Archive for the 'Makaleler' Category



29
May
07

İlâhî aşk


mesnevido8py3.jpg

İlâhî aşk

 

Aşkımın ateşine derece koyamazsınGönlümün baharına hiç engel olamazsınUzaklarda ararsan can içre bulamazsınSevgilinin sohbetine gönül verenleriz 

 

İlâhî aşk

 

Muhterem Dostlar!Bu sohbetleri şahıslara bağlamak verimli olmaz, insanları etkilemez. Sohbetleri ilhama, Hakk’a bağlarsak, kıymetine, zevk u safasına paha olmaz.Aşkımın ateşine derece koyamazsınİlâhî aşk öyle bir ateş ki… Yakar, yıkar, dağları, taşları eritir. Nispet varlıkları, benlikleri yok eder kökünden. Gönlümün baharına hiç engel olamazsınO zaman gönülde bahar havası eser. Gönülde öyle tecellîler olur ki gönlün baharına, aşkına, zevkine, muhabbetine hiçbir şey engel olamaz. Öyle bahar olur ki aman Allah’ım! Güller, çiçekler, lâle, sümbüller açar. Gönül öyle mânâlar saçar ki o baharın gönülde tecellî etmesi, sâlikini sonsuz mânâlara sevk eder. Çünkü gönüldeki gayriyet, benlikler, varlıklar yıkılmış, tarümar olmuş. Aşk ateşi bunları kökünden yıkmış, atmış. Uzaklarda ararsan can içre bulamazsınEğer sevgiliyi uzaklarda arıyorsan, can içre bulamazsın. Uzak değil çok yakınsın. Gönlün baharı gelmiş. Donlar, buzlar erimiş. Varlık ilân edilmiş. Hak varını izhar etmiş. Sevgilinin sohbetine gönül verenleriz. Sevgilinin sohbetine gönül verenler, gönülde Mevlâyı bulanlardır. O kişi ki fenâ-yı tamda bekâya ermiş, Hakk’ı diyet etmiş, sevgilinin sevgisine mazhar olmuş, sohbetine gönül vermiş. Dikkat edelim! Kulak verenler değil; gönül verenler! Gönülde Mevlâyı hakim edenler! Canda cânanla buluşup bilişip sevişenler! Miracınız mübarek olsun!..Dikkat edelim can dostlar! Hak dostlar, tevhide dahil olup bütün müşkilâtları hâllediyorlar. Sırat, mizandan geçiyorlar. Görerek, yaşayarak şahadet veriyorlar. Hak dostlar, yarınlara hiç iş bırakmıyorlar. Hâlde tevhid ederek, şahadet sırrına eriyorlar. “Canım bu nasıl olur?” deme. İtiraz etme bize. Gavs-ı Âzam Pîr Seyyid Muhammed Nur’un bize ikram, ihsan ettiği ilm-i tevhid, ilm-i Ledün, açık seçik Melâmet’tir. Kurtulup şüphe i şirk-i hafiden bulduk emanKorkma Fehmi var iken ol Mustafa SultanımızCanda cânanla buluşup bilişip sevişmek, ilm-i Ledünde, hikmet ve mânâ ilmindedir. Bu ilme gönül verenler Pîrimizin mensuplarıdır. Pîrimiz ederse kabulOlursun indallah makbulYıkma sakın hiçbir gönülGönüldedir zevk u safa Bu dava, gönül erlerinin davası. Bu dava Hak’ta yok olup Hak’la var olanların davası. Bu dava, tenezzül tevâzuyla Hakk’a kul olanların davasıdır. Bu kutsî davaya dünya ukba pazarından geçmeyenler giremezler. Bunu anlayıp zevk edemezler. Onlara da ihsan eylesin Mevlâ.Sevgili Dostlar!Hak mürşidin yolunda, telkinininde hiç gayriyet yok. Gelin, siz-biz diyerek ayrıcalık yapmayalım. Gelin Dostlar! Sevişelim, candan içre kaynaşalım. Neyimizden uzak duruyorsunuz? Fenâ-yı tamda bulduk bekâyı. Kelâm-ı Hak’la sohbet ederiz. Kelâm-ı Hak’la “buyurun!” deriz. Davetimiz mutlaktandır, Hak’tandır. “Ne var Melâmet’te?” dersen vallahi üzülürüm. Ne yok ki Melâmet’te!.. Melâmîdir evliya Dahi nice enbiyaHem cihar-ı bâsafa Kendine gel hey kendine.Geyemiz canda cânanla buluşmak. Bilişip sevişmek. Zikri ehlinden alarak, telkin üzerine Allah demek. Bu zikir canda cânanla buluşmayı sağlar. Tende mih- manla hedefe doğru gider. Önderimiz, Hz. Sıddık’ımız: “Ya Rab! Benim vücudumu o kadar büyük yap ki cehennem benimle dolsun.” buyuruyor. Sıddîkiyet makamının sahibi. Rahme- tenli’l-Âlemin’in mazharı. Biz de bu zat-ı muhteremlerin himmet ve lütuflarıyla, sıddîkiyetle davet ediyoruz: Gelin bize! Gelin bize!Hz. Ömer gibi farkıyetle davet ediyoruz: Gelin bize! Gelin bize!İki nur sahibi olan, Cem’le Hazretü’l-Cem’i cem eden Kavseyn sahibi Hz. Osman gibi davet ediyoruz: Gelin bize, Gelin bize!İlmin şehrinin kapısı olan, Ene nâtıkü’l–Kur’an “Ben Konuşan Kur’an’ım!” buyuran, kötülük edene iyilik eden Keremallahu Veche, Hz. Ali lisanıyla davet ediyoruz: Gelin bize! Gelin bize!Canım kaşını çatıp da “Ne var sizde?” diye sorma bana. Hak mürşidin himmetiyle ne yok ki bizde… Lütfen elimizi vicdanımıza koyarak okuyalım ve tefekkür edelim. Hak mürşidim tevbe-yi Nasuh verdirdi. Zikri talim etti. Suskun diller, Allah dedi. Şirk fiilimi aldı, fiilullahı ihsan etti. Fâil-i Hakikiyi tanıttı. Lâ fâile illallah râbıtası verdi. Hâlâ soruyor musun: “Ne var sizde?”Nispet sıfattan sıfatullaha mazhar kıldı. Şirk olan sıfatlarımızı kaldırdı. Gerçek mevsufu bildirdi. Lâ mevsûfe illallah dedirtti. Allah aşkına dinle ve sorma: “Ne var sizde?”Gerçek Melâmet’in sırrına erenlerde, fenâ-yı zattan tecellî-yi zata geçme vardır. Men aref sırrına erdirdi de bulan bilen, hâlini yaşayanlardan etti. Münezzehte veya gökte sandığımızı gönüle getirdi. Lâ mevcûde illallah râbıtasının hâlini yaşattı. Çok şükür! Yine mi soruyorsun: “Ne var sizde?”Hak mürşidim söyler: Zat-ı Hakk’ı anla zatındır seninHem sıfatı hep sıfatındır seninSen seni bilmek necatındır seninGayre bakma sende iste sende bul yahu A canım, sen nasılsan, ben de öyleyim. Aramızda bir fark mı var! Sakın ha, kırılma bana, gönül koyma! Ben istiyorum, sen olayım. Seni ben yapayım. Candan içre birbirimizle sevişelim; halka-yı zikirde, tevbe-yi Nasuh- ta. O tevbe ki seyyiatı hasenâta çevirir, cezayı mükâfat eder. Kahrı lütfa, nârı nura döndürür. Hakk’ı istersen yürü insana bakHak yüzü insan yüzünden görünürYâni halkı seven Hakk’ı sever. İnsanları sevmek, hoşgörülü, tatlı dilli olmak, hülâsa insana hizmet etmek ne güzel!Âyet-i kerîmede: “Müminler kardeştirler. Aralarında bir sürtüşme, bir çekişme olursa, onu sulh ediniz.”[1] Bu kardeşlik, anne baba kardeşliği değil, mümin kardeşlik. Allah ve Resûlü’nde kardeş olmak. Ulu Yaratanım! İslâm’ı bulduk, bildik. İslâm’ı yaşamak nasip et bize. İslâm üzerine doğduk. İslâmiyeti yaşamak, İslâm olarak da ölmeyi ve bekâ âlemine bir sabah güneşi gibi doğmayı bize nasip et. Zandan, evhamdan, şüpheden bütün ihvanımızı ve bizleri koru. Muhteremler!Bilir misiniz canım ne ister?!. Canım ister ki sorgu suâl meleklerinin suâllerine şimdiden cevap verelim. Rabbim Allah, dinim İslâm, kitabım Kur’an-ı Kerîm. Peygamberim; peygamberler peygamberi, iki cihanın serveri, Hatemü’l-Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (s.a.)Bu sorulara cevap vermek, kişiyi sırattan, mizandan, muhasebeden, muhakemeden geçirir. Bana soruyorsan “Ne cesaretle bunları söylüyorsun?”Hak dost diyor ki:Vermeyecek onlar hesapGeçmeyecek onlar sıratDünyada verdiler hesapHep gördüğü dîdar, hep cemâl olur. Hak dostlar bize öyle ışık tuttular ki ne hikmetli ne mânidar sözler söylediler. Bizler o zat-ı muhteremlerin bendeleriyiz. Yolundan, izinden giden dervişleriyiz. Allah bize çok çok iyilikler versin. Aşk, muhabbet versin. Âşıklık, sâdıklık, âriflik rehberimiz olsun inşallah.

Selâm, sevgi ve dualarımla Allah’a emânet olunuz!

kaynak; 

http://www.tasavvufdernegi.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=130

27
May
07

GERÇEK(ten) GEL(di mi?)


                                                                     eslemnokta_mezarr.jpg

bana kalplerden bahset!dün kalp idiler, bugünse toprak!dün nasıl da sarhoştular!yaşarken ölüm yoktu onlar içinçarpardı sevgiyle ve öfkeyleinançla ve şüpheylekarşılık umarakben ise işte toprağa dokunuyorumhissetmiyorum ne keder ne mutluluk ne ızdırap!kulak vermiyorum toprağaduymuyorum ne şikayet ne hayıflanma ne azar!*………. 

dizlerim titriyor ey ölüm!sana yakın olduğumu hissettim diye..hani bağlanmıştım ya, yakın olduğum toprağa -sahiplenircesine, mülkümü kurmak için-  işte şimdi toprağa yapışıyor diz kapaklarım..acziyetle…mülk(üm) sanarak değil; mülk(üm)den geçerek!  gerçeklerle yüz yüze gelerek! var’ımı toprak bilerek! gözlerimi, toprak doyurarak….yüreğim, evcilik bitmiş! artık oyundaki sahte paralar geçmez olmuş. komşunun kızı, annem değil artık; komşunun oğlu, bana sakızlar alan abim değil! dizimin üzeride salladığım bez bebek, yok artık. dilediğimi nazlanarak da olsa yapan, merhametimi bekleyen bir kardeşçiğim de yok!yüreğim!oyun bitmiş! seni bir seven de yok; o da gitmiş!senin sevdiğini iddia ettiğin yar da yok; toprak yar’in olmayı dilermiş…tek kalan yalnızlığın olmuş dünyada; onu sevsene…onu kaybetmesene…yüreğim!tek dostun, yalnızlığını hatırlatan ” toprak” kalmış; onu mekanın bilsene!….toprak!sana sığınacağımı hayal ederek yaşamamıştım ben. hayallerim sana karıştı, kumlarının arasında bir şeyleri arar dururum ayın ışığında. bazen bir rüzgar yardım eder, bazen -farkına varmadan- insanlar. yüreğimin sana karışıp gideceğini hiç düşün(e)memiştim. içinde kaybolmayı dilediğim  yeşil,  sende kaybolurken; ben, yüreğime ektim umutlarımı -kaybetmeyeyim diye-toprak!umutlarım için bereketli ol!yüreğimin arzı olduğunu anladığım an, geç kalanlardan olmayayım! toprak!edeple dokunuyorum şimdi sana -sevgimin mezarısın diyedir saygım- /sen de edeple iste yağmur’u, veren’den; hadi çatlasana “su” diye diye…/“yâr!” diyorum; “senin yakınlığın, yar’i dokudu yüreğime” diyorum.boynumu büküp,ellerimi bağlıyorum göğsümün üzerine ve “kıyam(et)ımı kabul et” diyorum…kıyam-et!kıdemimi yücelt!

 yüzüm, yüzüne bakarsa, simamda göz izi olur bilirim,bundandır ki toprağa bakarım!toplarım sevgimi,toprağa satarım!/huzuru kâr bilirim, alış-verişimden,niyazımı yar!/fazlasını dile(ye)mem;/o zaten haksızlık etmez!/ nokta!………………………. *gözlerin fısıltısı / h.cibran-m.nuayme

http://eslemnokta.blogcu.com/ToPRaK-a+adanmis+yazilar/

27
May
07

Hızırın sana ne fısıldadı?


