'MAKALELER' kategorisi için arşiv

12
Oct

Aşk üç harftir…

bekaya-giden-yol.jpg 

Aşkın en güzel varisi neydir. Cansız bedeni, ölü bedeni hiç aldırış etmeden nameler döker. Peygamberimizin sünnetleri, hadisleri bizlere nasıl kalmışsa neyde nameleriyle anlatır bir şeyleri. Seni görseydi, sesini duysaydı ne olurdu hali.

Her şey, her yer, her hal, her ses, tabiat seni anlatır. Bülbülleri uyutmayan hulara gark eden, arıları ibadete hem de hiç durmadan, karıncaları mecnun eden, hiç durmadan yürüten, çiçekleri gündüz açılıp gece kapanmaya yönelten, gülü güldüren, bülbülü inleten o aşktır. Aşkınla solar bedenimiz, aşkınla görmez gözlerimiz, açılır kalbimiz, aşkın gideriz mürşidimize, çağırır bizi, uzak diyarlarda olsa dahi her an yanımızdadır ruhen, yakarışlar yükselir, göğün derinliklerine semanın zirvelerine, dağlarda yankılanır, taşlara çarpar başı aşkın hükümranlarıdır hoş sedalar, aşıktan haber götürür saba yeli hoş vakitlerde, duaların kabul olduğu anlarda coşar aşık, yönelir sevgilisine, döker dertlerini. Tüm alem-i ezkar O’nunla dolup taşar diller susar, coşar kalpler, kapanır gözler açılır gönüller, rahmet kapıları sonuna kadar açılır. Kim inanmaz buna, kim, kim inkar edebilir Seni? Kim şirk koşar Sana? Kahhar isminle kahret onları, aşıklar üzülmesin, kalksın tüm engeller aşıkların önünden, aşk ehillerini Seninle ve sevginle, rüyalarda birleştir aşıklarla mürşitleri.

Aşk sarmaşık kökünden gelir, sarıp sarmalar kendine, kendine bağlar aşığı, öyle bir sarar ki hiç bir şeyden engelleyemez onu. “Kalu bela” demiştik, beli evet demektir. Belaya gark olmak, bela ile hem-hal olmak, aşk belasına tutulmak demektir. Senden gelen her şeye evet demektir. Orada anlaşmıştık. Senden ayrılmıştık, diyar-ı belaya düşmüştük. Sen orada Sana ilk secde edeni habibin, sevgilin, nebin seçmiştin. Bizler onu öyle özlüyoruz ki görememe ızdırabı yürekleri parçalıyor, onun kokusunu duyamama, ayaklarının tozunu öpememe acısı hiç terk etmiyor bizleri. Aya her bakışımda onun parmaklarını hatırlıyor, onun güzelliğini görmek istiyoruz. Cemalini cemaline yansıtmıştın. Gönülleri aşkınla doldurup cümle aşıklara rüyalarında seyrettirdin habibini. Şevk-i aşkına doyum olmaz, firakte, visalde ağlar yanarız cemalini görme arzusuyla. Tadı yok sensizliğin, Senin büyüklüğünü düşünmekle akıl sırra eremiyor, zerreden de daha küçük olan bizler Seni anlayamıyoruz. Öğret bize bilmediklerimizi. Mevlana’nın şeb-i aruzudur aşk, Yunus’un düz odunları, Emir Sultan’ın çıralarıdır, Birinci Ahmed’in başındaki tacıdır, Kanuni’nin seferleri, fatih’in gülleri, gemileridir aşk.

Aşıkların aşkı artar,

Gönül odu şu’le saçar,

Ab ister yandıkça yanar,

Alev içinde İbrahim olayım mı?

 

alıntıdır

10
Oct

BIR DOSTA MISRÂLAR

 242440_4420.gif

BİR DOSTA MISRÂLAR

BIR DOSTA MISRÂLAR

Kâmildir o insan ki yaşar hâtıralarla;
Bir başka kerem beklemez artık gelecekten;
Her an doludur gözleri cânan ve baharla
Kâm aldı bilir kendini, ömründe, felekten.

Bir kerre sevip vuslata erdiyse cihanda,
Ömrün iyi rü’yâsına dalsın, uyusun rûh.
Bin zevk aramak kaydına düşmekle zamanda,
Her gün yorulup, nafile bin yıl yaşamış Nûh.

Yahya Kemal Beyatlı

Güzel sanat dallarının ve bilimin hareket noktası ve merkezi insan olmalıdır. Hareket noktası veya gayesi, hedefi insan olmayan sanat dalları ya olmamıştır, olmuşsa bile büyük bir insan topluluğu tarafından kabul görmemiştir.

Mimarlık; adeta insanın dış örtüsü, onun korunması için, yaşamasını devam ettirebilmesi için, bin yıllar süresince geliştirilmiş; geliştikçe güzelleşen bir güzel sanat dalıdır. Diğer güzel sanat dallarıda bu mimarlık sanatının bir tamamlayıcısı olup, onun etki alanında gelişmelerini sağlamışlardır. Resim ve heykel sanatı mimarlığın tamamlayıcı bir unsuru olmuş ve mimarlık geliştikçe; mimarî binalar konularına ve işlevlerine göre sınıflandıkça; (dini yapılar, işhanları, bürolar, evler, tiyatro, meslic, idari binalar, alışveriş merkezleri ve diğerleri gibi) orada gelişen resim ve heykel sanatıda çeşitlilik arzetmiştir. Bu çeşitlilik insanın bilgi ve anlayış bakımından izlemiş olduğu bir tarihi geçmişi de bildirir ve katettiği yoluda gösterir.

„Bütün bu sanat dallarının gelişmesindeki esas merkez nokta insandır“ demiştik. Yani insanın keşfederek ürettiği bütün bu eserler insanın iyi şeylere layık olduğu ve güzele, güzelliğe mazhar olması gerektiğini gösterir. Bilimin ve güzel sanatların merkez noktası insan; ilmin ve sanatın çeşitli dönemlerinde başka başka yorumlanmıştır. Mesela Eski Mısır’da insan; merkezi firavun olan ve bütün hayatını bu merkeze hizmet etmeye adamış durumdadır. Firavunun tekrar dirildiği zaman, onun rahat bir hayat sürebilmesi için, adeta uyku (ölümden - tekrar dirilişe kadar olan) döneminde cesedinin muhafaza edilmesi için yapılan anıt-mezarların (pramit - ehram) yapımıyla uğraşan ve efendisinin (firavunun) dudağından dökülecek bir kelime yığını ile ya iyi bir mevkiye, ya da Nil’in azgın timsahlarına yem olabilecek, karınca kadar hürriyeti ve değeri olmayan bir canlıdır.

