda toplanacağı ana kadar geçirmiş olduğu zamandır. Bu geçen süreyi, güzel insanlar (vuslata erenler) için iyi bir rüyß ile dolu olan ruhun uyuması olarak görmektedir.

Şair, tekrar cihan üzerindeki hayata dönmektedir: „Bin zevk aramak kaydına düşmekle zamanda“ derken, yaşadığı zaman diliminde sadece bedensel, plastik veye nefsanî amaçlara dönük zevk aramakla ömrü geçirip, kendisine „Niçin bu dünyaya geldim? Gelişimdeki ilahi sır nedir? Verdiğim söz ve aldığım vazifeler nelerdir?“ gibi soruları sormayıp, gününü gün etmek isteyen, sadece bu alemi gerçek sanıp, hayatı ölümle sonlayan insanlar için şiirin son mısrasında gerçeği yüzlerine vurmaktadır. Nedir bu gerçek diyecek olursak; „Her gün yorulup“ demekle bir önceki mısradaki „zevk için“ her gün yorulmakta olan insanı tasvir etmektedir.

Bedensel veye nefsani zevkleri için yorulan insan burada belirtilmekte, bu insan Hz. Nuh (as) gibi bin yıl da yaşasa, boş yere yaşamış olarak hükmedilmektedir. Bin yıl yaşadığı kabul edilen Hz. Nuh (as), Yaradan’ın elçisi olarak değil, en uzun yaşayan insan olarak misal verilmektedir. Çünkü, bizim inancımızda yüce Allah’ın elçileri olan bu güzel insanlar, diğer insanlara örnek seçilmiş insanlardır. Böyle bir ulvî görevle seçilmiş insanların katiyen nafile (boşa) geçmiş hayatları olamaz.

Sonuca gelecek olursak; şiirin merkezinde insan ve onun hayatını görmekteyiz. Insanın niteliği, burada belirtilmiş ve „seven“ bir insan olmasına bağlanmıştır. Olgun insan, ne ile nasıl ve niçin yaşadığı izah edildikten sonra, sevgiliye kavuşmayı hayatının esas ve tek amacı olarak bilmiştir. Hayatı boş zevklerle geçen bir serüven, macera gibi görenlerin, böyle bir hayatı bin yıl dahi sürse; boş ve manasız olarak yer yüzünde bir yer işgal ettikleri ortaya çıkmaktadır. Bugünün insanı, bir çok noktadan, dünün insanından daha rahat yaşamakta, isteklerine, istediklerine ulaşabilmekte, fakat özünü yitirip Batı Medeniyeti’nin reel (gerçek) bir hayvanın durumuna düşürüp, aşkı da plastik dğerlere indirerek karşılıklı çıkarlara dayandırdığı için mutlu bir görüntüde olsa bile içinden mutlu değildir. Halbuki insanın dünyada sergilemek istediği hayat ise mutlu ve barış dolu bir hayattır. Bu hayat ise ancak ilahi bir sevgi ile mümkündür.

Ressam Halil GÜLEL
Düsseldorf/ 30.06.1996

(*) Kendi Gök Kubbemiz. Beyatlı, Yahya Kemal. I. Fetih Cemiyeti Yayınları. Istanbul. 1985. 7. Baskı. Sayfa, 112.




@Hakkımda…@

15 Kasım 1971/26 Ramazan 1391 Niğde Değirmenli Kasabası doğumluyum.

1977' den itibaren Eğitim hayatımı İstanbul’da tamamladım.

Halen Dünyanın incisi İstanbul’da ikamet etmekteyim.

Biz Mevlamızın İlahiaşkının Hamallarıyız

Tek derdimiz; Mevlamızın Hakiki Kullarından Olabilmek ve Rızasını Kazanabilmek…

Terk-i dünya/ Terk-i Ukba/ Terk-i Terk/ Hiçlik/ Aşk-ı Deryada damla / Kulluk...

Dileğimiz; Son Nefesimizde Şeb-i Arusu yaşayabilmek ve Cennette Cemalullah’ ı müşahade edebilmektir…

Saygı, Sevgi ve Hürmetlerimle…

Mihrican Uymaz Ulupınar

mihricanulupinar@gmail.com

@Kategorilerim…@

Temmuz 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Haz    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

Blog İstatistiklerim...@

  • 718,807 hits

En fazla oylananlar

@İHH…@

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!



  • İSTANBUL

    Ziyaretçilerim@

    Twitter Sayfama hoş geldiniz.

    Feedjit

    Allah Yeter


    Enter your email address to follow this blog and receive notifications of new posts by email.

    Diğer 685 takipçiye katılın

    #çatalca #çanakça #gül #rose #yazlık #şemsvilla #istanbul
    Follow Ebedi Sevgiliye Doğru on WordPress.com

    Tasavvuf ve Hakikat kapısı

    Allahım! Bize bu hazinenin kapılarını aç, bu rumuzların sırlarını açıkla’’

    Mavera

    Hizmet

    Gökkuşağı

    " Gönlüm öyle bir yere düştü ki, hiç sorma " ( Şems-i Tebrizi ) , Hayata dair düşünce metaforu, Edebiyat

    kurannuru psikoloji

    ruha şifa kalbe huzur akıla ışık hayata rehber

    EnSevgili

    Anam Babam Sana Feda Olsun Ya RasulAllah!

    Takip Et

    Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

    Diğer 685 takipçiye katılın