İsteyerek işlediğin hata/lar yüzünden üstüne istemeden giydiğin bir elbise gibi değil midir pişmanlık? Yaptığın, yaptığını bildiğin, yaptığını unutmayacağın hataların elinde dikilir bu elbise… Bağışlanmış olduğunu bilmen bile pişmanlık gömleğinin düğmelerini çözmeye yetmez.

 

Aslında üstüne değil, içine giyersin bu elbiseyi… O kadar içeriden giyinirsin ki, sen onu değil de o seni giyinmiş gibidir. Astarı dışarı bakar; kumaşın görünen yüzü içine doğrudur. Başkalarına sevimsiz astarını gösterir; dikişlerinin sarkmış uçlarını sergiler, hatalı ve günahkâr olduğunu dillendirir. Sana gösterdiği yüzü ise daha sevimlidir; içindeki o kırgınlıkla seni yeni hatalardan alıkoyan, günahın sancısını hissedilir kılan aldatmaz bir nasihatçıdır. Sık sık kulağına eğilir, konuşur seninle. Kendini unuttuğun zamanlarda, usulca kenara çeker seni, yeniden yola koyar.

 

Yaptığın, yaptığını bildiğin ve yaptığını unutmadığın hata ile bir çeşit sözleşme imzalamış gibisindir. O hata, geçip gitmiş olsa da, bıraktığı pişmanlık yoldaşın olacaktır bundan böyle. Üzerinden hiç çıkaramadığın elbise gibi. Hep onunla yürüyeceksin.

 

Pişmanlık yanında bir Hızır gibi yürür. Baştan uyarır seni. Hızır’ın[as] Mûsa’yı[as] uyarması gibi: “Benimle beraberliğe sabredemezsin.?” Yoluna hiç ummadığın anda çıkan, anlamını bilemediğin işler yapan, her kertede şaşırtan, irkilten, yadırgatan bir yoldaştır pişmanlık…

 

Sen de Musâ’nın Hızır’ın yanında yürümesi gibi yürürsün pişmanlığının ardı sıra. Önce kusursuzluk gemini deler pişmanlık; hata edebilir olduğunu gösterir sana. Sen de Mûsa gibi çıkışırsın hemen: “Halkını boğmak için mi deldin onu?”

 

Oysa çok sonraları farkedeceksin ki, kendini kusurlu bilmen, seni gururunun elinden kurtaracaktır. Kusursuzluk gemin delinince, nefsinin kalbini gasbetmesi önlenmiştir. Günahın ile öylesine mahçup olursun ki, kendini günahsız sanan nicelerinden daha büyük bir yakınlık kazanırsın Rabbinin katında. Hataların yakarışın kapısını açar, mahçubiyetin seni Rabbinin kapısında sabit tutar. Akl/anmamışlığın rahmetin eteğine sımsıkı yapıştırır dudaklarını.   

Sonra, tekrar kuşanırsın sabrını… Pişmanlığının koluna bir daha girersin. Yeniden yürürsünüz yan yana. Ama bu defa yaptığı affedilir gibi değildir. Görünür bir sebep yokken içinde büyüttüğün, cennetin bahçelerinde oynattığın masumiyet çocuğunu öldürüverir pişmanlık Hızır’ı. Masum değilsindir artık; günahkârsındır. Bak, kirlendin, karalandın! Çıkışırsın hemen: “Tertemiz bir canı katlediyorsun ha! Gerçekten sen fena bir şey yapıyorsun!”

Oysa, ancak sonradan anlayacaksın ki, hatadan dönmen hataya hiç düşmemenden daha sevimlidir Rabbinin katında. Günahkârlığın getireceği kârlar için günahsızlığının boynunun vurulması gerekmektedir. Aklığının peşine günahın ağına düşmeden düşemiyorsun işte… Öyle bir yangın ki yandığın, ancak kendi küllerinle söndürebiliyorsun yangınını…  Pişmanlığın bu sırrı bilmeyişini de yüzüne vurmaz. Yoldaşlığa yeniden kabul eder seni.  Ancak bu defa hiç hak etmeyenlere yapılan iyiliktir itirazının sebebi. Hızır’ın kendilerine yiyecek vermeyi reddeden köylülerin yıkık duvarını hiç ücret istemeden onarmasına itiraz eder Mûsa. Oysa, bilmez ki, Hızır, duvarı onararak, duvarın altında saklı ve iki yetime ait hazinenin başkalarının eline geçmesini önlemiştir.

Yıkık duvarların altında günahlara rağmen içinde büyüttüğün, yetim bıraktığın masumiyetin rahmetten ümitlenme hazinesi saklıdır. Pişmanlık, sana hata edebilir olduğunu bildirerek, başkalarının hatalarını da affetmeyi, yıkık duvarlarını onarmayı öğretir. Pişmanlığının elinden tutarsan, dostunun bahçesindeki yıkık duvarları onarabilirsin. Kardeşinin hatasını örtüp kusur duvarını onarırsan, bir gün onun pişmanlıkla geri dönmesine yol olursun. Böylece, hatalarının altında saklı, günahlarının içinde gizli rahmet ümidini hem kendin için hem onun için korumuş olursun.

Öyleyse, pişmanlığının yoldaşlığına itiraz etme… Sessiz Hızır’ın ile yolunu ayırma!

http://senaidemirci.blogcu.com/1401472/

16
May
07

OLGUN İNSAN KİMDİR


manzaraa12.jpg

OLGUN İNSAN KİMDİR?

     İnsanlık kültür tarihinde olgun insanın nitelikleri ve özellikleri araştırılacak olursa pek çok ortak noktalar bulunur. Çağlar değişiyor, medeniyetler değişiyor, bakış açılan ve davranışlar değişiyor ama olgun insanın nitelikleri çok zaman aynı kalıyor. Demek ki insanlık kültüründe müşterek olan pek çok yön var. Bugün de, içinde yaşadığımız toplumun çeşitli katmanlarında yapılacak sosyolojik araştırmalar ve incelemeler bize aynı şeyi gösterir. Şimdi sırasıyla olgun insan kimdir, özellikleri nedir, bu nitelikler nasıl kazanılır, onu görelim.

     Olgun insan denince akla önce; aklı başında, dengeli, haddini bilen, edepli, hoşgörülü, içi sevgi ve saygı dolu, insanlara hizmeti bir aşk haline getirmiş, güvenilir, itimat edilir, dürüst, temiz, efendi bir insan geliyor. Olgun insanlar hayatın üç asli unsurunun; sevgi, saygı ve hoşgörü olduğuna inanırlar. Onlar olmadan hangi çağda, hangi ülkede yaşarsa yaşasın, bu insanların olgun sıfatını kazanabileceklerine inanmıyorum. Bugün toplumun bütün kesimlerinde ortaya çıkan kavgalar, dövüşler, çirkin ve kaba münakaşalar, lüzumsuz çekişmeler, dargınlıklar, küskünlükler, boşanmalar incelenecek olursa hep aynı gerçekle karşılaşılır: Sevgiden, saygıdan ve hoşgörüden yoksunluk. Olgun insan bir nevi ekmekteki maya, yapıdaki harç gibidir; hayata renk veren, ışık veren, güzellik veren, bütün acılara ve ıstıraplara rağmen hayatı yaşanılır kılan hep o güzel insanlardır. Bir tek olgun insanın yaşadığı aileye, çalıştığı işyerine, oturduğu mahalleye, bulunduğu şehre derece derece yayılan sayısız faydaları vardır. Sonradan Müslüman olan değerli Fransız bilim kadını Profesör Eve Hanım: “Çay içerken, çay fincanının tabağa çarpmasından çıkan ses biraz sonra en uzak galaksilerde duyulur.” der. Yaşamak, adına olgun insan dediğimiz o değerli kimselerle, hanımefendilerle, beyefendilerle; onların hayata kattıkları, varoluşa getirdikleri edepler, incelikler, güzelliklerle bir ihtişam kazanır. Hayatı güzel, inanılmayacak kadar güzel hale getiren onlardır. Onların bazen incelik dolu bir jesti, insan ruhlarında ürpertiler uyandıran güzel bir sözü nesilden nesile intikal eder. Bir gün kainatın efendisi Müslümanlardan orduya yardım ister; herkes der, imkanları nispetinde yardım yapsın. Derhal yardımlar başlar, insanlar imkanları nispetinde, güçleri oranında bir şeyler getirirler; sıra Hz. Ebu Bekir’e gelir, o güzeller güzeli, inceler incesi büyük insan kalkar, neyi var neyi yoksa, A’dan Z’ye her şeyini getirir. Herkes hayret içindedir, Peygamber Efendimiz sorar: “Ya Ebu Bekir, sana ne kaldı?” Cevap müthiş! Ne zaman okusam yüzümün rengi değişir, titrer, ürperir, heyecanlanırım, bazen ağladığım olur. Mübarek başını kaldırır: “Ya Resullah” der, “bana senin aşkın kaldı, başka ne isterim?” Bu müthiş söz kıyamete kadar nice gönüllerde ürperişler uyandıracak. Olgun insanlar yemeğin içindeki tuz gibidirler, nasıl tuzsuz bir yemek güzelliğinden çok şey kaybederse, olgun insanlardan mahrum bir cemiyet veya olgun insanlara önem vermeyen cemiyet de öyledir, tuzsuz yemek gibidir. Gerek evlilikteki karı-koca ilişkileri, gerek okuldaki öğretmen-öğrenci ilişkileri, gerek toplumun bütün katmanlarındaki sosyal ilişkiler sevgi, saygı ve hoşgörüden mahrumsa o tür yaşanan hayatın cehennemden ne farkı kalır ki? Radyodaki sesi unutamıyorum, o mübarek kadını tanışanı da mübarek ellerinden öpsem diyorum. Bağ-kur emeklisi kocasının vefatı üzerine aldığı parayla kirasını verdikten sonra ancak iki günde bir şişe süt ve bir belediye ekmeği alabilen kadın: “Allahım” diyordu, “sana sonsuz şükürler olsun, bana verdiğin bu saltanatı bütün insanlara da nasip et.” İşte kemal, işte olgunluk, işte insanlık. Sahip olduğu nice maddi manevi nimetler karşısında şükredemeyen, mutlu olamayan, bir güzelliği yaşayamayan günümüz insanlarına verilecek en güzel cevap. Olgun insanlar, insanlık aleminde gözün içindeki gözbebeği gibidirler, insanlık ailesi güzellikleri, büyüklükleri, yücelikleri onlarla görür, onlarla hissederler. İnsanlık kültüründe onlar bir yüzüğün üzerindeki en kıymetli taş gibidirler. Yalnız, onların sayılarını toplumda artmış görmek istiyorsak; o kimselere layık oldukları sevgiyi, ilgiyi göstermek zorundayız. Mağazasında en güzel bir malı satan tüccar müşteri bulamazsa, ister istemez dükkanını kapatmak zorunda kalır. Bir güzel, bir kâmil, bir olgun insanın yetişmesi çok zor ama onu kırmak, incitmek çok kolaydır. Geçenlerde İngiliz televizyonunda gördüm, bir profesör yaş haddinden emekli olur, evine çekilir. Kısa bir süre sonra emekli olduğu fakültenin dekanından bir mektup gelir, mektupta dekan: “Sayın profesör” demektedir, “sizin için özel bir oda hazırladık, emrinize bir sekreter verdik, bir arabamızı size tahsis ettik; ne zaman isterseniz fakültemize gelin, bilgilerinizden, tecrübelerinizden, yetişmek isteyen gençleri yararlandırın.” Bu programı seyrettikten sonra uzun uzun düşündüm, işte İngiliz toplumunda bir bilim adamına verilen değer ve kıymet. Bir de kendi toplumumu düşündüm, biz emeklilerimize ölü muamelesi yapıyoruz, onların bilgilerinden, görgülerinden, hayat tecrübelerinden yararlanmak yoluna nedense gitmiyoruz. Peki bundan kim kaybediyor ve daha ne kadar kaybedecek? Yanlış anlaşılmasın bunun parayla pulla bir ilgisi yok, mevki makam, siyasetle de ilgisi yok. Bahis konusu olan sadece ama sadece insana ve topluma hizmet. Bu şekilde sadece hizmet aşkıyla yüreği titreyen nice insanlar var ama inanılmaz bir duyarsızlıkla bütün kapılar onlara kapanıyor. Sen diyorlar, emeklisin, git köşene ölümünü bekle. Eğer toplumu yönetenler olgun insanlar olsalar bu böyle mi olur? Kültür nesiller arasında bir devamlılığı gerektirir, hiç bir nesil sıfırdan başlayarak gerçek kültüre ulaşamaz. Her nesil öncekilerin bıraktığı yerden daha iyiye, daha güzele, daha mükemmele gider ama bugün nesiller arasındaki kopukluk bütün fecatıyla, bütün dehşetiyle devam etmektedir. Yeryüzünde bu kafayla kültüre ve medeniyete ulaşmış bir tek toplum gösteremezsiniz. Böyle zamanlarda, böyle ortamlarda yetişenler ister bilimde, ister düşüncede, ister güzel sanatlar alanında olsun, kısır, güdük, cüce kalmaya mahkumdurlar. Yahya Kemal: “Kökü mazide olan atiyim.” diyordu. Bir takım ruh cüceleri bunu da anlayamadılar. Sadece cehaleti, ilkelliği devralanları son üniversite seçme sınavlarında da gördük. Kırk küsur bin gencimiz sıfır puan aldılar, ama tüyler ürperten, yürek daraltan bu durum aşkını, ruhunu ve özünü kaybetmiş medyamızda en küçük bir yankı bulmadı. Bugün bir İngiliz genci Shakespeare’i rahatlıkla okuyabiliyor, bir Fransız genci Montaigne’i rahatlıkla okuyabiliyor. Ama bizim gençlerimizin içinde Ahmet Hamdi Tanpmar’ı, Cemil Meric’i, Mehmet Kaplan’ı, Yahya Kemal’i, Ahmet Haşim’i okuyan kaç kişi var? Doğru dürüst Türkçe bilmeyen bir Orhan Pamuk ne yazık ki baştacı ediliyor. Onun Türkçe bilmediğini ispat eden Profesör Tahsin Yücel’in başına gelmeyen kalmadı. Bugün böyle okulları olan, böyle medyası olan bir toplumda olgun insanın yetişmesini beklemek biraz fazla iyimserlik mi oluyor acaba? Nasıl her toprakta her ağaç yerişmiyorsa büyük ruhların, cins kafaların yetişmesi içinde özel bir manevi iklime ihtiyaç var. Bir büyük adamın kişiliğini etkileyen sadece onun okuduğu kitaplar, yetiştiği okullar değil ki; içinde yetiştiği aile çevresi, doğup büyüdüğü sosyal çevre, komşular, akrabalar, alış veriş ettiği mahalledeki bakkal, evlendiği eşi, eşinin akrabaları, yetişme çevresindeki manevi büyükler; o güne egemen olan sosyal, siyasal, ekonomik durumlar, okunan gazete, seyredilen televizyon, dinlenen müzik ve daha binlerce etken, hepsi bir araya geliyor ortaya olgun insan dediğimiz bir güzellik ve yücelik anıtı çıkıyor.