Asya’nın doğusunu etkisi altına almış olan Budizme (Budacılığa - Burhancılığa) baktığımız zaman; insan yok olmanın, yokluğun (Nirvana’nın) yolcusudur. Değişik zaman evrelerinde iyi işler veya yaptığı amellere göre dönüşüm (Reenkarnasyon ?) arzeden insanın varacağı en son nokta yokluktur. Nirvanaya ulaşmak dönüşüm evrelerini meydana getiren insan için adeta büyük bir ödüldür. Yok olan insan acaba bu ödülü nasıl almaktadır? Bu sorunun cevabını vermek gayet zordur ve insanın bu inanışta bir değeri ve varlığı yoktur.

Bugünkü Batı Medeniyetinde akılcı (rasyonalist) ve gergekçi (realist) bir düşünce ve görüş hakim olduğu için insan esas mevkiinden indirilmiş adeta diğer canlıların seviyesine getirilmiş; et ve kemikten meydana gelen, doğan, büyüyen, yiyen, içen, uyuyan, üreme eylemini yapan ve sonunda ölen bir at, bir inek, bir aslan, bir ayı, bir balina, bir kelebek durumuna düşürülmüştür. Batı Medeniyeti’nin gayesi insan içindir: Fakat, bu gaye; insanın; özelliklede sömürgeci ülkeler olan gelişmiş batı ülkelerinin insanlarının; daha rahat yaşaması ve devam eden ömürlerinde kendi bedenlerinin ve egolarının (nefslerinin) her türlü ihtiyaçlarını karşılamak için, modanın pazarında iyi bir alıcı olmaları için, kendi rahatlarını başkalarının kanlı cesetleri üzerine kurabilmek için insanlığın ortak malı olan medeniyeti kendi amaçları ve tekellerine almış durumdadırlar.

Incelediğimiz bu üç kültür ve uygarlık çevresinde ölüm nedir? diye bir soru soracak olursak; elbette farklı cevapları almamız gayet normaldir. Eski Mısır’da hayat firavun için yaşanır ve onun için ölünür, tekrar dirilişte de ona hizmeti amaçlar. Buradaki mukafaat ölen insan için fazla bir değişiklik arzetmez ve böyle bir amaç için hayatında bir önemi yoktur. Olgun insan olup, güzeli, güzelliği keşfetmek eğer firavunun görüş ve fikirlerine uymazsa; yeni doğan çocukların barbarca öldürülmesi dahi mümkündür. Ilahi din, Hz. Musa’nın bu işe vazifelendirilmesi ile firavuna ve firavunluğa karşı çıkmış ve böyle bir yönetimin, düşüncenin, fikir ve inanışın „gerçek insana“ zûlm olduğunu belirtmiştir.

Budizmde ise hayat yokluk içindir: Olgunluk, güzellik bu yokluğa varmak içindir. Böyle bir düşünce insanı pasivise (miskin) eder. Sonunda hiç birşey olamayacak, ödül alamayacak, çirkinliği yapanla farkı bulunmayacak bir mücadeleye girilmesini gerek görmeyen zihniyet için hayat anlamsız ve ölümde yok olmaktır.

Insanı hayvan derecesine düşüren Batı Medeniyeti, ölümü bir nevi „yok olma“ olarak görüp, buna karşı dini görüşü fizik ötesi diyerek ilmi saymamaktadır. Hayatın gayesi ve hedefi daha rahat yaşamak, herşeyin zevkine varıp, yaşarken egosunun (nefsinin - bencilliğinin) bütün arzularını yerine getirmek, hayatı bir savaş görüp ve sadece kazanıp, yaptıklarının hiç hesabını vermeyi düşünmeyen bir hayat tarzı için artık „biz“ şahıs zamirini kaldırıp, yerine „ben“ tekil şahıs zamirini yerleştirmiş olan bir zihniyettir. Bu uygarlık alanında da „ölüm“ bir kavuşma, yapılan ameller için ödül ve ceza için geçiş evresi olduğu kabul edilmez. Adeta „Ben öldükten sonra; yakın, bir kenara atın, bir dereye sürüyün“ görüşleri göze çarpar.

Ölümün bir yokluk olmadığı, küçük karar (Irade-i Cüzî) ile insanın dünya hayatında yaptıklarının bir cezaya veya ödüle mazhar olacağı geçiş dönemi olarak - adeta ayrılık günü değil, kavuşma günüdür. Bu inanışta en önemli nokta; insanın tarifi ve hayatın gayesiyle içiçedir. Ilahi bir aşk ile yanan insan burada rasyonel görüşün ürünü olan şu andaki Batı Medeniyeti’nin hayvanlaşmış insanından ayrılır. Islßmda da insan hayvandır: Fakat, bu hayvan, en şerefli bir yaratık (Eşref-i Mahlûk) ve en güzel bir şekilde yaratılmış (Ahsen-i Takvim) ve aynı zamanda Yaradan’ın yeryüzünde vekili (halifesi) durumundadır ve insan kesinlikle et ve kemikten meydana gelmemiştir. „Et - kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm“ dizelerindende anlayacağımız gibi insanın diğer vücutlarınında bulunduğunu ortaya koyar. Ölüm bir son durak değildir. Insanın her zerresi ile esas gayesi olan „Ilahi aşkın“ bir neticesi olan alemlerin Rabb’ine, Allah’a kavuşmaktır ve buna, Mevlßna Celaleddin Rumî gerdek gecesi „Şeb-i Aruz“ demiştir.

Sözün burasında Yahya Kemal Beyatlı’nın bir şiirini ele alarak; yorumlayalım. „Bir Dosta Mısralar“ adlı iki kıtalık şiirinde, yine esas merkezde olan insandır. Bu merkezi temsil eden insan, nasıl bir insandır? diye sorulunca sıradan bir insan, karınca kadar değeri olmayan bütün hayatını firavunlara adamış bir insan, yokluğu (Nirvanaya) giden bir insan değil, eşref-i Mahlûk, ahsen-i Takvim, halife yani olgun (kamil) bir insandır.

Olgunlaşan (kamil) insan yapmış ve yaşamış olduğu hayatın ürünü olan hatıralarıyla yaşar. Insan, özellikle iyi hatıralarıyla yaşar. Böylesine iyi hatıraları olan insan ve toplumlar, geleceğe bakarken, arkalarında (geçmişlerinde) bırakmış oldukları iyi hatıralarından örnekler alır ve onun verdiği güçle doğru ve sağlam adım atarak, geleceğe (yarınlara) güvenilir adımlarla emin olarak yürüyebilir.

Yine insan üzerinde bir başka olgu söylenmektedir: Bu da, insanın olgun olması yanında, onun „sevmeyi - sevilmeyi“ bilmesi ve bunun şuûrunda olmasıdır. „Bahar“ ifadesi ile hayatın en güzel, en güçlü ve en renkli dönemini anlatmak istenmektedir. Baharda diriliş, hayat ve yarınlar vardır. Yumurtadan çıkan yavru, açan çiçek, toprağa düşen tohum, doğan çocuk yaşama mücadelesi içindedir. Onlara bu yaşama sevincini veren „cßnan“ yani sevgili - sevilen’dir. „Eğer bir insanın bütün hücreleri sevgi ile dolmazsa; o, insan olgun insan olamaz.

