
| Taş Gelinler… |
KAF ŞEHRİNE YÜRÜYEN TAŞLAR
Hicab olmaya sana hergiz eflak Geçesin reng ü büyu iltifattan Giyesin hıl’ati hoş meskenetden Hz. Üftade Gökyüzü masmavi. Yaşadığım kenti seviyorum. İnsanları seviyorum. Dolmuşta karşımda oturan aristokrat sarışın hanıma cesaretimi toplayıp duayla gülümsüyorum, o da bana gülümsüyor. Hepsi bu… Mavi beni kendine çekiyor. Üftade Hazretleri de… Sonsuzluk bir ev sahibiymiş de içine atlamam için bekliyor sanki… Dayanamıyorum ve ruhumu teslim ediyorum maviliklere, sırtımı da güneşe… Uzun uzun yürüyorum sokaklarda. Nasıl olsa göklerin misafiriyim. Ruhuma usulca dokunup vınlayarak kaçan bir şey hissediyorum. Başımı çevirip bakıyorum; Okçu Baba. Ziyaret edip dışarı çıkıyorum. On sekiz yaşlarında, tekerlekli sandalyeye mahkum naif ve garip bir genç. Anlatırken dalıyorum. “Osmanlı Ordusunda o kadar çok okçu vardı ki, her biri için bir türbe yapılmaya kalkılsa ev yapacak yer kalmazdı. Ama Okçu Baba bambaşka… Çok hızlı ve çabuk atarmış oku. Attığı oklar çoook uzak mesafelere gidermiş. Hatta Uludağ’dan bir ok atmış, nereye düşerse türbemi oraya yapasınız demiş…” Okçu Baba’yı anlatırken arada bana da sorular soruyor. Sen kitap yazıyor musun abla? Hayır diyorum, arada bir karalıyorum bir şeyler… Sonra hakkımda başka doğru bilgileri de soruyor. Tam da benim ona söylemek isteyip de vazgeçtiklerimi. Yetmiş bin Evliyaullahun meftun bulunduğu bir şehir de hala onları temsil eden İsmail gibi dirilerin bulunduğu için Rabbime şükrediyorum. Türbenin etrafında bir sürü tatlı minnoşlar var, neşe için de zıplayıp oradan oraya koşuyorlar. Adeta çocuk gibi ziyaretçileri karşılayıp bize ne getirdiniz diye bakıyorlar. Tonton yaşlı bir amca onları ciğerle doyuruyor. O da bu vazifede bir gönüllü… Taşıdıkça uzaklaşıyor… İçimde sığınmama izin veren tek şey sonsuzluk. Her sokakta kavuklu bir mezar taşı ya da kendilerine özel bir mekan ayrılmış mezarlıklar… Durup, bu mermerden kavuklu, başörtülü mezar taşlarına bakıyorum. Hepsini kucaklamak öpmek istiyorum. Bazen dayanamayıp kucaklıyorum da… Ve taş sinelerine kapanıp ağlamak istiyorum. Nazlı gelinler gibi sokaklarımızda oturan bu taş gelinler bizim için neyi ifade ediyorlar ki kaldırıp onları atamıyoruz? Yolun şurasından kalk ta şurada otur diyemiyoruz. Kim bu nazlı taş gelinler? Bizim için ne ifade ettiklerinden de geçtim, peki biz ne ifade ediyoruz onlar için? Toprak kokusunu duymak beni her zaman rahatlatmıştır, Yine rahatlıyorum. Gün ortasında Üftade’ye varıyorum… Gülbanklardan birine oturuyorum. Başımı kaldırıp gökyüzüne dalıyorum… Türbenin üst tarafındaki yeşil yazılara takılıyor gözüm. Ne garip türbenin ayakları bu mekandayken başının farklı bir mekan ve iklimde olduğu hissine kapılıyorum. Başka bir ülke de ama neresi bilemiyorum… Nereye olursa olsun gitmek… Bir yere varmayı da pek beklemiyorum… Ancak Okçu Baba beni bir fırlatsa diyorum… Sırtımı banka yasladım arkamda Garip Kutup İbrahim Efendi yatıyor. Türbeden çıkanlar el açıp ona da fatiha okuyorlar. Ben önlerindeyim. Sanki bana okuyorlar… “Niye ben ölmüş miyem anne?” diye fısıldıyor Garip Aşık. Taş gelinlere bakıyorum, bulunduğumuz dünyada ne de sıra dışılar. Dünyamızı bu kadar sıradanlık ve basitlik kaplamışken nasıl da bin nazla oturmaya tenezzül ediyorlar sokaklarımızda. Bizden sıkılıp gitmediklerine hayret ediyorum. Masiva bir leke, bir koku gibi hepimizin elini ayağını sarıyor, saçlarımızdan damlıyor. Tuttuğunu bırakmayan, öldüren bir hastalık gibi. Masiva yüreklerimizi kaplamış, gözlerimizin rengi olmuş adeta. Birazcık şanslı olanların gönlünde bir giz olarak kalmış sadece. Dolmuşta bana gülümseyen sarışın bayan, Türbedar İsmail ve kedi dostu amca gibi. Gerisi ölü bir dünya… Şu taş gelinler gibi olabilsem keşke. Beni insan yapan beynimden önce, beni ben yapan yüreğimi şu taşların içine bir sokabilsem! Onlarla bir hemhal olabilsem. Gözlerim o taşları delip maveraya bir uzanabilse… Dünyaya ait hiçbir şey onları ilgilendirmiyor,lakin her iki alemde de yaşamaya devam ediyorlar. Bu taşlar ne de diri! Kalbim boşalıyor bir an… Ellerlim buz kesiyor! Ellerimle birlikte ruhumda üşüyor. Şaşırmak, deliler gibi hayrete düşmek istiyorum, lakin bu dünyanın hiçbir şeyi beni şaşırtmıyor artık!.. Ne insanların kabalığı, kalpsizliği, ne de ihaneti ne de basitliği!.. Olmuş ve olabilecek her sıradanlık hüküm sürerken hayatımızda ben; benden şu an beklenmeyen bir şey yapmak mecburiyetinde olduğumu hissediyorum… “Sözü senet sayan ulular vurmazken artık kıyılarımıza” ben, Mehmet Nuri Yardım Hocam’a verdiğim sözü tutmam gerektiğini düşünüyorum. Bunu yapmak ne denli zor olda da!… Ama Üftade Hazretleri için değil, kendi ruhum için… Asıl ölü olan kendim için… Durgunluğu çiğneyen sadece onların ayak sesleri… Karşımdaki ağaç bir elif misali, bana “Dik dur hayatın içinde!…” diyor, kıyam ve secdeden önce… Evvela elif olmak lazım… Sonra kıyama geçmek, Sonra secdeye… Taş gelinlerleyim… Hayatın kalbinde gibiyim… Namazın ikliminde www.sanatalemi.net |











Son Yorumlar