     Bundan elli küsur yıl önceydi; Ankara’da, Yenimahalle’de oturuyorduk. Belediye bir boş alanda çam ağacı yetiştirmek istedi. Kaç kere itina ile ağaçlar dikildi, sulandı, gübre verildi fakat bir türlü tutmadı. Pek çok başarısız tecrübeden sonra belediye yetkilileri o bölgenin toprağını değiştirdiler, o zaman ağaçlar tuttu. İnsanların yetişmesi için de belli ortamlar gerekiyor. Ancak belli ortamlarda belli kişilikler ortaya çıkabiliyor. Ama durum ne olursa olsun, gerek ailede, gerek işyerinde, gerek toplum düzeninde huzurun ve mutluluğun gülümseyen yüzü ancak olgun, kâmil, yetişkin insanların varlığıyla görülebiliyor. Dileğimiz o insanların sayılarının artması..

SABRİ TANDOĞAN

16
May
07

HAYRET MAKAMI


dilefkar_misra_120267djliw9zx.jpg

HAYRET MAKAMI

     Bugünlerde günün muhtelif saatlerinde aklıma sık sık Yunus Emre’nin “Cümle yerde Hak nazır , göz gerektir göresi” mısraları geliyor. Allah öyle güzel öyle muhteşem bir dünya yaratmış ki Kur’an-ı Kerim’deki “Ne yana bakarsan bak Allah’ın vechi oradadır”ayetini ürpererek hatırlamamak mümkün mü. Her zerrede ayrı bir ihtişam ayrı bir güzellik. Bazen gözle çok zor görülen, bazen gözle bile görülemeyen küçük, çok küçük bir canlıda yaratılış mucizesini görmek insanı ürpertiyor. O ufacık canlı görüyor, işitiyor, hazmediyor aldığı gıdanın işe yaramayan kısmını posa olarak dışarı çıkarıyor. Hareket ediyor, koku alıyor, aklediyor. Aman Yarabbi insanın hayretten hayrete düşmemesi imkanı var mı? Mikrokozmozdan makrokozmoza uzanan akıl almaz güzellikte bir kainat. Kur’an-ı Kerim’deki “Düşünenler için ibretler vardır” ayeti ne kadar anlamlı. Yunus’un “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” mısraı beni zaman zaman düşündürüyor, hayretler içinde bırakıyor, bazen ağlatıyor. Hayret makamı ne güzel, ne yüce bir makam. Namazdan sonra tesbih çekerken “Süphanallah” diyoruz. Bunun bir hayret makamı olduğunun farkında mıyız? Acaba hayatında bir kere olsun bir yaz gecesi yıldızlara bakarak ürpermeyen, huşu içinde kalmayan, ağlamayan bir insan olabilir mi? Fazıl Hüsnü Dağlarca ne güzel söylemiş;

          “Geceler geceler içindesin,

          Anlaşılmaz gecelerin teki,

          Kimi aşk diyor kimi ölüm bu ne ki ”

     Bir kar yağıyor, milyarlarca kar tanesi yere düşüyor. Fizik bilginleri bu kar tanelerini özel lamlara almışlar. Özel fotoğraf makineleri ile fotoğrafını çekmişler. Aman Yarabbi birbirine benzeyen iki kar tanesi şimdiye kadar tespit edilememiş. Her zerrede Vahdaniyetin ayrı tecellisi. İmza atmasını bilmeyen insanların parmak izleri alınır. Parmak izi, bazıları güler ama bilmedikleri için hukuk yönünden çok değerlidir. Çünkü bugüne kadar parmak izleri birbirine benzeyen iki insan yaratılmamış. İmzanın taklidi olur ama parmak izinin olmaz. Hangi konuyu ele alırsanız alın karşımıza Kur’an-ı Kerim’deki “Allah,her an yeni bir şe’n üzeredir.” Ayeti kerimesi çıkıyor.

          “Deli eder insanı bu dünya

          Bu gece, bu yıldızlar, bu koku

          Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç”

     Bu çıldırtıcı güzellikteki dünya karşısında bazen ürpererek bazen ağlayarak bazen düşünüp hissederek hayran olmak varken günümüz insanın içine düştüğü çukur ne kadar üzücü. Sıkıntılar, bunalımlar, stresler, kavgalar, münakaşalar, kalp kırmalar, küskünlükler, dargınlıklar, kırgınlıklar, ne oluyoruz Efendiler nereye gidiyoruz? Kimin malını kimden kıskanıyoruz? Kime darılıyoruz? Hiç düşündük mü? Şu yaşadığımız hayatın gelip geçici bir misafirhane olduğunu acaba akledebiliyor muyuz? Sorarım sizlere insanın bu hayatta benimdir bana aittir diyebileceği nesi var? Hepimiz misafiriz, hepimiz bir emanetçiden başka bir şey değiliz. Paramız, pulumuz, yatımız, katımız, mevki, makam, rütbemiz hepsi ama hepsi gelip geçici bir emanet. Eski İstanbul terbiyesinde “benim, bana ait” kelimelerini kullanmak cehaletin,görgüsüzlüğün,ilkelliğin bir ifadesi olarak kabul edilirmiş. Mesela bir köşkün, bir yalının önünden geçerlerken sorarlarmış; “Efendim; bu köşk sizin mi , bu yalı size mi ait?” Adam cevap verirmiş “Estağfurullah Efendim. Şimdilik, emaneten oturuyoruz”. Geçen ay İstanbul’daydım. Bir operasyon geçirdim. Hastanede pansumanımı yaptırmış dönüyordum. Taksi şoförü bir köşkün önünden geçerken “Efendim, dedi Sakıp Sabancı’nı Atlı köşkü”. Ürpererek baktım. Köşk yerinde duruyordu. At heykeli köşkün bahçesinde ama merhum Sakıp Sabancı gitmişti. Neden bilmiyorum bu olay beni günlerce düşündürdü. Aslında hepimiz emanetçi olduğumuzun bilincinde olsak herhalde hayat, yaşamak, var oluş bugünkünden farklı olur. Bir ihtiras ki gözleri bürümüş gönülleri sarmış para ve mal. Öyleleri var ki onlara Uhud Dağı kadar para döviz ve altın verseniz gözleri yine doymaz. Halbuki büyük Yunus ne güzel söylemiş,

          “Mal sahibi, mülk sahibi,

          Hani bunun ilk sahibi,

          Mal da yalan mülk de yalan,

          Var biraz da sen oyalan”

     Yarabbi Yunus’un bir tek mısraı çağımızın problemlerine ne güzel ışık tutuyor.

          “Bunca varlık var iken

          Gitmez gönül darlığı”

     Şehrin büyük caddelerini dolaşın. İnsanların yüz ifadelerine bakın. Sıkılmış yumruklar, kenetlenmiş dişler, alev saçan bakışlar. Fazıl Hüsnü Dağlarca bir şiirinde “Adamlar korkunç anneciğim” diyordu.

     Gidin hepsini teker teker dinleyin. Hepsi nefsanilikten doğan, incir çekirdeğini doldurmayan minicik meseleler. Yunus boşuna söylememiş; “Seni deli eden şey yine sendedir sende” diye.

     Biz kendi içimizdeki sonsuz kainattan habersiz hep sebepleri dışarıda arıyoruz. Mısri Niyazi ne güzel özetlemiş;

          “Ben taşrada arar idim

          Ol can içinde can imiş”

      Ben Danıştay’da çalışırken bir odacı Hüsamettin Efendi vardı. Aldığı odacı maaşından başka on para geliri yoktu. Hüsamettin Efendi hayat boyu kimseden on para ödünç almadı. O maaşıyla beş nüfusa baktı. İki kızına üniversite tahsili yaptırdı. Hanımıyla beraber Hacca gidip geldi. Hiç bir zaman ağzından para pul kelimeleri çıkmadı. Şikayet etmedi. Sadece sabretti, şükretti, kanaat etti. Ortaya pırıl pırıl bir şahsiyet çıktı. Çocuklarını da gül gibi yetiştirdi.

     Ayaklarını yorganlarına göre uzatmayanlar hayatta hiçbir zaman mesut ve bahtiyar olamazlar. Bir öğrenebilsek sevgiyle bakırın altınlaştığını. Bir “Sevmek devam eden en güzel huyum” diyebilsek. Bir Yunus gibi “Aşk gelicek cümle eksikler biter” diyebilsek. Kafamızın içindeki neftsen doğan kavgalara bir son verebilsek. Nerde sevgi orda Allah diyebilsek. “Seviyoruz seviliyoruz güzelliğimiz bu yüzden” diyebilsek. O zaman huzur, mutluluk ve bütün kainat bize de altın ışıklarını serpecek. O zaman biz de;