„Ne varlığa sevinirim, Ne yokluğa yerinirim, Aşkın ile avunurum, Bana Seni gerek Seni…“ diyen Yunus Emre, olgun insanı burada gayet açık olarak tarif etmiştir. Buradaki insan, hayatı bir savaş olarak gören veya her şeye rağmen kendi egosu ile suprematist (yeniden kurma) ve yaratma arzusunda olan insan değildir. Yunus Emre’nin ve Yahya Kemal’in şiirlerindeki insan ayrılık içinde kıvranan, kendisine tayin edilen bir ömrü ilahi kanunları zorlamadan ve her türlü dengeleri koruyarak devam ettiren, sevdiğinin aşkı ile her anı dolu olan olgun (kamil) insandır.

Yaşayan insanın gelişme evrelerini inceledikten sonra „Bir Dosta Mısralar“ şiirinin ikinci kıtasının ilk mısrasına bir göz atalım: Burada olgun insanı tarif eden iki önemli noktaya değinilir: Bunlardan birincisi sevmek ve bu sevmenin neticesinde ise vuslata (kavuşmaya) ermektir. Vuslata ulaşmayı, Batı’da veya Eski Yunan’daki aşkta, daha ziyade ruha hitap eden değil, kabukta cereyan edip, plastik değerleri ihtiva eden bir nevi hayvanî bir yakınlaşma - et ve kemiğin maddi ihtiyacı olarak anlam verirler. Bu kültür ve medeniyet çevresindeki insan, midesi ve beyni ile doyduğu, sevdiği görülür; gönlü ise adeta unutulmuştur. Kaderi yok sayan veya zorlayan durumlarla dolu „sevgi - birleşme“ olaylarıyla, görüşleri dolu olan Eski Yunan’da insan; adeta belli ölçüleri içeren erkek mi, kadın mı belli olmayan bir heykele dönüşmüştür. Ideal insan tipi ortaya çıkmış ve bu noktada Yaradan’ın muazzam gücünü ve yaratılmanın sırrını ortaya koyan insan şekil ve tiplerini belirleyen kader, yani ilahi program, adeta ortadan kaldırılmış, „ırkçılığa - putlaşmaya“ yön veren bir zihniyet geliştirilmiştir.

„Bir kerre sevip“ diye başlayan mısrada insanı göz önüne getirirseniz, gözünüzün önünde, çevremizde olan herhangi bir insan gelir. Bu insanın esas ayırıcı özelliği „sevmesi“dir. „Vuslata erdiyse“ bölümünü izah etmek istersek; bunun ilk basamağının „sevgi“ olduğunu görürüz. Yüreğinde, her hücresinde „sevgi“ mevhumu olmayan bir insan adeta vuslata (kavuşmaya) nail olamaz denmektedir. Eğer bunu yani vuslatı plastik açıdan düşünürsek; sevgisiz olduğu vakit bir nevi „tecavüz - gasp“ olmaktadır. Yunus Emre ve Mevlßna’nın belirttiği açıdan düşünürsek; ilahi bir aşk ile yanan insanın adeta bir gerdek gecesi (şeb-i Aruz) yaşıyarak Yaradan’ına kavuşması - O’nunla bir olması (fena fillah) durumudur.

„Bir kerre sevip vuslata erdiyse cihanda“ mısrasının içine girdiğimiz zaman; vuslatın cihanda olması gerektiğini bize bildirir. Islßm tasavvufuna bir baktığımızda „ölmeden önce ölmek“ diye bir tabir vardır. Insanın yaratılış gayesini, dünyaya gönderilişini ifade eden bu görüş, inanış „niçin dünyaya geldik?“ sorusununda bir nevi cevabı niteliğindedir. Insan, yüce Allah’ın varlığına inanmayanların görüşlerinide belirttikleri gibi yiyip, içmek, yaşamak, gezmek, birleşmek v.s… için gelmemiştir. Böyle bir geliş insanı diğer canlılardan ayırmaz ve bir nevi onların seviyesine indirir.

Halbuki şerefli, en güzel şekilde ve halife olarak yaratılmış olan insan, başta verdiği sözünde durup - duramayacağı adeta „sınanmak“ için yer yüzüne gönderilmiştir. Işte bu sınamanın ve sevgiliye (yüce Yaradan’a) verilen sözün bilincinde olan insan, ölmeden önce her gün sanki ölmüş gibi kendi kendisini sorguya çeker ve doğumla ayrıldığı sevgilisine kavuşmak için hazırlık yapar. Bu hazırlığın kendi içinde olumlu yönlerinin nur kıvılcımlarını hissettiği, gördüğü zaman kamil insan olmuştur ve aynı zamanda da vuslata erişmiştir.

Işte böyle bir açıdan bakıldığı zaman „ölüm“ yokluk, yokluğun başlangıcı, herşeyin sonu değildir. „Iki kapılı bir han“ olarak tasvir edilen bu dünyanın „çıkış“ kapısı veya başka bir aleme „geçiş“ kapısıdır. Bu „geçiş kapısının“ genişliği veye geçiş süresinin boyutu hakkında bir fikir ileri süren şair, bu dönemi vuslata kavuşanlar için „iyi rü’yßsına dalmak ve uyumak“ olarak tasvir etmektedir. Buradaki geçiş dönemi olarak nitelenen zaman, insanın mezarda ve Arasat Meydanı’nda toplanacağı ana kadar geçirmiş olduğu zamandır. Bu geçen süreyi, güzel insanlar (vuslata erenler) için iyi bir rüyß ile dolu olan ruhun uyuması olarak görmektedir.

Şair, tekrar cihan üzerindeki hayata dönmektedir: „Bin zevk aramak kaydına düşmekle zamanda“ derken, yaşadığı zaman diliminde sadece bedensel, plastik veye nefsanî amaçlara dönük zevk aramakla ömrü geçirip, kendisine „Niçin bu dünyaya geldim? Gelişimdeki ilahi sır nedir? Verdiğim söz ve aldığım vazifeler nelerdir?“ gibi soruları sormayıp, gününü gün etmek isteyen, sadece bu alemi gerçek sanıp, hayatı ölümle sonlayan insanlar için şiirin son mısrasında gerçeği yüzlerine vurmaktadır. Nedir bu gerçek diyecek olursak; „Her gün yorulup“ demekle bir önceki mısradaki „zevk için“ her gün yorulmakta olan insanı tasvir etmektedir.