           “ Ben Cihanın altın terazisine

           Ağırlığımca sevgi vermişim

          Ses edin uzak milletlerin gençleri

           Bütün antenlerimi germişim”

     diyebileceğiz. Allah bu güzellikleri cümlemize nasip etsin…

SABRİ TANDOĞAN

16
May
07

Gül ile Bülbülün aşkı


Malum gül maşuk bülbül de aşıktır. Bülbülün güle olan aşkının niçin olduğu konusunda bu güne kadar sayısız yazı yazıldı, şiirler söylendi, destanlar, hikayeler anlatıldı. Peki ama nedendi bülbülün güle olan aşkı? Nedendi ta seher vakti başlayıp tan yeri ağarıncaya kadar süren seranatın sebebi?
Bazıları bülbülün güle olan aşkının sebebinin, bülbülün güle her bakışında Kainata Rahmet olarak gönderilen Hak Nebi’yi hatırlatmasının sebep olduğunu söylerler. Evet bülbül güle her bakışında Efendiler Efendisine nisbet edilmekten dolayı kıymet kazanan ve etraf-ı alemde şan ve şöhret bulan gülde, O’nun Cemalini müşahede ediyor ve bu müşahedenin şevkiyle güle seranatta bulunuyor deniyor. Gülü bizatihi renginden, kokusundan, şeklinden şemalinden dolayı değil, O’nu hatırlattığı için seviyor. Zaten esasında gafiller ve dalalete sapanların dışında her şey kendi diliyle doğru söyledin ve Hakk’a tercüman oldun deyip O’nu anlatıp, risaletini tasdik ettiğini duymuyor mu? Hayvanattan tutun bitkilere oradan alın cansız taşa toprağa kadar her şey O’nun şahidi ve Risaletinin tasdik edicisi değil mi? Gerçi O’nun bu tasdiklere ve tasdik edicilere ihtiyacı yoktur ama bu tasdik ediciler bu şehadetleriyle kendileri kıymet kazanmakta ve bülbülü güle aşık etmektedir.
Kim bilir gül de bülbül de sessiz ve sözsüz konuşmalarında birbirlerine neler neler söylüyorlar… Aslında bizler de onlar gibi olunca mutlu olmuyor muyuz.. bizler de sesten ve sözden ziyade özden konuşunca, kalpten kalbe giden o yolu bulup muhabbete dalınca ve muhabbetlerimizde Muhammedî muhabbette varınca mesut olmuyor muyuz?
Belli mi olur, kimini bir insan kimini bir bülbül irşad eder. Din nedir diye sorulunca Din nasihattir buyuruyor Güllerin ve Gönüllerin Sultanı. Evet kimi zaman bir arkadaşımız, kimi zaman bir büyüğümüz, kimi zaman bir kitap, kimi zaman bir ezan, kimi zaman hastalar, kimi zaman bir ölüm haberi nasihat eder bize. Kulak verip duyanlar, dikkat kesilip hissedenler de kainatta her bir canlının kendine mahsus yaşayışı, birbirleriyle olan münasebetleri ve gayet hikmetli ve mizanlı vücutlarıyla ne kadar etkili birer nasih olduklarını hisseder, görür ve zevk ederler.
Bütün bülbüller kendi nevleri hesabına o muhabbet-i Muhammedi’den hissedar olmak için her gün bıkmadan usanmadan güllerin başına üşüşür ve o gül vasıtasıyla Güller Gülü’nün kokusunu duymaya çalışırlar. Güle dil döker, nameler yakar, ta ki O’ndan bir haber getirsin de ondan sonra canını versin.… Şakır… şakır… şakır… ta ki takatten kesilip bir başka bülbülün gelip gülden haber sorması için kanını güle akıtır, kanı ona hayat olsun da sonra ki bülbüller gülden haber sorsunlar diye. Bülbülün bu ısrarı bize bir şeyler anlatıyor olsa gerek. Sabır, sebat ve bütün samimiyetimizle Muhammedi kapıdan ayrılmama, sürekli tazarru ve niyaz ile halimizi ona arz etme ve O’ndan gelecek bir hüsn-ü işareti yakalama. İşte dünyalara değişilmeyecek bir hazine. Güllerin Sultanından gelecek bir işaret ve memnuniyet izharı, Rabbimizin de bizden razı ve hoşnut olacağının ciddi bir emaresidir.
Gül ile bülbül. Ümmet ve Hazret-i Muhammed (sallalahü aleyhi vesellem)…

Ey her şeye gücü yeten ve herkese sözü geçen Ululardan Ulu Yüce Allah’ım! Ne gülü bülbülden ne de bizi Efendimizden ayırma!…

16
May
07

Hiç Gününüz Kutlu Olsun


Hiç baba olmamışların da bir günü olmalı; senede değilse bile, ömürlerinde bir günü.

Hiç anne olmamışların, hiç sevgili olmamışların, hiç çocuk olmadan büyümüşlerin de bir günü olmalı hayatlarında.

Öyle hatırlatır gibi değil, imalardan, yanlış anlamalardan, başa kakmalardan uzak bir gün… Bir tür özlem giderme, bir tür “şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” şeklinde…

Etrafı bayram ederken bayram edemeyenlerin, bayram nedir tatmamış olanların da bayramı olmalı. Bir gün değilse bile, ömürde bir saat…

Kolonya dökmeli, yorgun ellerine. şeker tutmalı, ağız tadıyla yiyecekleri. Sohbet etmeli havadan ve sudan. Hatrını sormalı içten ve “iyi değilim” cevabına dair bir şeyler yapmayı baştan kabullenerek.

Hiç başı okşanmamışların, hiç güzel söz duymamış olanların, bir tane kır çiçeği bile olsa hediye alınmamışların da bir günü olmalı; en azından bir günü.

Başlarını okşamak, güzel sözler etmek, çiçekler vermek; belki umuda, duaya, tevekküle dair sözler etmek ve nihayetinde görevini yapmış olmanın rahatlığıyla değil, gözü arkada kalarak ayrılmak…

Belki sadece selam verip, sokakta ayaküstü hayattan, sıradan konulardan, incir çekirdeğini doldurmayacağı sanılan mevzulardan konuşurken, araya bir parça umut, bir parça inanç, bir parça teselli bırakmak.

Hiç sevilmemişlerin, hiç özlenmemişlerin, hiç aranıp sorulmamışların, hiç uğruna gözyaşı dökülmemiş, telefon numarası kaydedilmemiş, evinin adresi hafızaya nakşedilmemişlerin de; seveni, özleyeni, arayıp soranı, gözyaşı dökeni, telefon ve adres defteri olma günleri olmalı.

O gün, hiçbir tv kanalında, hiçbir radyo istasyonunda, hiçbir gazete köşesinde, hiçbir bilboardda, hiçbir reklam kuşağında işlenmese de; biz bilmeli ve yaşamalıyız.

Eğer o gün bugünse ve siz de onlardan biriyseniz, “Hiç…” gününüz kutlu olsun.

13
May
07

“Fani dünya..ölüm gerçek..”


zarfustugul1xc8.jpg

“Fani dünya..ölüm gerçek..”

Ne kadar çok duymuşuzdur bu sözü, ne kadar çok amenna ve sadakna demişizdir peşinden.. Kaç kereler ağlamışızdır gidenlerin ardından, kaç kere dinlemişizdir ölümle biten kariyer hikayelerini, evlilik hayallerini, son bulan genç hikayeleri…

Ama hep başkalarının başına gelir, bilsek de kendimize pek de yakıştıramayız ölümü. Ebediyete namzet ruha, lezzetlerin zevklerin bitmesinden korkan asi nefse önüne çıkan bir sondan daha azap verici ne olabilir? Zevkler kadar acıların da sonsuz olduğunu sanan zavallı nefse, ölüm pek acı gelir..

Son mudur Ölüm? Sahi…Nedir Ölüm? nedir ki Ölüm?

Yolu tek yönlü ve hiçbir zaman kalkış saati belli olmayacak bir yolculuk… Gerçeğin başladığı andır ölüm..

Rabbim iyi ki ne zaman olacağını bildirmemiş bize, yoksa yaşamak pek de kolay olmazdı bunca çaresizlikle..Unutmak dahi bir nimet ancak arada bir ölümle ayrılanlar bize “başkası yalan” diyorlar..

Mezar ziyaretleri insanın aklını başına getiriyor, şehrin bir yanında hiç bitmeyecekmişçesine devam eden bir film..Bir yanında ölüm var, ayrılık muhakkak, hesap günü pek çetin diyen taşlar..

Merak ediyorum bazen, çok mu acı duyuyor insan ölürken? Nasıl bir ölümü tercih ederdim bana bırakılsaydı diye düşünüyorum.
Film biter, herkes ayağa kalkar, salonun kapısında gözleri ışıktan rahatsız olur, dışarıda devam eden hayatı görür ve kendine gelir.. bunun gibi birşey olsa gerek..

Yok diyorum kendime sonra.. Boşuna düşünüyorsun, yanlış noktaya odaklanıyorsun. Hz.Ömer’in sorgusunun dünya zamanıyla altı ay sürdüğünü öğrenince ölümden çok, sonrasından endişe etmelisin diyorum..

Tekrar düşünüyorum, nasıl bir ölüm olsa ki
ve daha da önemlisi, nasıl bir yaşam olsa ki, hesap biraz hafiflese..

Ölümün hep var hayat içinde..fark edilmiyor çoğu zaman..Her an ölen bir şeyler var, bedenimizde veya ruhumuzda…
Katil olmak da ölüm gibi, bazen farkında olmuyoruz.. Öldürüyoruz birilerini, yaşam sevinçlerini alıyoruz ellerinden, içlerine korkular hayal kırıklıkları salıyoruz…

Yoksa nedir ki ölüm? Çekip gitmek, ardında gözü yaşlılar bırakıp karışmak mıdır toprağa? Yoksa artık pişmanlıkların fayda vermediği geri dönülmez bir yol mudur ölüm?Yaşam mı daha önemlidir, ölüm mü? Hangisi daha acı vericidir?

Nedir ki ölüm, yaşamın zorluğu yanında? Ölüm Nedir ki?

ALINTIDIR

13
May
07

SEN YÜRÜYECEKSİN


dogaa10.jpg

Sen Yürüyeceksin!

Sen ağlayacaksın,belki horlanacaksın, belki dışlanacaksın ama, sen yürüyeceksin..

Kimi zaman nefsin karşına çıkacak,kimi zaman çevren, kimi zaman ailen, kimi zaman gücü elinde tutanlar.. Ama sen yürüyeceksin…

Belki anlamak istemeyecekler seni… Belki anlamazlıktan gelecekler… Belki gülecekler, belki küçümseyecekler ama, sen Allah’a dayanacak ve yürüyeceksin…

Belki güvendiğin dağlara kar yağacak, belki belki tuttuğun dallar kopuverecek ama sen Rabbine güvenip yürüyeceksin…

Belki sürüleceksin, belki taşlanacaksın,belki dışlancaksın, belki yalnız bırakılacaksın ama sen Rabbinin birlikteliğini bilip yürüyeceksin…

Kimi zaman düşeceksin,kimi zaman çelme atacaklar ayağına, kimi zaman set çekecekler,yorulacaksın kimi zaman fakat, yoluyun yüceliğini bilecek, bismillah diyecek ve yürüyeceksin.

Kırılacaksın belki, kıracaklar kimi zaman seni,için belki kan ağlayacak ama sen hasbiyallah diyecek ve yürüyeceksin.

Duranlar olacak, yolu terk edenler, belki yoldan çıkanlar, belki yolda saraylar yapanlar, belki geri dönenler ama sen yürüyeceksin.

Ağlayacaksın belki, belki ağlatacaklar seni ama sen gözyaşını azığın yapıp yürüyeceksin.

Belki kıymetin bilinmeyecek, belki kadir kıymet bilmezler kıymet bilmeyecek, belki halin sorulmayacak, belki vefasızlar seni unutacak ama, sen ev vefalı dostun yolunda yürüyeceksin.

Eğilenler olacak, belki yolu satanlar ama, sen dimdik yürüyeceksin.

Yolda yalnızım sanma, yürüdüğün yollu sakın başa kakma bil ki bu yolun yolcularının dostu Allah’tır…

Bismillah de, hasbiyallah de ve yürümene devam et… Elbette ulaştırılacaksın varılması gereken yere bir gün

alıntıdır…

02
May
07

PEYGAMBERİMİZİN YÜKSEK AHLAKI


Peygamberimizin güzel ve yüksek Ahlakı
PEYGAMBERİMİZİN YÜKSEK AHLAKI

Allah’ın en sevgili kulu, son ve en büyük peygamber Hz. Muhammed (s.a.s) bir saadet güneşi olarak doğdu. Kurumuş yapraklar su ile yeşerdiği gibi Peygamberimizin gelmesiyle insanlık yeniden hayat buldu.
Onun kalplere yerleştirdiği iman ışığı sayesinde kalplerden yanlış inançlar silindi, cehaletin yerine ilim, zulmün yerine hak ve adalet, kin ve düşmanlığın yerine insan sevgisi, acımasızlığın yerine şefkat ve merhamet geldi. Gerçek anlamda İslam kardeşliği kurularak toplum barış ve huzura kavuştu.
İnsanlara dünya ve ahirette mutlu olmanın aydınlık yolunu gösteren Peygamberimiz, öğrettiği ahlak ilkelerini önce kendisi uygulayarak en güzel örnek oldu.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde Peygamberimiz hakkında: “Ve sen elbette yüksek bir ahlaka sahipsin” buyurarak O’nun çok yüksek ahlak sahibi bir şahsiyet olduğunu bildirmiştir. O, ahlakını Kuran’dan almış, bütün iyilikleri kendisinde toplamıştır. Saygı değer eşi Hz. Aişe’ye Peygamberimizin ahlakının nasıl olduğu sorulduğunda,
“O’nun ahlakı Kur’an idi” demiştir.
O’nu yüce Allah yetiştirdi ve insanlığa örnek olsun diye özel olarak terbiye etti. Nitekim Peygamberimiz “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı” buyurmuştur.
O, davranışları ve üstün kişiliği ile insanlık için en güzel örnektir.
Bununla ilgili olarak Allah Teala Kur’an-ı Kerimde:
“Andolsun Allah’ın elçisinde sizin için uyulması gereken güzel örnek vardır” buyurmuş ve onun yaşayışını örnek almamızı istemiştir.
Müslüman olarak bizim görevimiz, peygamberimizin ahlak ve fazilet dolu hayatını iyice öğrenmek, ve onun ahlaki davranışlarını örnek alarak yaşamaktır.

Peygamberimizin Doğruluğu
Peygamberimiz, doğruluk ve dürüstlüğün en güzel örneği idi. O, çocukluğundan itibaren doğruluktan ayrılmamış, hiç yalan söylememiştir. Peygamberliğinden önceki gençlik döneminde doğruluğu ve güvenilir kişiliğinden dolayı kendisine, “Muhammedü’l-Emin” yani, “Güvenilir Muhammed” denilirdi. Düşmanları bile onun doğruluğunu kabul etmiş, kendisine yalancı diyememişlerdi.
Peygamberimizin en büyük düşmanı Ebü Cehil: “Muhammed! Biz seni yalanlamıyoruz, san bizim kanaatimize göre doğrusun. Biz ancak senin getirdiğini yalanlıyoruz.” Demiş, bu söz Peygamberimizi üzmüştü. Bunun üzerine “Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler, açıktan açığı Allah’ın ayetlerini inkar ediyorlar.” Ayeti inmiştir.
Kureyş’in ileri gelenlerinden Haris b. Amir de şöyle demiştir.
“Ey Muhammed, vallahi sen bize hiç yalan söylemedin, fakat biz sana uyarsak yerimizden olacağız, bundan dolayı iman etmiyoruz.”
Ebü Süfyan Müslüman olmadan önce ticaret amacıyla Şam’a gittiği zaman Bizans İmparatoru Onu kabul etmiş ve Peygamberimizle ilgili kendisine bazı sorular sormuştu. Bu sorulardan birisi de şöyle idi:
– Peygamberlik iddiasında bulunan bu zatın, daha önce hiç
yalan söylediğini duydunuz mu? Ebü Süfyan:
– Asla, yalan söylediğini hiç duymadık, diye cevap vermiştir.
Bunun üzerine İmparator:
– Size peygamberlik iddiasında bulunan bu zatın evvelce hiç yalan söyleyip söylemediğini sordum. Onun hiç yalan söylemediğin ifade ettiniz. Şayet bu zat Allah hakkında yalan söylemiş olsa daha evvel insanlara yalan söylemesi gerekirdi, demiş ve Peygamberimizin doğruluğu sebebiyle gerçekten peygamber olduğunu ifade etmiştir.
Peygamber olduğu zaman Mekke’de halkını İslam’a davet için toplamıştı. Safa tepesine çıkarak orada toplananları: “Ey Kureyş halkı! Size bu dağın arkasında bir düşman ordusunu geldiğini söylesem bana inanır mısınız”? dedi, orada bulunanlar:
– “Hepimiz inanırız, çünkü sen ömründe yalan söylemedin” diye cevap verdiler. Bu topluluğun içinde Peygamberimizin en azılı düşmanları da vardı. Onlar da Peygamberimizin doğruluğunu itiraf etmişlerdi.
Peygamberimiz, kendisi doğru sözlü olduğu gibi bizim de doğru olmamızı ve yalancılıktan sakınmamızı istemiş ve şöyle buyurmuştur. “Doğruluktan ayrılmayın. Zira doğruluk iyilikle beraberdir. Doğru ve iyi olanlar cennettedirler. Yalandan kaçının, çünkü yalan kötülükle beraberdir. Yalan söyleyen ve kötülük edenler de cehennemdedirler.”
O, yalandan hiç hoşlanmaz, yalancıları sevmezdi. Peygamberimiz çocukları kandırmak için yalan söylenmesini de iyi karşılamamıştır.
Abdullah b. Amr diyor ki:
Peygamberimiz bir gün evimizde bulunduğu bir sırada annem bana:
– “Gel sana bir şey vereceğim” diye çağırdı.
Peygamberimiz anneme:
– Çocuğa ne vermek istedin? Diye sorunca annem:
– Hurma vereceğim, diye cevap verdi. Bunun üzerin
Peygamberimiz:
– “Eğen onu aldatıp bir şey vermeseydin, sana bir yalan
günahı yazılırdı.” Buyurdu.
Peygamberimiz bir şey hakkında söz verdimi, verdiği sözde mutlaka durur, gereğini yerine getirirdi.
Hudeybiye barış antlaşmasının hükümlerinden birisi de, Mekkelilerden biri Müslümanlara sığınırsa, Müslüman bile olsa, geri verilecek; fakat Müslümanlardan Mekkelilere sığınan olursa geri verilmeyecekti.
Müslümanlar için çok ağır olan bu antlaşmanın yazılması henüz bitmişti ki, Mekkeliler adına antlaşmayı imza edecek olan Süheyl’in Müslüman olan oğlu Ebü Cendel bir yolunu bulup kaçmış ve ayağındaki zinciri sürüyerek çıka gelmişti. Bu antlaşmaya göre Ebü Cendeli iade etmek gerekiyordu. Müslümanlar bundan büyük üzüntü duymuşlar ve Ebü Cendel’i iade etmen istememişlerdi.
Peygamberimiz Ebü Candel’e dönerek:
– Ey Ebü Cendel, sabret, bir verdiğimiz sözden dönmeyiz. Yakında Cenab-ı Hak sana kurtuluş yolunu açacaktır, diye teselli etti. Ve henüz imza edilmemiş olmasına rağmen sözlü olarak kararlaştırılmış bulunan antlaşmaya uyacağının işaretini vermişti.
O, kurtuluşun doğrulukta olduğunu bildirmiş, doğruların kıyamet gününde Peygamberlerle beraber olacağını haber vermiştir.
Peygamberimize insanların hayırlısı kindir diye soruldu. Peygamberimiz:
– “Her temiz kalpli ve doğru sözlü olanlardır.” Buyurdu.

Peygamberimizin Merhameti
Peygamberimizin kalbi şefkat, merhamet ve insan sevgisi ile idi, Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde o’nun hakkında şöyle buyuruyor.
“Ey Muhammed! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”
O’nun şefkat ve merhameti, hayatının her döneminde açıkça görülür, merhametle dolu olan kalbi, hep iyilik için çarpardı. Kimseye bir kötülük dokunmasını, hiç kimsenin incinmesini istemezdi.
Saygıdeğer eşi Hz. Hatice ile amcası Ebü Talip, Peygamberimize çok yardımcı olmuşlardı. Kısa aralıklarla her ikisi de vefat edince İslam düşmanları Peygamberimize eziyeti artırdılar. Bunun üzerine Peygamberimiz ilk Müslümanlardan olan Zeyd b. Harise ile birlikte Mekke’den ayrılarak Taif halkını İslam’a davet etmeye gitti. Taifliler İslamı kabul etmedikleri gibi Peygamberimizi taşa tuttular,Zeyd, atılan taşlardan Peygamberimizi korumak için vücudunu siper etti.
Atılan taşlardan Peygamberimizin ayakları yaralandı, kan içinde kaldı, yürüyemeyecek duruma geldi ve yol kenarında bir üzüm bağına sığındı.
Onun bu derece sıkıntıya düşmesi Yüce Allah Cebrail’i göndererek, dağlar meleğinin emrinde olduğu ve ne dilerse onu bu meleğe emredebileceğini bildirdi. Bunun üzerine dağlara emreden Melek Peygamberimize seslenerek selam verdi ve:
– “Sen ne dilersen emrine hazırım, eğer şu iki dağın Mekkeliler üzerine çökerek birbirine kavuşmasını ve müşrikleri tamamıyla ezmesini istersen onu da emret” dedi.
Peygamberimiz eğer isteseydi, kendisine acımasız bir şekilde saldıranlar ve onu kanlar içinde bırakanlar bir anda yok edilecekti. Fakat Peygamberimiz, çok üzüntülü olduğu durumda bile sevgi ve merhamet dolu kalbi onların cezalandırılmalarına razı olmamış ve Meleğe şöyle demişti:
– Hayır! Ben onu istemem, ben isterim ki Allah, bu müşriklerin soyundan yalnız Allah’a ibadet eden ve Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayan insanlar meydana çıkarsın.”
Peygamberimiz, insanlara ve diğer canlılara merhamet gösterenlere Yüce Allah’ın merhametle karşılık vereceğini bildirerek şöyle buyurmuştur.
“Merhamet edenlere Allah da merhamet eder, siz yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet etsin.”
Merhametsizler hakkında da şu uyarıda bulunmuştur:
“Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz.”
O, sevgi ve yardıma muhtaç olan yetimlerle özellikle ilgilenir, Müslümanlara da yetimlere merhamet gösterilmesini tavsiye ederdi. Peygamberimize bir adam gelerek kabinin katılığından şikayet etti. Bunun üzerine Peygamberimiz ona:
– Kalbinin yumuşamasını ve muhtaç olduğun şeye kavuşmanı arzu ediyorsan, yetime merhamet et, başını okşa ve yemeğini ona yedir. Böyle yaparsan kalbin yumuşar ve muhtaç olduğun şeye kavuşursun.” Diye cevap verdi.
Peygamberimiz, sadece insanlara değil hayvanlara karşı da şefkat ve merhamet gösterirdi. O, susayan bir kediye kendi eliyle su içirmiş, hayvanların aç bırakılmamasını, onlara iyi davranılmasını emretmiştir. İbn Mes’ud (r.a) diyor ki: Peygamberimizle beraber bir yolculuk yapıyorduk. Peygamberimiz bir ihtiyacı için ayrılmıştı. Orada iki yavrusu olan bir serçe kuşu gördüm ve yavrularını aldım. Serçe peşimden gelerek yavruları için çırpınıp bağırmaya başladı. Bunu gören Peygamberimiz:
– Bu kuşu yavru acısı ile sızlandıran kimdir? Yavrusunu ona verin. Dedi. Bir defa Peygamberimiz aç bir deve görmüştü. Devenin karnı ile sırtı bir olmuştu. Bundan üzülen Peygamberimiz:
– “Hayvanlarınız hakkında Allah’tan korkunuz” buyurdu.
Yine bir defa Peygamberimiz Medineli Müslümanlardan birinin bağında bir devenin açlıktan bağırdığını görmüş, buna üzülmüştü. Devenin yanına gelerek onu okşamış ve sahibinin kim olduğunu sormuş ve öğrenmişti. Sonra da:
“Hayvanlara gösterdiğiniz muamelede Allah’tan korkmuyor musunuz?” Buyurarak devenin sahibini uyarmıştı.

Peygamberimizin Cömertliği
Peygamberimiz insanların en cömerdi idi. Kendisinden bir şey isteyin hiç kimseyi boş çevirmez, eline ne geçerse ihtiyacı olanlara dağıtır, “Ben ancak dağıtıcıyım, veren Allah’tır.” Derdi. Bununla beraber dilenciliği sevmez, dilenenlere bundan kurtulmaları için çalışıp kazanmanın yollarını gösterirdi.
Ashaptan Cabir (r.a) diyor ki: Peygamberimiz kendisinden istenilen bir şeye asla yok dememiştir.
Bir gün peygamberimize bir parça kumaş hediye edilmiş, o da bunu kabul etmişti. Buna ihtiyacı da vardı. Yanında oturanlardan biri “Bu ne iyi kumuş” deyince, Peygamberimiz kumaşı ona bıraktı.
O, yoksulları, ihtiyaç sahiplerini kendinden çok düşünür, açları doyurur, kendisi aç kalırdı. Peygamberimiz, maddi imkanlara sahip olduğu zamanlarda da sade bir hayat yaşamış, kendisi için bir şey bıkamamış, elindekileri muhtaçlara dağıttığı için aç yattığı zamanlar çok olmuştur. Eşi Hz. Aişe diyor ki:
“Peygamberimiz, üç gün peş peşe karnın doyurmamıştır. İsteseydi doyururdu. Fakat yoksulları doyurup kendisi aç kalmayı tercih ederdi.”
Zengin bir kimsenin yoksula yardım etmesi, karnı tok olanın açları doyurması elbette ki iyi bir davranıştır. Cömertlik duygusunun bir göstergesidir. Fakat Elinde ne varsa Hepsini yoksullara veren, kendi yiyeceğini aç olanlara verip kendisi aç kalan kimsenin cömertliği ise çok yüksek bir duygunun eseridir. Cömertliğin en güzelidir.
İşte kalbi, insan sevgisi, şefkat ve yardam duygusu ile çarpan Sevgili Peygamberimizin cömertliği böyle idi ve bir ömür böyle devam etmiştir.