Bedensel veye nefsani zevkleri için yorulan insan burada belirtilmekte, bu insan Hz. Nuh (as) gibi bin yıl da yaşasa, boş yere yaşamış olarak hükmedilmektedir. Bin yıl yaşadığı kabul edilen Hz. Nuh (as), Yaradan’ın elçisi olarak değil, en uzun yaşayan insan olarak misal verilmektedir. Çünkü, bizim inancımızda yüce Allah’ın elçileri olan bu güzel insanlar, diğer insanlara örnek seçilmiş insanlardır. Böyle bir ulvî görevle seçilmiş insanların katiyen nafile (boşa) geçmiş hayatları olamaz.

Sonuca gelecek olursak; şiirin merkezinde insan ve onun hayatını görmekteyiz. Insanın niteliği, burada belirtilmiş ve „seven“ bir insan olmasına bağlanmıştır. Olgun insan, ne ile nasıl ve niçin yaşadığı izah edildikten sonra, sevgiliye kavuşmayı hayatının esas ve tek amacı olarak bilmiştir. Hayatı boş zevklerle geçen bir serüven, macera gibi görenlerin, böyle bir hayatı bin yıl dahi sürse; boş ve manasız olarak yer yüzünde bir yer işgal ettikleri ortaya çıkmaktadır. Bugünün insanı, bir çok noktadan, dünün insanından daha rahat yaşamakta, isteklerine, istediklerine ulaşabilmekte, fakat özünü yitirip Batı Medeniyeti’nin reel (gerçek) bir hayvanın durumuna düşürüp, aşkı da plastik dğerlere indirerek karşılıklı çıkarlara dayandırdığı için mutlu bir görüntüde olsa bile içinden mutlu değildir. Halbuki insanın dünyada sergilemek istediği hayat ise mutlu ve barış dolu bir hayattır. Bu hayat ise ancak ilahi bir sevgi ile mümkündür.

Ressam Halil GÜLEL
Düsseldorf/ 30.06.1996

(*) Kendi Gök Kubbemiz. Beyatlı, Yahya Kemal. I. Fetih Cemiyeti Yayınları. Istanbul. 1985. 7. Baskı. Sayfa, 112.

01
Oct

Kalk Aşık!…. (Mustafa Demirci)

Çok sevimli bir hanımefendi, ağzını doldura doldura kalın bir “a” harfiyle “Mavlana”, “Mavlana” diyerek öyle şeyler anlatıyordu ki; muhatapları söylenenleri daha önce hiç sanki hiç duymamışlardı.

Konferanstakiler O’nun anlattıklarını dinlerken Mevlânâ’yı ilk defa keşfediyor gibiydiler. Senelerce dirsek çürüttükleri okul yaşamlarında böyle büyük bir Mevlânâ öğretilmemiş, tanıtılmamıştı.

Dinleyenler gönül ferahlatıcı, kalpleri yumuşatan, ruhları kanatlandıran bir konuşmaya tanık oluyorlardı. Konferansı takip edenlerin pek çoğu gayr-ı müslim ve yabancı, dînî değerlere hor bakan kimselerdi. Buna rağmen salonda herkes tek ruh halinde, gözleri mıhlanmışcasına konuşmacıya çevrilmiş olarak Fransız Bayan’ı dinliyordu.

Konuşma sırasında sık sık ayet ve hadis-i şerif okuyor, kimi dinleyiciler bir an: “Acaba bu kadın müslüman mı?” sorusunu kendi kendine tevcih ediyorlardı. Konuşması nihayet bulduğunda takdim ettiği bilgilere karşı susuzluğu artmış bir topluluk vardı salonda. İçlerinden birisi kalabalığı yararak zorda olsa Hanımefendi’nin yanına ulaşmıştı. Bu sadece meraklı bir üniversite öğrencisiydi. Özel görüşme talebini memnu niyetle kabul eden konuşmacı, kaldığı otelde gerçekleşmek üzere üniversiteli gence randevu verdi. Randevu saati tam 15:00’te idi. Otel ziyaretini üniversiteli gencin kendi ağzından dinleyelim:

“Buluşma saatinde otel odasının kapısını çaldım. Beni içeri alıralmaz, daha otur bile demeden “İkindi namazı kaçta oluyor?” diye sordu. Benim çok şaşırdığımı görünce de, hâlâ kulaklarımda çınlayan şu sözleri söyledi:

“Hiç insan Mevlânâ’yı okuduktan sonra müslüman olmaz olur mu?”

Vermiş olduğu konferansta beni olduğu gibi bütün dinleyicileri de mest ettiğini söyledim. Konuşmasının sonunda salondakilerin soru yağmurunun dinmek bilmediğini de hatırlattım. Bunun üzerine Mevlânâ’dan bahsetmenin insan ruhunu huzura erdirdiğini, kerâmetin kendisinde değil Hz. Mevlânâ’da aranması gerektiğini büyük bir tevâzu ile dile getirdi.

Müslüman olunca Havva adını alan bu çok değerli hanımefendi, Hz. Mevlânâ ve İkbal’in hemen hemen bütün eserlerini Fransızca’ya çevirmiş bulunuyor. Gerek bu tercümeleri, gerekse Fransa içinde Mevlânâ hakkında verdiği konferanslarıyla pek çok kişinin müslüman olmasına vesile oldu ve olmaktadır.

Havva (Prof. Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch)’ya göre Mevlânâ’nın Mesnevî’si sonsuz bir aşk şarkısı… İnsanlığın en büyük mistiklerinden birinin Allah (c.c)’ı ile kurduğu gönül bağı… Bu gönül bağını kurmak isteyen her gönül sahibine Mevlânâ’nın diliyle sesleniyor Havva Hanım….

“Beni kamışlıktan kestiklerinden beri,

hep özledim o koparıldığım yeri,

Gönlüm paramparça susuzluktan

özlemden ve ayrılıktan…”

“Kalk, âşık, kalk!.. Acele et biraz. Bak! Su sesi geliyor… Sense susuzsun.. Ve uyuyorsun…”

08
Sep

İnsan vav şeklinde doğar,bir ara doğrulunca kendini elif sanır

tezhja8ht1.gif
İnsan vav şeklinde doğar,
bir ara doğrulunca kendini elif sanır
İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.

Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.

Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.

İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.

Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.

İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.

Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?

Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.

Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.

Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.

Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.

Manayı bilmeyenler vav diyemez vav derler..
Buna anlamca vaveyla denir.
Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.

Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır.
Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.

Herbiri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.
Ve Allah insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem vav ol der insana.

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir.”

Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir? <******>

İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;

“Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allah’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir”

Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.

İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”

Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.

Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde…

Hakan Türkyılmaz

05
Sep

Gül Bitirmek İçin

59385133vj.jpg

Gül bitirmek için toprak olmalı, insan yetiştirmek için yine toprak olmalı; cennete ehilolmak için yine toprak olmalı.Toprak olmak istiyorum Allahım!..

İnsanlar beni gördükleri zaman topraktan gelip yine toprağa gideceklerini hatırlasınlar.., Her gidişin Sana olduğunu bilsinler….