Peygamberimizin Dilencilikten Nefret Etmesi
Peygamberimiz son derece cömert olduğu halde dilenciliği hiç sevmezdi, şöyle buyururdu: “Sizden birinizin bir ip alıp da bir demet odun bağlayarak getirip satması ve böylece Allah Teala’nın o kulunun şerefini şuna buna yüzsuyu dökmekten esirgemesi, elbette ki dilenmesinden hayırlıdır.
Peygamberimizin uzun süre hizmetinde bulunan Enes İbn Malik (r.a) anlatıyor:
“Ensardan biri Peygamberimize gelerek sadaka istiyor. Peygamberimize:
– Evinizde bir şey var mı? Diye soruyor. Adam:
– Evet, bir sergim var; yarısının üzerine yatıyor, yarısı ile de
örtünüyorum. Bundan başka su içtiğim bir de kabım var, diyor. Peygamberimiz:
– Haydi kalk bunları getir, buyuruyor. Adam kalkıyor, bunları
getiriyor. Peygamberimiz bunları alıyor ve:
– Bunları satın alacak yok mu? Buyuruyor. Bir adam:
– Ben bir dirheme alabilirim, diyor. Peygamberimiz iki veya üç
defa:
– Daha fazla veren yok mu? Diyor. Birisi:
– İki dirheme alabilirim, deyince, Peygamberimiz onları bu zata iki dirheme satıyor. Aldığı iki dirhemi eşyanın sahibine veriyor ve şöyle buyuruyor:
– Bir dirhemle çocuklarına yiyecek al. Bir dirhemle de bir ip satın al, sonra odun keserek çarşıya getir ve sat, on beş gün gözüme görünme. Bu adam Peygamberimizin dediğini yapmış, on beş gün sonra gelerek on dirhem kazandığını, bunun bir kısmıyla elbise, bir kısmı ile de yiyecek aldığını söylemiş. Bunun üzerine Peygamberimiz:
– Böyle (Alın teri dökerek) yaşamak mı daha iyi, yoksa kıyamet günü alnında dilencilik damgası ile Allah’ın huzuruna çıkmak mı iyi? Buyurdu.
Ebü Said el-Hüdri (r.a) anlatıyor.
“ Ensar’dan bazı kimseler peygamberimizden sadaka istemişlerdi. Peygamberiz de bunlara vermişti. Sonra bunlar yine istediler, Peygamberimiz de yine verdi. Üçüncü bir daha istediler, Peygamberimiz de verdi. Hatta yanında bir şey kalmadı. Sonra şöyle buyurdu:
– Sadaka malından yanımda bulunanı verdim. Başkalarına vermek için sizden kesinlikle bir şey saklamadım. Kim ki, dilenmekten sakınırsa, Allah o kimseyi afif (temiz) kılar. Kim de insanlardan müstağni olmak isterse Allah o kimseye zenginlik ihsan eder. Kim ki, sabretmek isterse Allah ona da sabır verir. Sabırdan daha geniş bir nimet, kimseye verilmemiştir.”
Peygamberimiz kendisi ve yakınları için sadaka kabul etmezdi. Bir kere torunu Hz. Hasan küçük iken sadaka olarak verilmiş olan hurmalardan bir tanesini ağzına koydu. Bunu gören Peygamberimiz:
– Tükür, tükür, bizim sadaka yemediğimizi bilmiyor
musun? Buyurmuş, Hz. Hasan da o hurmayı atmıştır.
Peygamberimizin Alçakgönüllülüğü
Peygamberimiz hem vakarlı hem de çok alçak gönüllü idi. Asla büyüklük taslamaz, bir yere gittiği zaman kendisine ayağı kalkılmasını ve elini öpülmesini bile istemezdi. Bir defasında biri elini öpmek isteyince peygamberimiz elini geri çekmişti. Bir meclise gittiği zaman boş bulduğu yeri oturur, ayaklarını başkalarına karşı uzatmazdı.
Peygamberimiz bazen ev işlerini bizzat kendisi görürdü; elbisesini kendisi yamar, odasını süpürür, çarşıya giderek lazım olan şeyleri satın alırdı. Hatta ayakkabıları söküldüğü ve yırtıldığı zaman onları kendisi tamir ederdi.
O, şöyle buyurmuştur:
“Kim Müslüman kardeşine alçak gönüllü davranırsa, Allah onu yükseltir. Kim kibirlenir, üstünlük taslarsa, Allah onu alçaltır.”
Peygamberimiz; zengin, fakir ayırımı yapmaz, kendisini bir hizmetçi bile davet etse, giderdi. Yoksul ve fakirlerle birlikte oturup yemek yer, en fakir kimselerin evlerine giderek hal ve hatırlarını sorardı.
O, hasta olanları ziyaret eder, bunun Müslüman için bir görev olduğunu söylerdi.
Peygamberimiz bir hastayı ziyaret ettikçe, ona ümit verir, onun nabzını eline alır, alnına dokunur, şifa bulması için dua eder, “İnşallah kurtulacaksınız” derdi.
Peygamberimiz hastaları ziyaret ederken ayırım yapmaz, kim olursa olsun ziyaret ederdi.
Bir kere bir Yahudi çocuğu hastalanmıştı. Peygamberimiz onu ziyaret etmiş, çocuğun hal ve hatırını sorduktan sonra onu Müslüman olmaya davet etmişti. Çocuk babasının yüzüne bakmış, babası, “Oğlum, Peygamber ne diyorsa yap” demiş çocuk da Müslüman olmuştu.
Peygamberimiz başkaları konuşurken sözlerini kesmez, onları dinlerdi. Hayatı son derece sade idi. Kendisine verilen yemeği severek yerdi. Sevmediği bir yemek olursa yemez, fakat yemeği asla kötülemezdi.
Arkadaşları ile yaptığı bir yolculuk sırasında dinlenmek için bir yerde konakladılar. Ve yemek hazırlamak için aralarında iş bölümü yaptılar. Peygamberimiz de: “Öyle ise ben de yakacak için çalı-çırpı toplayayım” demişti. Ashap onun yolunda her fedakarlığı yapmaya, ona yardım etmeye hazırdı. Ancak o, çarşı ve pazardan alınacak şeyleri bizzat kendisi alıp evine götürür ve kimseye yük olmazdı.
Kendisi bir hayvana bindiği zaman yanındakinin yaya yürümesini hoş görmezdi.
Peygamberimiz ashaptan birini ziyarete gitmişti. Dönerken ev sahibi kendi hayvanını Peygamberimize vermiş, oğlunun da yaya olarak Peygambere arkadaşlık etmesini istemişti. Fakat Peygamberimiz çocuğun yaya olarak yürümesine razı almamış, onu da hayvana bindirerek yola çıkmıştı.

Peygamberimizin Övülmekten Hoşlanmaması
Peygamberimiz, Allah’ın gönderdiği son Peygamber olduğu halde aşırı derecede övülmekten hiç haşlanmazdı. “Efendimiz, en faziletlimiz” gibi sözlerden rahatsız olur şöyle derdi:
“Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin, şüphesiz ki ben Allah’ın kuluyum. Bana, “Allah’ın Kulu ve elçisi deyiniz.” Buyurmuştur.
Muavvuz b. Afra’nın kızı Rubeyyi şöyle demiştir. Ben evlenirken Peygamberimiz bize geldi. Benim için yapılan seccadenin üzerine şu oturduğum gibi oturdu.
Düğüne gelen cariyeler da onun etrafında toplanarak Bedir Savaşında şehit olan atalarımız için yazılmış olan ağıtları okumaya başlamışlardı. Derken içlerinden biri bir ara “İçimizde yarın ne olacağını bilen bir Peygamber vardır” mealinde bir mısra okudu. Bunun üzerine Peygamberimiz:
– “Bunu bırak, böyle söyleme, bundan önce söylediğin gibi söyle.” Buyurarak aşırı derecedeki övgüleri hoş karşılamamıştı.
Peygamberimiz bir kere abdest alıyordu. Arkadaşları onun kullandığı ve döktüğü suyu toplamak istemişlerdi. Peygamberimiz niçin böyle yaptıklarını sorduğu zaman, bunun sadece kendisine karşı duydukları bağlılıktan ötürü olduğunu söylemeleri üzerine;

Peygamberimiz:
“İçinizde bir kimse, Allah ile Peygamberi sevmek zevkini duymak istiyorsa ağzını açtığı zaman sözün doğrusun söylesin, doğru kalpli olsun, kendisine güvenildiği zaman güvenini yerine getirsin, başkaları ile bir arada yaşadığı zaman komşuluk haklarına riayet etsin.” Buyurdu.
Bir gün adamın biri Peygamberimizi ziyarete gelmiş, bir peygamber huzurunda olduğunu anlayarak titremeye başlamıştı. Peygamberimiz ona:
– Sakin ol! Ben bir hükümdar değilim. Ben Kureyş Kabilesinden kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum.” Diyerek onu sakinleştirmişti.
Peygamberimiz o kadar alçak gönüllü idi ki, herkesin ona saygı ifade eden kelimeler kullanmasına bile müsaade etmezdi.