Güller bitsin üzerimde ve yükselsinler göğe doğru. Bülbüller, varlığıma şükrederek şakısınlar seher vakitleri, güllerin koynundan güne merhaba derken… Sevgi için…

Toprak olmak istiyorum Allah’ım!..

Bir ağaç kollannı sana doğru açsın benden, dua ederken kollarım olsun…

Sonbaharda sarı yapraklar süzülerek düşsün üzerime; benimle toprak olmak için, benimle ben olmak için..

Toprak olmak istiyorum Allah’ım!…

Kışın kar örtsün üzerimi, yalnız kalayım kendimle…

Sonra içime ilham ettiğin kardelenlerle sana doğru yöneleyim… (Ki duruşum da sana doğrudur. Kardelenlerim baharı müjdelesin insanlara… Umut için…

Toprak olmak istiyorum Allah’ım!…

Baharda.., bülbülsüz gül olur mu hiç; “bülbül” için, bahar gelir mi yağmursuz; “yağmur” için, yağmur yağar mı duasız; dua için ve hiçbir şey olmaz rızansız:”Rızan” için…

………..

Toprak olmak istiyorum Allah’ım!…

Bir söğüt fidanı dursun ilkin üzerimde… Sonra söğüt fidanının duası bir küçük ağaççık… Ve birgün söğüdümün gölgesinde dinlensin dünya…Ve bir millet uyansın: utangaç, başıj yerde, gönlü fezanın derinliklerinde bir söğüdün!.. Gölgesinde senin davan için… Davan ki, davamdır…

……..

Toprak olmak istiyorum Allah’ım!..

Yanımda Kevserler aksın şınl şırıl!.Ben de Kevser selinde coşmuş ve sana doğru yönelmiş bir avuç toprak… Cennet’inde…

alinti

02
Sep

Kadı Burhaneddin

Kadı Burhaneddin XIV. yüzyılda Anadolu, Anadolu Beylikleri adıyla, bölge bölge kurulan Türk Beyliklerinin idaresi altındadır.

Selçuklu Devletinin çöküşünden sonra türeyen, her biri kendi başına buyruk, her biri bağımsız, büyüklü küçüklü bu beylikler, tek bir devlet gücüne bağlanıncaya kadar, birbirleriyle sürekli olarak çatışmışlardır.

 Aralarında birlik olmayınca, Anadolu’da dirlik de olmamış, halk sürekli bir huzurun özlemini çekmiştir.

 Hele iki beylik vardı ki, bunlar ötekilerinden daha büyük, daha güçlüydüler.

 Biri Karamanoğulları, öteki Osmanlılar… Bunlar devamlı çatışıyor, çevrelerindeki küçük beylikleri sık sık birbirleri aleyhine kışkırtıyorlardı. Anadolu’nun Kayseri, Sivas kesimini ellerinde bulunduran Eratna Beyliği bu küçük beyliklerden biriydi. İşte bu yıllarda, Kayseri’de, Şemseddin Ahmed adında ünlü bir kadı vardı. Adaletiyle, bilgisiyle tanınmış, sevilmişti. 1344 yılında Şemseddin Ahmed’in bir oğlu dünyaya gelmiş, bu sevimli çocuğa Burhaneddin adı verilmişti. Türk Edebiyatının büyük divân şairi, devrin seçkin bilim ve devlet adamı Kadı Burhaneddin işte bu çocuktu. İlk öğrenimini babasından yapan Burhaneddin, daha 14 yaşlarındayken ana dili Türkçe’den başka Arap ve Fars dillerini, mantık ve hikmet gibi bilimleri, yaşından beklenmeyen bir ölçüde öğrenmişti. Kayseri’de gördüğü öğrenimini yeterli bulmayan Burhaneddin, bir gün azığını aldığı gibi, yollara düşmüş, önce Kahire’ye, daha sonra da Halep’e gelerek öğrenimini tamamlamıştı. Onun gurbet hayatı 6 yıl sürmüş, 1364 yılında babasının ölüm haberini alır almaz Kayseri’ye dönmüştü. Kayseri’de Kadı Şemseddin Ahmed’in yerine oturacak, adaleti onun gibi, ince eleyip sık dokuyacak kimse yoktu. Oğlu Burhaneddin ise o zaman 20 yaşındaydı. Gençti, tecrübesizdi ama, bilgisi ve zekâsıyla herkesi kendisine hayran bırakıyordu. Çok geçmeden Kayserililer onu babasının makamına oturtuverdiler. O günden sonra Kadı Burhaneddin adını aldı. Bununla da kalmadı. Eratna Beyi Gıyaseddin Mehmed’e damat oldu. Gıyaseddin Mehmed’in kısa bir süre sonra öldürülmesiyle Eratna Beyliğinin başına oğlu Alâeddin Ali Bey geçmişti. Alâeddin Ali Bey, genç eniştesi Kadı Burhaneddin’i kendisine vezir tayin etmekte gecikmedi. Kadı Burhaneddin bir yanda devlet işlerini yürütürken öte yanda durmadan okuyor, öğreniyor, kitaplar yazıyor, tasavvuf ve edebiyatla uğraşıyordu. 1380 yıllarına doğru Eratna Beyi Alâeddin Ali Beyin ölümüyle yerine 7 yaşındaki oğlu tahta çıkmıştı. Bu durum sürekli karışıklıklara neden olmuş,

Kadı Burhaneddin, halkın da isteği ve ısrarı üzerine idareyi eline alarak bağımsızlığını ilân etmiş ve Sivas’ta tahta oturmuştu.Onun 18 yıllık saltanatı, yine karışıklıklar, savaşlar, iç isyanlar içinde geçmiş, böyle olduğu halde, kılıç ve kalemini aynı ustalıkla kullanmış, 1500 gazeli 119 tuyuğ ve 20 rubaî’yi içine alan Türkçe koca bir divan meydana getirmişti. Özellikle, Türk Edebiyatında (Tuyuğ) denen şiir örneğini en çok kullanan Kadı Burhaneddin olmuş, tuyuğlarında yiğitçe kükremiştir:

Özünü şeyh gören serdâr olur

 Enelhak dava kılan berdâr olur.

 Er oldur, Hak yoluna baş oynaya,

Döşekte ölen yiğit murdar olur.

Cana can vermeyenin ne canı var,

 Can verenin adı ile sanı var.

Er kişinin matahı erlik olur.

 Cevherinin lâl ile mercanı var.

Erenler öz yolunda er tek gerek

 Meydanda erkek kişi mertek gerek

Yahşi yaman, katı yumşak olsa hoş

 Serverim diyen kişi erkek gerek

Şiirlerinde adını, ya da takma adını kullanmayan Kadı Burhaneddin tekke şairleri gibi içine dönük değil, aksine hayata yaygın, Köroğlu misali, mertlik ve aşkı birlikte yaşatan, halka, halkın diliyle seslenen bir ozandır. 600 sayfalık Dîvân’ından ayrı olarak yazdığı İksîr-i Saâdet adlı eseriyle de bilgi dağarcığını ortaya koymuştur.

Bir gazelinde:

Şahâ, senün cemalünü göreyim ondan öleyim,

Susamışam visaline ereyüm andan öleyim

Dün gice düşte ben seni, benim ile görür idim,

 Bu düşümün tabirini yorayım andan öleyim.

 diyerek,

son nefesine kadar aşkı dilinden düşürmemiştir.

 Kadı Burhaneddin, Şeyh Müeyyed isyanı sırasında, 1398 yılında Sivas’ta şehit olmuş, ölümünden sonra kurduğu Beylik dağılmıştır.

30
Aug

AŞK BiLeKTe YaŞaNMaZ,YüReKTe YaŞaNıR…

 sumeyye23334ke8fhdo9.gif

Ben kaçtıkça o beni kovalıyor. “Bir daha aşka dair yazmayacağım! Bana aşkı yazdırmayın!” diye düşünsem de, ya aşk beni buluyor, yada aşıklar. Ya aşk vuruyor yüreğime, yada yüreğimde aşk acıyor.

Bu sefer “aşk cinayetleri” başlıklı haberler takıldı gözlerime ve yüreğime. Neredeyse her gün gazete köşelerine yansıyor aşk cinayetleri. Yazık… Hem kızıyorum hem de üzülüyorum. Aşkından intihar edenlere de katil olanlara da… Ölenlere de, kalanlara da… Yakanlara da yananlara da…

“Aşk” zehir olmamalı. Aşk gibi bir duyguyla, “cinayet” gibi bir kavramı yan yana nasıl yakıştırıyorsunuz?

Aşk su gibi hayat vermeli insana… Ama zehir oluyor bazılarına. Neden?

Ne yaşamayı öğretebiliyoruz gençlere, ne de sevmeyi.

Ne mutluluğu anlatabildik, ne de imtihanı.

Ne hayatı anlatabiliyoruz gençlere, ne de ölümü.

Yaşamı, sevmeyi, mutluluğu, imtihanı, hayatı ve ölümü anlamayan bir gençten “aşkı” anlamasına beklemeye hakkımız yok.

Her şey birbirine karıştı.

* * * * *

Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçen hemen yaşlı beyi en yakın sağlık ocağına ulaştırmışlar.

Hemşireler, yaşlı adamın yaralarına pansuman yapmışlar, ama ‘biraz beklemesini ve röntgen çekerek herhangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini’ söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlaşmış, ‘acelesi olduğunu, röntgen istemediğini’ söylemiş.

Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuşlar. Adamcağız da “Karım huzurevinde kalıyor. Her sabah onunla kahvaltı yapmaya gidiyorum. Geç kalmak istemem” demiş.

“Karınızın siz gecikince sizi merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde?” demiş hemşireler.

Adam üzgün bir ifadeyle, “Ne yazık ki benim karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bile bilmiyor!” demiş.

Hemşireler hayretle, “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor, neden onunla her sabah kahvaltı yapmak için koşturuyorsunuz?” diye tekrar sormuşlar.

Adam buruk bir sesle “Ama ben onun kim olduğunu biliyorum!” demiş.

* * * * *

Aşkı kavuşmak sanan, kavuşamadığı zaman kendi hayatını da karşısındaki insanın hayatını da zehir eden gençler için aldım bu hikayeyi buraya.

Gençler!

Kavuşmak için sevilmez. Bilmelisiniz ki “kavuşmak” kadar “özlemek”de güzeldir. Kim bilir belki “aşkın kendisi” kavuşmaktan daha güzeldir?

Gençler!

Kulak verin bu sese!

Aşk bilekte yaşanmaz, yürekte yaşanır.

Yürekte yaşanan aşk, kavuşamadığını kırmaz… Kıramaz… Çünkü kıyamaz…

“Mangal gibi yürek!” derler ya… “Aşk” içinde mangal gibi bir yürek lazım, yumruk olmuş bir bilek değil!

Aşkı yüreğinizde değil de bileğinizde yaşarsanız, o bilek yumruk olur… O bilek tetik çeker… Hem kendine hem sevdiğine zarar verir, bileklerde yaşanan aşklar…

Hatırlarsınız belki o sahneyi. “Gönül Yarası” filminde Meltem Cumbul, sözlerini anlamadığı ama yüreğini titreten Kürtçe şarkıya ağlarken, “Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?” diyordu. Ben çok beğenmiştim o sahneyi.

Aşk’ta öyle bir duygu işte… Anlayamaz, anlatamazsınız… Ağustos sıcağında üşümek, kış soğuğunda terlemek gibi…

* * * * * * *

“İster bu cihanın aşkı olsun, ister o cihanın aşkı olsun, gerçek maşukta suret yoktur” diyor Mevlana. Ey her kıyıya vuran okyanus… Ey her ülkeden geçen gür ırmak… Coşmana devam et, akmanı sürdür. Çünkü sana muhtacız. Sana ve seni anlamaya ne kadar muhtacız ey Mevlana! Hele de konu “aşk” olunca…

Nasıl tanımlar, nasıl algılarsanız algılayın. Ama “aşk cinayeti” kavramı asla doğru bir kavram değildir.

Bencil, egoist, merhametsiz insanlar aptallıklarını tescil ettirmiş oluyor aşk cinayetiyle. Bu sadece duygusal bir cinnet…

Sevdiğinin canını alan bir insanın sevgisine kim inanır? Evladını boğarak öldüren bir annenin sevgisi ne kadar sevgi ise, aşk cinayeti de o kadar aşktır.

* * * * * *

Aşka dair yazmayacaktım ama yine yazdım. Aşk yazılacak bir duygu değil. Yazılamaz, yaşanır. Aşkı yazmakta zor yaşamakta…

Allah yaşayanlara sabır versin!

Aşkı yazarken bazen ellerim acıyor…

Tıpkı yüreğim gibi…

Sait ÇAMLICA

Eğitimci - Yazar

  

sumeyye23334ke8fhdo9.gif

22
Aug

Dile Gül Koymak

normalasligulnesligul02rt6.jpg 

Konuşmasından anlaşılır insan. Güzel konuşmasından…
Kalpten kalbe yol vardır derler. Bunu biraz daha değiştirerek söylersek:
Dilden kalbe yol vardır.

Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Onlar asla kalp kırmaz. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar.

Katı kalpli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Nereye vuracak ve sözünü tartacak? O altın ile bakırı birbirinden ayıramaz artık.  Olur olmaz yerde kelâm eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır.

Ilık meltemler gibi soluklar gerek bize. Gönüllere ulaştığında, bahar çiçekleri açtıran. En sert yürekleri dahi yumuşatan, yoğuran, şekillendiren…

“Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır.” denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz.