Peygamberimizin Hoşgörüsü ve Bağışlayıcılığı
Peygamberimiz, güler yüzlü, yumuşak huylu ve son derece nazik idi. Kaba ve kırıcı değildi. Ağzından kırıcı bir söz çıkmazdı. O, ömründe hiç kimseye kötü söz söylememiş, kırıcı bir davranışta bulunmamış ve kimseyi azarlamamıştır.
On yıl Peygamberimizin hizmetinde bulunan Enes (r.a.) diyor ki: “Peygamberimiz bana hiçbir gün “öf” bile demedi. Yaptığım bir şey için bunu niye yaptın, yapmadığım bir iş için de niye yapmadın diye beni azarlamadı.”
Gördüğü kuruları kimsenin yüzüne vurmazdı. Arzu edilmeyen yanlış bir davranış gördüğü zaman, “Bazıları şöyle yapıyor, şöyle söylüyor, halbuki bunlar doğru değildir” gibi umumi sözler nasihat eder ve böylece kimseyi utandırmadan kusur ve hataları düzeltirdi. Kendisine bir şey ikram edilse ad da olsa onu küçümsemez, ona değer verirdi. Yapılan iyiliğe karşılık verir, iyilik yapanları hayırla anardı.
Peygamberimiz çok vefakar idi. Kendisine iyilik yapanları hiç unutmaz, onları daima hayırla anardı. Kadınlardan İslam’ı ilk kabul eden saygıdeğer eşi Hz. Hatice idi.Hatice, Peygamberimizi kulsal görevinde yalnız bırakmamış, O’nu daime desteklemiş, sıkıntılı zamanlarında teselli elmiş yüksek ruhlu bir kadın idi. Peygamberimiz ahlak ve fazilet örneği hanımını ötümünden sonra da unutmamıştır. Onu daima hayırla anar, ne zaman bir koyun kesse etinden Hz. Hatice’nin yakınlarına gönderirdi.
Peygamberimiz, süt annesi ve süt kardeşlerine de saygı duyar, yakından ilgilenirdi. Süt annesi Halime, kendisini ziyarete geldiği zaman onu “anacığım, anacığım” diye karşılar, altına elbisesini yayarak oturtur, saygı gösterirdi.
O, çok bağışlayıcı idi. Uhut savaşında düşmanlar, peygamberimize ok atmışlar, üzerine taş yağdırmışlar ve O’nun mübarek dişini kırıp yüzünü yaralamışlardı. Onların bu davranışlarına karşılık Peygamberimiz kötü söz söylememiş, onlara beddua etmemiştir. O, yüzündeki kanları silerken şöyle demiştir:
“Allah’ım! Milletimi bağışla!. Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.”
Peygamberimiz kendisine karşı yapılan kötülükleri bağışlamış, elini fırsat geçtiği halde kimseden intikam almamıştır. Ancak başkalarının haksızlığa uğramasına ve zarar görmesine razı olmamış, hak ve adaletin yerini bulmasına özen göstermiştir. Şüphesiz şahsımıza karşı işlenen kusurları, yapılan haksızlıkları bağışlayabilmek yüksek bir duygudur.
Mekkeli müşrikler, vaktiyle Peygamberimizi öldürmek istemişler. İslamın nurunu söndürmek için hem Peygamberimize, hem de Müslümanlığı kabul edenlere ellerinden gelen her kötülüğü yapmışlardı. Bunun sonucu olarak Müslümanlar doğup büyüdükleri Mekke’den Medine’ye göç etmek zorunda kalmışlardı. Peygamberimiz de Medine’ye göçmüştü.
Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Peygamberimiz on bin kişilik bir ordu ile Mekke’yi kan dökülmeden fethetti. Daha önce Peygamberimizi öldürmek isteyen ve Müslümanlara her türlü kötülüğü yapmış olanlar Peygamberimizin karşısında başlarını önlerine eğmiş, haklarında verilecek kararı bekliyorlardı. Peygamberimiz buruda da büyüklüğünü göstererek hepsini affetti. Böylece engin merhameti ve bağışlayıcılığı ile gönülleri de fethetti ve insanlığa çok güzel bir ahlak ve fazilet dersi verdi.
Peygamberimizin Adaleti
Peygamberimiz son derece adil ve insaf sahibi idi. Onun adaletini düşmanları bile kabul etmiştir. En zor ve en çetin olaylarda kabileler onun hakemliğine baş vuruyor ve kararını saygı ile karşılıyorlardı.
Bir defa Peygamberimiz savaşta elde edilen ganimetleri dağıtıyordu. O kadar kalabalık insan toplanmıştı ki, adamın biri adeta Peygamberimizin sırtına çıkmıştı. Peygamberimiz elindeki ince değnekle bu adama işaret etmiş, değnek yüzüne gelerek yüzünü çizmişti. Peygamberimiz hemen değneği adamın eline vererek:
– Sana vurduğum gibi sen de bana vur, buyurmuş, fakat
adam:
– Ey Allah’ın Rasülü, hayır, ben size darılmadım. Demişti.
Bir defa Mahzumi kabilesinden bir kadın hırsızlık etmişti. Mekke ileri gelenleri yüksek bir aileye mensup olan kadının ceza görmemesini istemiş, peygamberimizin çok sevdiği Usame b. Zeyd’i şefaatçi olmak üzere göndermişlerdi. Peygamberimiz Usame’yi dinledikten sonra:
– Sizden öncekiler bu gibi tarafgirlikleri sebebiyle helak olmuştu. Onlar, fakirler üzerinde en ağır cezaları uygularlar, zengin ve itibarlı olanlara ise ceza vermezlerdi. Buyurarak kanunların uygulamasında ayırım yapılmasının, toplumun yok olmasına sebep olacağını bildirmiştir.
Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: Peygamberimiz iki işte serbest bırakıldığı zaman, günah olmadıkça onların kolayını tercih ederdi. O şey günah olursa ondan insanların en uzak kalanı olurdu. Peygamberimiz nefsi için asal intikam almazdı. Ancak Allah’ın yasaklarına uyulmadığını adaleti yerine getirirdi.” Peygamberimiz insanlar arasında ayırım yapmaz, eşit davranırdı. Ona göre zengin, yoksul, büyük, küçük herkes eşit idi.
Bedir Savaşında alınan esirler arasında Peygamberimizin henüz Müslüman olmayan amcası Abbas da vardı. Esirler fidye vererek esirlikten kurtuluyorlardı. Çünkü böyle kararlaştırılmıştı.
Ensar’ın bazıları Peygamberimiz ile Abbas arasındaki yakınlığı öğrenince onun affını istemişlerdi. Peygamberimiz:
– Hayır, böyle bir şey olamaz. Onun ödemek zorunda olduğu fidyenin bir dirhemi bile affolunmaz, buyurmuştur.
Peygamberimiz hayatı boyunca hiç kimseye farklı davranmamış, kuralları ve kanunları herkese eşit uygulamıştır. Kendisine de arkadaşları arasında bir ayrıcalık tanınmasını hoş karşılamamıştır.
Peygamberimiz, Peygamber olmadan önce, onunla alış-veriş edenler, onun dürüstlüğünü ve hakka bağlılığını takdir ediyorlardı. Hatta onun Peygamber olarak gönderildiği duyulduktan sonra kendisine düşman olanlar bile emanetlerini ona teslim ediyorlardı.
Bir gün Saib adında bir Arap tüccarı Peygamberimize tanıtılmış ve kendisinin son derece dürüst birisi olduğu söylenmişti. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Ben onu sizden iyi tanırım” demiş, Saib de, “Evet, ticarette arkadaşlık etmiştik, bütün hesapları gayet mükemmeldi” demişti.
Bir gün Bedevilerden biri Peygamberimizden alacağını tahsil etmeye gelmişti. Bedeviler, çok kaba olduklarından bu adam Peygamberimize ağır sözler söylemişti. Ashap, adamın bu davranışına kızarak:
– Yazıklar olsun, sen kiminle konuştuğunu biliyor musun? Demişler, adam hiç aldırmadan:
– Ben hakkımı istemeye geldim, demiş. Bunun üzerine Peygamberimiz arkadaşlarına:
– Siz onun tarafından olacaktınız, çünkü bu adam hakkını istiyor, buyurdu ve sonra Havle binti Kays’a haber göndererek ödünç hurma istedi. Havle’nin verdiği ödünç hurma ile Bedeviye borcunu ödedi ve üstelik ona yemek de yedirdi. Bedevi:
-Sen benim hakkımı çok iyi bir şekilde ödedin. Allah da sana mükafatını tam olarak versin, diye dua etti. Bunun üzerine Peygamberimiz:
“ İşte bunlar (yani hak sahiplerinden yana çıkıp hakkın yerini bulmasına yardımcı olanlar) insanların en hayırlılarıdır. İçinde, zayıf kimsenin incitilmeden hakkını alamadığı bir toplum yükselemez.” Buyurdu.

Peygamberimizin Cesareti
Peygamberimizin özelliklerinden biri de yüksek bir cesarete sahip oluşudur. O, insanları İslam’a davet ettiği zaman tek başına idi. İlk yıllarda Müslümanlığı kabul edenlerin sayısı da azdı. Karşısında İslam’ı yok etmek isteyenlerin sayısı çok, maddi güçleri fazla idi.
Peygamberimiz kutsal görevini yaparken büyük tehlikelerle karşılaştı. Düşmanlar O’nu öldürmek, İslam güneşini söndürmek için korkunç planlar yaptılar. Güçlü ordularla Müslümanlara saldırdılar. Fakat Peygamberimiz bunların hiçbirinden yılmadı, ümitsizliğe kapılmadı, görevini devam etti.
Mekke, İslam ordusu tarafından fethedilmiş, Kabe putlardan temizlenmişti. Bundan endişeye kapılan düşmanlar, Müslümanlara saldırmak için Huneyn denilen yerde 20 bin kişilik bir ordu topladılar. Durumu öğrenen Peygamberimiz 12 bin kişilik bir ordu ile bunların üzerine yürüdü. İslam ordusu dar bir vadiden geçerken burada pusu kuran düşman aniden Müslümanlara saldırdı. Gecenin alaca karanlığında yapılan bu saldırı karşısında Müslümanlar dağılmaya başladı. Bu durum İslam’ın geleceği için çok tehlikeli idi.
Düşmanın bu şiddetli saldırısı karşısında geri çekilmeyen, yanında az sayıda arkadaşı ile düşmana karşı koyun bir kahraman kalmıştı. İşte düşmana karşı koyan bu yürekli ve cesur kahraman Hz. Muhammed (s.a.s.) idi.
Peygamberimiz, “Ben Peygamberim, bunda yalan yok..” diyor ve dağılan Müslümanları yanına çağırıyordu. Onun sesini duyan İslam ordusu yeniden toplandı ve amansız bir şekilde düşman üzerine saldırdı. Düşman neye uğradığını şaşırdı, dağılıp kaçmaya başladı ve bozguna uğradı. Savaş İslam ordusunun zaferi ile sonuçlandı. Böylece İslam’ın geleceği büyük bir tehlikeden kurtulmuş oldu.
İşte, bu savaş, peygamberimizin üstün cesareti sayesinde kazanıldı. Onun hayatında böyle pek çok cesaret ve kahramanlık örnekleri vardır. O, gerektiğinde, sabır, kararlılık, cesaret ve kahramanlık da Müslümanlar için en güzel örnek olmuştur.

Peygamberimizin Allah’a Güvenmesi
Peygamberimiz Allah’a son derece güvenir ve kendisini başarıya ulaştıracağına inanırdı. Hiçbir zaman bu inancını yitirmemiş, Allah’a daima güvenmiştir.
Peygamberimiz Mekke-i Mükerreme’de yalnız ve kimsesiz kaldığı, en akla gelmeyecek felaketlere uğradığı; Uhut ve Huneyn Savaşları esnasında en ciddi tehlikelerle karşılaştığı zaman bile Allah’a olan güvenini yitirmemiştir.
Peygamberimiz, Müslümanlığı açıktan açığa ilan etmeye başladığı zaman, Kureyş Kabilesinin yani Mekkelilerin ileri gelenleri amcası Ebü Talib’e başvurarak: “Ey Ebü Talip kardeşinin oğlu tanrılarımıza hakaret ediyor, atalarımızın sapıklık içinde yaşadıklarını söylüyor, bizi de ahmaklıkla suçluyor. Bunun için ya onu korumaktan, vazgeç, yada açıktan açığa onun tarafına geç ki biz de ona göre tavır alalım.” Demişlerdi.
Ebü Talip, durumun çok tehlikeli bir sonuca gitmekte olduğunu gördü. Çünkü Mekkeliler onu bu davadan vazgeçirmeye kararlı idiler. Kendisi de onlara karşı koyacak güçte değildi. Bunun için Ebü Talip Peygamberimize:
– Oğlum, bana bu kadar ağır bir yükü yükleme. Çünkü tahammül edemiyorum, dedi. Peygamberimiz kendisini koruyan amcasının bundan vazgeçmek niyetinde olduğunu ifade eden bu sözleri karşısında bile Allah’a olan güveni sarsılmamış:
– Amca, Allah’a yemin ederim ki, bu adamlar bir elime güneşi, öteki elime de ayı koysalar, Peygamberliğimden zerre kadar ayrılmam. Ya Allah Teala, Peygamberliğimi ifa etmek için bana kuvvet verir, ya da bu uğurda kendimi feda ederim, demişti. Bu sözlerden Ebü Talip o kadar etkilenmiş ki:
– Git oğlum, hiç kimse senin bir kılına dokunamaz, demekten kendini alamamıştı.
Peygamberimiz Necid Savaşından dönüyordu, yorulmuşlardı. Arkadaşları ile birlikte bir ağacın gölgesinde istirahata çekilmişler, hepsi de uyumuştu. Peygamberimizin kılıcı ağaçta asılı idi. Bu sırada oradan geçmekte olan bir Bedevi bu durumdan yararlanarak, Peygamberimizin kılıcını almış, kılıfından çekmiş ve Peygamberimize hücum etmişti. Peygamberimiz uyanmış, Bedevinin üzerine yürüdüğünü görmüştü. Bedevi:
– Seni elimden şimdi kim kurtaracak! Diye bağırdı. Peygamberimiz hiç telaşlanmadan:
¬¬- Allah, kurtaracak, diye cevap verdi. Bu cevap karşısında sarsılan Bedevinin elindeki kılıç yere düşmüştü.
Peygamberimiz Allah’a son derece güvenmekle birlikte kendisine düşen görevleri de eksiksiz yapardı. Bunun en güzel örneği Mekke-i Mükerreme’den Medine’yi Müvevvere’ye hicreti esnasındaki davranışıdır. Önce Allah’ın hicret emrini saklı tutmuş, Hz. Ebü Bekir’den başkasına söylememişti. Sonra Hz. Ali’yi yatağına koymuş, geceyi yatağında geçirmesini emretmişti. Daha sonra gideceği istikamete ters bir yerde olan Sevr mağarasına sığınmıştı. Bütün bunlar o gün için alınabilecek tedbirlerdi. Peygamberimiz bunların hiçbirisini ihmal etmemiş, her türlü tedbiri almış, sonra da Allah’a güvenmişti. Onun için Peygamberimiz, devesin salıverip Allah’a havale ettiğini söyleyen kimseye:
“Deveni bağla, sonra Allah’a güven” buyurmuştu.

Peygamberimizin Misafirseverliği
Peygamberimizin üstün vasıflarından biri de misafirseverliğidir. Uzaktan yakından kendisini görmeye gelenlerin sayısı çoktu. O, misafirlerini en iyi şekilde ağırlar, onlara bizzat kendisi hizmet ederdi. Peygamberimiz, Müslüman olmayan misafirlerine de aynı şekilde davranırdı.
Fazla misafir gelince evindeki yiyecekleri onlara verip çocukları ile birlikte geceleri aç yattığı zamanlar da olurdu.
O, misafirlerle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan misafirine ikram etsin.”

Peygamberimizin Temizliğe Önem Vermesi
Peygamberimizin yaşayışı sade ve temiz idi. Bedenini daima temiz tutar, elbiselerinin temizliğine çok dikkat ederdi. Dişlerinin temizliğine ayrı bir önem verir ve dişlerini temizlemek için, o devirde bir çeşit diş fırçası olan misvak kullanırdı. Ashabına da diş temizliğini tavsiye ederdi.
Peygamberimiz kirli insanlardan, pislikten haşlanmazdı. Ashabına camiye temiz gelmelerini söylerdi. Bir defasında üstü başı pis olarak camiye gelenlere: “Yıkandıktan sonra gelseniz daha iyi olurdu.” Buyurmuştur.