“Söz ola kese savaşı
Söz ola kestire başı
Söz ola ahulu aşı,
Yağ ile bal ede bir söz.”

diyor Yunus.

Elbette öyledir. En karamsar ve kaos yüklü anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bilmeden bir gönül kırarlarsa, hemen tamir ediverirler bir kaç kelimeyle. Mayalarında yalan olmadığı için, inandırıcı bulur çevreleri böyle kişileri.

Zaten yalana ihtiyaçları da yoktur, böyle gönül ve söz ustalarının. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde. Ama bu bilmeden olur çoğu kez. Lâkin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle, sihirli cümlelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Anında pansuman eder ve tedaviye geçerler.

Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Hani yolda arabayla bir hayvanı veya insanı ezen acımasız şoförler vardır; arkalarına bile bakmadan kaçıp giden… Aynen öyledir bu zalimler de… Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler. Öylelerini akrebe benzetebiliriz.

Sokmaktan zevk alan acımasız akreplere… Dillerini de, zehirli iğnelere…

Arkadaş! İnancın yumuşak ikliminde bir meltem yumuşaklığına çevir sözlerini.
Yüreği kırgın olanların doktoru ol, masum gönüllerin cellâdı değil! Yaralı gönüllere Hızır gibi yetiş. Onların kırgınlıklarını gider. Yaralarına söz merheminden sür. Gönlünden akıp gelen ve kelimelerle harmanlanıp, dövülüp şekillenen manevî iksirinle onları iyileştir.

Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor: “Ey Kâbe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla!” İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalp eğer onarılırsa sen artık Halk’ın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi:

“Gerçek mümin, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir.”

Bir gün sahabiler, Nebiler Nebisi’nin yanına varıp, ihtiyar bir kadını övüyorlar.
“Şöyle ibadet ediyor, böyle namaz ve oruç tutuyor.”
Peygamber Efendimiz: “Çevresine davranışları nasıl o kadının?” diye sorunca, sahibiler: “Çevresine hep kötü davranıyor, Ya Resulullah. Konuşmasıyla kalp kırıyor.” diyor.
Bunun üzerine Resûlü Ekrem: “Söyleyin o kadına, cehennemde yerini hazırlasın.” diyor.

İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir.

Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir iklim ör.

İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak.

Tercih senin..

alıntıdır

01
Aug

Aura’nız Kaç Santimetre ?

Aura’nız Kaç Santimetre ?

aura1.jpgİnsan acaba karamsar olduğu için mi sürekli olumsuzluklarla karşılaşıyor, yoksa sürekli olumsuzluklarla karşılaştığı için mi karamsar?

Yaşamımıza şekil veren güç, düşüncelerimizdir. Duygularımızın bir adım öncesine gidersek, orada bu duyguları yaratan düşüncelerimizle karşı karşıya geliriz.

Evrende her şeyin titreşimlerden oluştuğu gibi düşüncelerimizin ürünü olan duygularımız da değişik oktavlardaki titreşimlerden oluşuyor. Nefret, kıskançlık, kızgınlık, öfke, intikam gibi olumsuz duygular, düşük titreşimli ve ruhsal enerjiyi bloke edici nitelik taşırlar. Bu duyguların egemen olduğu kişiler, karamsarlık ve aşağılık kompleksinden kurtulamazlar. bu kişiler, etrafına yaydıkları manyetik alanın frekansına eşdeğerde duygu titreşimlerine sahip insanları ve koşulları kendilerine çekerler. Kısır bir döngü içinde hayata düşmanca bakarak olayları, “haksızlık, talihsizlik” olarak değerlendirirler.

“Kimi insan odaya girdiğinde odayı aydınlatır, kimi insan da çıktığında.”

Hepimiz bu sözün doğruluğunu defalarca yaşamışızdır, hani bazı insanlar vardır; onlarla ilk kez karşılaşmamıza rağmen, anında kendilerinden hoşlandığımız insanlar; bulundukları ortama neşe, canlılık, sıcaklık getiren insanlar; çevresindekileri rahatlatan insanlar. Bu tip insanların yanında kendimizi rahat hissederiz, maske takmaya ve savunmada olmaya gerek duymayız.

Bu insanlar yaşama dostça bakarak, yaşam serüveninden çocukça bir neşe, bir haz alan insanlardır. hareketleri rahat ve doğaldır. etrafına yaydıkları enerji güçlüdür. Ve her daim gençtirler.

insanın fiziksek çöküntüsünün nedeni ‘ruhsal’ çöküntüdür. Şu deneyde görüldüğü gibi:

Kızgınlık ve nefret dolu bir insanın soluğu, içinde küçük böceklerin bulunduğu bir cam tüpe üflendiğinde böcekler birkaç dakika içinde ölüyorlar. nedeni, o kızgın ve gerilimli psikolojik yapının bedende ürettiği toksinlerin böcekler üzerindeki etkisi. Yani kızgın ve nefret dolu insanın nefesindeki toksinler sözcüğün gerçek anlamıyla zehir saçmaktadır.

İşte, asık suratlı, kızgın, kıskanç, ve korku içinde yaşayan insanların fiziksel olarak çökmelerinin nedeni kendi kendilerini zehirlemelerindendir. Bu toksinler, “free radikal” olarak hücreler arasına çıkmamak üzere yerleşirler ve hücrelerin kendilerini yenilemesini önlerler. Yenilenmeyen hücreler, ruhsal çöküntünün uzantısı olarak bedeni de çökertirler.

“Keskin sirkenin zararı küpüne”, “bir kahkaha bir kilo pirzolaya bedel” gibi sözler de bu gerçeğin ifadesi.

“gözler ruhun aynasıdır” denir. sevgi ve iyimserlikle dolu insanda gözler ve yüz sanki içten vuran bir ışıkla aydınlatılmış gibidir. bu yüksek titreşimli güzel duygular, ruhsal enerji kanallarını açtığı gibi insan bedenini çevreleyen ‘aura’yı da güçlendirir. (Aura insan bedeni etrafındaki manyetik alana verilen isimdir.) Bu tip insanlara çekilmemiz, onların varlığından huzur duymamız da doğaldır.

Kirlian fotoğraf tekniği ile çekilen aura fotoğraflarında görülen şu oluyor:

Asık suratlı, katı ve yargılayıcı tipteki bir insanın aurası soluk renkli ve bir-iki santimetre genişliğinde. Sevgi ve vicdan kavramları gelişmiş kişilerin aurası ise parlak ve renkli, otuz metreye kadar varan genişlikte.

Kutsal kişileri tasvir eden resimlerde ‘Aziz’lerin başlarındaki hale de, saf beyaz ışığa dönüşmüş auranın sembolüdür.

Genç kalmak için kozmetik ürünlerine milyonlarca lira harcamak yerine, yaşamı coşkuyla kucaklamak daha akıllıca galiba. Zaten sevgi dolu gözlerin parlaklığını hangi kozmetik sağlayabilir ki?

(Alıntı kaynağı: Kuraldışı ve Ötesi - Nil Gün / Kuraldışı Yayıncılık. 3. Baskı 1997)

01
Aug

GÖNÜLLER FATİHİ’NE

GÖNÜLLER FATİHİ’NE

gulum.jpg 

Ey Sevgili!… En Sevgili !… Aşkımın tahtına oturan, naz makamının efendisi… Dünya insanın sana muhtaç anları, Nisan sabahlarıydı. Senin olmadığın iklimlerin yağmurları bulanıktı. Ötelerden bir rahmet düşmüyor, gönül yamaçlarının baharı bilmiyordu. Kainata teşrifinle gönüller cennet yamaçlarının rengini aldı. Ve hayat çeşmesinin ufukları damla damla görünmeye başladı.

Ne büyük şerefti seni bilmek… Seni bize bildiren Rabb’e şükürler olsun…Adını konuşmaya başladığımız zaman öğrendik. İlk ezberlediğimiz belki senin ismindi. Doğduğun yer hicretin ve Rabbimin izniyle Seni himaye eden mesti büyüklerin. Sonra mübarek annelerimiz olan zevceülkübraların ve sana evlat olma şerefine erişen çocuklarının isimleriydi, öğrendiklerimiz. Daha ufacık bir çocukken, oturmuştun yüreğimizin en güzel yerine…

Ya biz sana layık bir ümmet olabilmiş miydik acaba? Şimdi bu ızdırabı yaşıyorum. Gönül heybemde göz yaşlarım, yürek tezgahımda işlenen sancılarım ve senden dilendiğim şefaatin var dilimde. İçim en derin yerinde sızlıyor. Öyle bir sızıki sese versem kimbilir delidivane derler. Varsın kimse duymasın hıçkırışımı… Bu hicranımı sana ulaştırmak istiyorum ben…

Ey ! kendisine yollanan selamları işiten vefalı dost. Sana ümmet olmak için seni sevmek yeterse eğer işte ben seviyorum. Elbette seviyorum. Mutlaka seveceğim. Nasıl sevmem? Kalbimin bütün zincirleriyle nasıl bağlanmam sana? Kimler seni ölesiye sevmedi ki, Ya Resullah! Hz. Bilal’e kızgın kumlar üzerine dayanma gücü veren, sana olan bağlılığı ve sevgisi değilmiydi? Hz. Ebu Bekire anam, babam sana feda olsun Ya Resullah dedirtten bu sevgi değiymiydi? Ay sana olan muhabbeti yüzünden ikiye bölünmemiş miydi? Güneş Ya Resullah! gözlerinin içine sevgiyle kilitlenmemiş miydi? Kendisine birşey emretmen için hurma kütüğü hıçkırıklara boğulmamış mıydı? Kendisini bıraktığını düşünüp. Ya Hz. Musab sana olan sevgisi yüzünden Cenab-ı Hak tarafından şehadet mertebesiyle ödüllendirilmemiş miydi? Nasıl sevmem ? Elbette seviyorum ve seveceğim. Bir ömür boyu. Daha niceleri efendim. Daha nice kalp seninle, sevginle dolmamış mıydı? Sevginle dolup mübarek olmamış mıydı? Mübarek sevgin daha nice kalbe ışık olup hayat vermemiş miydi?

Bir güvercin seni korumak adına türlü oyunlar oynamamış mıydı? Sevginsiz kalanlara ve ispatlamamış mıydı? Sagınsız kalan yüreklerin boş gözlerin kör olduğunu. Ve hepsinden önemlisi Cenab-ı Hak sana olan sevgisini’ Seni yaratmasaydım, bu alemleri yaratmazdım’diye ifade etmemiş miydi?

Sevginle doluyum Ya Resullallah! yüreğime hayat, gözlerime ışık olurmusun? Bir hurma kütüğü kadar olmayan muhabbetimi kabul edermisin? Sen özümsün, tutkun oldum sana, Ya Resulallah! Beni de yoluna kurban olanların içine alırmısın? Şemşiyende gölgelendirir misin? Aşkınla hasretinle kavrulmuş yüreğimi? Duy lütfen feryadımı, tut elimden, ümmetin olmak istiyorum. Ey özümüz kor düşüren ateşli yürek! Biliyormusun göz pınarlarımda kuru çorak çöller gibi, kupkuru. Gözlerime rahmet damlaları yağması için yağmuruna ihtiyacım var. Ne olur yağmur gibi çorak gözlerime çisil çisil…

Ya Resulallah tut elimden. Kurtar beni hiçlik çöllerinden. Halbuki ne kadar çok istemişimdir. Sana sırılsıklam bir bakış olmayı, seni bahar ikliminde yaşayıp, aşk kokan güllerin içinde bir dikende ben olmayı. Bulutların kendisine rehberlik ettiği nazlı Sultanım! Senin gül devrine yetişemedim, oturamadım dizlerinin dibine oysa elest meclisindedir. Sana tutkunluğumuz, sevgimiz vurgunluğumuz…

Hüzünlüyüm ama bir o kadar da umutluyum. Senin devrinde yaşayan, O gül nefesinle hayat bulan kutlu insanlara arkadaşım diyordun. Oysa biz ahir zamanın garip insanlarına biz çağın yetimlerine kardeşlerim diye hitap ediyorsun. Beni de beni de onların içine kabul ediyor musun?

Yarım kalmış yanımı tamamlayan sevgili! Zamanımız çok çetin, sana çıkan yollar sarp. Yolu görüyoruz ama öncümüz yok. Biz gurbette mahsun yaşlı gözlerimiz ışığa muhtaç. Senden ayrı gözlerimiz dolu, buğulu… Biz senin için ağıt yakanlarla, ateşe atılmak isteyen İbrahimlerle, gökte yankılanacak taleal bedrularla imdadımıza yetişeceğin günün hasretini çekmekteyiz.

Ey sevgili, En sevgili, Ey gönüller Fatihi! Elimizde bir demet gül seni beklemekteyiz.

alıntıdır




PROFİLİM

İlahiaşk Cangüneşi Son nefes Şeb-i aruz inşaALLAH, Biz Mevlamızın AŞK HAMALLARIYIZ Tek derdimiz Mevlamıza hakiki kullardan olabilmek,saygılarımla...
Web sayfama hoşgeldiniz, saygıdeğer ziyaretçilerim...

 

Mayıs 2008
M T W T F S S
« Apr    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Blog Stats

  • 147,149 hits

Top Clicks

  • Hiçbiri

İHH

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

İmzam





...MİSYONUMUZ...


mec.jpg


ıp adress

(*sayaç*)

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!

  • AKRA FM
    İSTANBUL
    imzam >Free Image Hosting at www.ImageShack.us

    Yazarlar