Peygamberimizin İbadeti
– Peygamberimiz, her işini tam bir düzen içinde yapardı. İbadet zamanları, dinlenmek için ayırdığı saatler belli idi. Vakitlerini boş geçirmez, her dakikasını faydalı bir işle değerlendirirdi.
– Peygamberimiz, Allah’ın en sevgili kulu olduğu halde Allah’tan çok korkar, kıyamet gününde endişe ederdi.
O, her an Allah’ı anar, ibadetten çok büyük haz duyardı. Geceleri kıldığı namazlarda uzun süre ayakta durmaktan ayakları bile şişerdi. Eşi Hz. Aişe onun bu durumunu görünce:
– Ey Allah’ın Rasülü! Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığı halde kendine niçin bu kadar zahmet ediyorsun? Deyince, Peygamberimiz ona şu cevabı vermiştir:
– “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı”
Peygamberimiz ibadete düşkün olmakla beraber rehbaniyeti sevmezdi.
Rehbaniyet demek, Dünyadan el etek çekerek yaşamak, yalnız ahiret için çalışmak demektir. Peygamberimiz bunu kesinlikle sevmezdi. Hatta bazı sahabiler Hıristiyanların etkisinde kalarak dünyadan el etek çekmeye gönül vermişlerse de Peygamberimiz onları bu yoldan menetmişti.
Araplar, birkaç günü birbirine ekleyerek oruç tutar ve buna “savm-ı Visal” derlerdi. Ashabdan bazıları bu şekilde oruç tutmak istemişler, ancak Peygamberimiz onları bundan vazgeçirmişti.
Abdullah b. Ömer (r.a.) çok zahid ve takva sahibi bir kimse idi. Gündüzünü oruç tutarak, gecesini ibadet ederek geçirirdi. Peygamberimiz onun bu halinden haberdar olunca kendisine:
– Haber aldım ki sen devamlı oruç tutuyor iftar etmiyorsun, geceleri namaz kılıyor hiç uyumuyorsun. (Böyle yapma) Bazen oruç tut, bazen de iftar et. Hem gece kalk namaz kıl, hem de uyu, istirahat eyle. Çünkü gözlerinin senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin ve çoluk çocuğunun senin üzerinde hakkı vardır. Ayda üç gün oruç kafidir,” buyurdu. Abdullah İbn Ömer:
– Fakat ben daha fazla oruç tutabilirim, dedi. Peygamberimiz:
– O halde gün aşırı oruç tut. Orucun en güzel şekli budur, buyurdu. İbn Ömer daha fazla oruca izin verilmesini isteyince, Peygamberimiz:
– “Hayır, daha fazlası iyi değildir.” Buyurmuştur.
Bir yolculukta ashab’dan biri bir mağaraya rast gelmişti. Mağaranın ağzında su ve yeşillik vardı. Bu Sahabi Peygamberimiz yanına gelerek:
– Ben bir mağara buldum. Etrafında su ve yeşillik var. Oraya çekilip münzevi bir hayat yaşamak istiyorum, demişti. Peygamberimiz böyle bir davranışın yanlış olduğunu bildirmek üzere şöyle buyurdu:
– “Ben Museviliği veya Hıristiyanlığı telkin için gelmedim. Ben size İbrahim’in sade ve kolaylıkla yapılan dinini getirdim,”
Bütün bunlar gösteriyor ki Peygamberimiz dünyadan el etek çekmekten hoşlanmamış, yaşayın insanın dünyanın nimet ve ziynetinden yararlanmasının dinin emri olduğunu vurgulamıştır.

Peygamberimizin Allah Korkusu
Peygamberimiz, alemlere rahmet olarak gönderilen son Peygamber olduğu halde Allah Tealadan, herkesten daha çok korkar ve “Kıyamet günü acaba ne olacağım” derdi.
Müslüman olanların on dördüncüsü ve Medine muhacirlerinden ilk vefat eden sahabi Osman İbn Maz’un (r.a.) öldüğü zaman Peygamberimiz ölüm haberini alır almaz evine gitmişti. Ensandan Ümmü Ala Bint-i Haris, Osman’ın cesedini göstererek:
– Ey Ebü Saib, Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Senin hakkında bildiğim ve bu cemaate bildirmek istediğin şudur ki, sen Allah’ın rahmet ve inayetine erişmiş birisin, dedi. Bu sözleri dinleyen Peygamberimiz kadına dönerek:
– “Allah Teala’nın bu ölüye ikram ve inayette bulunduğunu nereden biliyorsun? Diye sordu. Kadın:
– Ey Allah’ın Rasülü babam anam sana feda olsun, Allah bu imanla, itaatli kuluna ikram etmez de yani kime ikram eder? Dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz:
– Osman İbn Maz’un ölmüştür. Allah’a yemin ederim ki, ben de bu mübarek ölü için hayır ve mutluluk umarım. Ama Allah’a yemin ederim ki, ben, Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğum halde Kıyamet gününde bana ne muamele edileceğini bilemem, buyurdu.
Bir gün Hz. Ebü Bekir Peygamberimize:
– Ey Allah’ın Rasülü, görüyorum ki saçlarınız ağarıyor, demiş, Peygamberimiz de:
– “Evet, Hüd, Vakıa, Murselat ve Amme Süreleri beni ihtiyarlattı,” cevabını vermiştir.
Bir gün Peygamberimiz bir cenazeye katılmış, cenazenin mezarı kazılmakta olduğundan beklemek mecburiyetinde kalmıştı. Bu, onu o kadar etkilemişti ki, ağlamış ve toprak onu göz yaşları ile ıslanmıştı. Sonra da orada bulunanlara şu sözleri söylemişti:
– “Kardeşlerim, kendinizi bugün için hazırlayın.”

Peygamberimizin Allah Sevgisi
Kur-an’ı Kerim müminlerin Allah’ı her şeyden daha çok sevdiklerini bildiriyor.
Şüphesiz Peygamberimiz Allah’ı herkesten daha çok severdi. Bunun için dir ki O, geceleri ayakları şişinceye kadar namazda dururdu.
Hz. Aişe validemiz diyorlar ki; Peygamberimiz sabah namazının iki rekat sünnetini kıldıktan sonra:“Bu iki rekatın verdiği zevk yanında dünyanın bütün zevkleri hiçtir.” Derdi.
Bu, Peygamberimizin Allah’a olan derin sevgisi sebebiyle O’na ibadet etmekten ne kadar büyük haz duyduğunun bir ifadesidir.
Hz. Ömer (b. el-Hattab) anlatıyor: Bir gün Peygamberimiz çocuğundan ayrılan bir kadın gördü. Kadın, çocuğuna olan hasreti sebebiyle rastladığı her çocuğu kucağına alıyor ve emziriyordu. Peygamberimiz orada bulunan arkadaşlarına dönerek:
– Bu kadın çocuğunu hiç ateşe atar mı? Diye sormuş orada bulunanlara:
– Asla, cevabını vermişler. Bunun üzerine Peygamberimiz:
– O halde biliniz ki, Allah’ın kullarına merhameti, bu kadının çocuğuna olan merhametinden çok daha fazladır. Buyurdu.

Peygamberimizin Aile Hayatı
Peygamberimiz örnek bir aile reisi idi. O, hanımlarına karşı çok nazik bir eş, çocuklarına karşı da şefkatli bir baba idi. Peygamberimiz ev işlerinde hanımlarına yardın eder, elbiselerini kendi eliyle yamar, ayakkabılarını tamir eder ve evi süpürürdü. Evin ihtiyaçlarını çarşı ve pazardan alarak eve kendisi getirirdi. O, ne kadın, ne de hizmetçi hiç kimseyi dövmemiş ve incitmemiştir.
Peygamberimizin evi, dünyadaki aile yuvalarının en mutlusu idi. Bu yuvada kavga-gürültü yoktu. Huzur vardı. Peygamberimiz evde daima güler yüzle hareket eder, hanımlara karşı kırıcı söz söylemiz, kaba davranışta bulunmazdı. O, Müslümanların da aynı davranışta bulunmasını istemiş ve şöyle buyurmuştur:
“Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı iyi davranandır.”
Peygamber Efendimiz, erkeğin, eşini davranışlarını hoşgörü ile karşılamasını da istemiş ve şu tavsiyede bulunmuştur:
“Bir kimse eşine nefret etmesin; çünkü hoşuna gitmeyen huyları varsa, buna karşılık hoşlanacağı huyları da vardır.”

Peygamberimizin Çocuk Sevgisi
Peygamberimiz çocukları çok severdi. Onları kucağına alıp okşar, sevgi ve şefkatle öperdi. Peygamberimiz, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i öpüyordu. Orada bulunan bir adam bunu görünce;
– Benim on çocuğum var, onları hiç birini öpmüş değilim, dedi. Peygamberimiz ona:
– Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz” buyurdu.
Peygamberimiz namaz kılarken sevgili torunları Hasan ve Hüseyin omuzlarına çıkardı. O, ibadet halinde bile çocukların bu davranışını hoş karşılar, oyunlarına engel olmazdı.
Bir yerde otururken kızı Hz. Fatıma gelince, ayağa kalkar, onu alnından öper ve onu yerine oturturdu. O, sadece kendi çocuklarını ve torunlarını değil, kimin çocuğunu görürse onunla konuşur, hatırını sorar ve severdi, çocuklara, hoşlarına giden şeyler vererek sevindirirdi. O, Müslüman olmayan kimselerin çocuklarını da sevip okşardı.
Peygamberimiz, çocuklarla çok ilgilenirdi. Bir defa çocuklar arasında koşu düzenledi, kendisi de yarışın sona ereceği noktada durdu. Koşarak yanına gelen çocukları öptü ve kendilerine hediyelerini verdi.
Peygamberimiz, çocuklarla ilgili şu öğütlerde bulunmuştur;
“Allah’tan korkun çocuklarınız arasında adaletli davranın.”
“Şüphesiz ki Allah, çocuklarınız arasında öpücüklerinizde de eşit davranmanızı sever.”
Özet olarak Peygamberimiz; içi ve dışı tertemiz, kalbi; şefkat ve merhamet duyguları ile dopdolu, başkalarını kendinden çok düşünen, ömrünü insanlığın kurtuluşu için harcayan büyük bir Peygamber, en üstün ahlaki faziletleri kendinde toplayan örnek bir şahsiyet idi.
Ne mutlu, O’nun gösterdiği aydınlık yoldan gidenlere…
Ne mutlu, O’nun yaşayışını ve ahlaki davranışlarını örnek alanlara…




@Hakkımda…@

15 Kasım 1971/26 Ramazan 1391 Niğde Değirmenli Kasabası doğumluyum.

1977' den itibaren Eğitim hayatımı İstanbul’da tamamladım.

Halen Dünyanın incisi İstanbul’da ikamet etmekteyim.

Biz Mevlamızın İlahiaşkının Hamallarıyız

Tek derdimiz; Mevlamızın Hakiki Kullarından Olabilmek ve Rızasını Kazanabilmek…

Terk-i dünya/ Terk-i Ukba/ Terk-i Terk/ Hiçlik/ Aşk-ı Deryada damla / Kulluk...

Dileğimiz; Son Nefesimizde Şeb-i Arusu yaşayabilmek ve Cennette Cemalullah’ ı müşahade edebilmektir…

Saygı, Sevgi ve Hürmetlerimle…

Mihrican Uymaz Ulupınar

mihricanulupinar@gmail.com

@Kategorilerim…@

Ağustos 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Tem    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Blog İstatistiklerim...@

  • 719,784 hits

En fazla oylananlar

@İHH…@

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!



  • İSTANBUL

    Ziyaretçilerim@

    Feedjit

    Allah Yeter


    Enter your email address to follow this blog and receive notifications of new posts by email.

    Diğer 685 takipçiye katılın

    #çatalca #çanakça #gül #rose #yazlık #şemsvilla #istanbul
    Follow Ebedi Sevgiliye Doğru on WordPress.com

    Tasavvuf ve Hakikat kapısı

    Allahım! Bize bu hazinenin kapılarını aç, bu rumuzların sırlarını açıkla’’

    Mavera

    Hizmet

    Gökkuşağı

    " Gönlüm öyle bir yere düştü ki, hiç sorma " ( Şems-i Tebrizi ) , Hayata dair düşünce metaforu, Edebiyat

    kurannuru psikoloji

    ruha şifa kalbe huzur akıla ışık hayata rehber

    EnSevgili

    Anam Babam Sana Feda Olsun Ya RasulAllah!

    Takip Et

    Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

    Diğer 685 takipçiye katılın