'TASAVVUF' kategorisi için arşiv

01
Oct

Çoban Ve Aşkı

Çoban Ve Aşkı

Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:

- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim…

İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.

- Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.

Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:

- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?

- Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.

İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah…

Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:

- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah’a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah…”

Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar.

Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah…

Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri.

Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:

- Hünkârım, gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:

- Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden… Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar.

Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;

- Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar… Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.

- Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz…

Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.

Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:

Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:

- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?

Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:

- A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim…

30
Sep

Çaydanlık ve Bardak…

ÇAYDANLIK VE BARDAK

Erkin Vahidov

Ne kadar kibirli dursa da
Bardağın önünde eğilir çaydanlık.
Öyleyse bu büyüklenme niye?
Bu kibir, bu gurur niçin?
Mütevazi ol, hatta bir adım bile
Geçme gurur kapısından.
Bardağı insan bunun için
Öper daima alnından…

25
Sep

ŞEMS’İN GÖZÜYLE MEVLÂNÂ

ŞEMS’İN GÖZÜYLE MEVLÂNÂ

 

Tarık Velioğlu

tarikvelioglu@yahoo.com

  

ŞEMS’İN GÖZÜYLE MEVLÂNÂ

 

Kendi Dünyasında Yapayalnız

Şems-i Tebrizî, Tebrizli bir güneş. Yapayalnız bir Allah eri. Gençliğinde kendisini anlayabilen kimse bulamamış etrafında, İlâhî marifeti, ulvî sırları paylaşabileceği bir dosta kavuşamamış. Kendisine kulak verelim: “Dost bir tarafa, babam bile beni anlamamıştı. Kendi dünyamda yapayalnızdım.” [1] Devam ediyor sırlı veli: “Kendi şehrimde bile gariptim, babam bana bir yabancı. Gönlüm ondan ürküyordu, öyle sanıyorum ki üstüme gelecek; bana güzellikle söz söylerken bile beni dövecek, evden kovacak sanıyordum. Ve diyordum ki kendi kendime: ‘Eğer benim manevî varlığım, onun mânasından doğmuş olsaydı, gerekirdi ki bendeki mâna onun yavrusu olsun; onunla uyuşsun. Kümes tavuğunun altına konmuş bir kaz yumurtasıydım sanki. (Bunları düşündükçe) gözlerimden yaşlar boşanırdı.” [2]

Çevresindeki insanlardan hep daha farklıydı, kimse derdini anlayamıyordu: “Çocukluğumda bana hep neden hep tasalısın?’ diyorlardı; ‘Sana elbise mi lazım, yoksa paran mı yok?’ ‘Keşke’ derdim, ‘üstümdeki elbisemi de alsalar’”.[3]

 

Şems-i Tebrizî, önceleri Ebu Bekr Tebrîzî-i Sellebâf adlı bir zata mürid olmuş, onun gözetiminde seyr ü sülûkunü tamamlamıştı. Ancak Allah vergisi üstün yaratılışı, idrâk ve kavrayış kuvveti, gönlündeki doymak bilmez manevî açlık sürekli bir arayış içine itmişti onu. Kalıplara sığmayan, coşkun tabiatı, onu bir şeyhlik-müritlik içerisinde tutamazdı. Suyu pınarın kaynağından içmek istiyordu. Diyordu ki: “Herkes şeyhinden bahseder. Bizeyse rüyada bizzat Resulullah aleyhisselam hırka giydirdi. Fakat öyle iki günde eskiyip yıpranan, yırtılıp giden, külhanlara atılan hırkadan değil, sohbet hırkası. Öyle anlayışa sığacak sohbet de değil, öylesine bir sohbet ki ne dünü var, ne bugünü, ne de yarını. Aşkın dünle, bugünle ne işi var ki?” [4]

 Seyahate koyuldu, yeryüzünü dolaştı. Bütün iklimleri birkaç defa dolaştığı rivayet edildi. Birçok veliler gördü; kutuplar, efrâd, evtâd ile karşılaştı. Dünya şeyhlerini kendisine mürid yaptığı söylendi sonraları. Ruhunun aynasını, kalbindeki sırrı açacak kilidi arıyordu.

Gittiği heryerde bir hana inerdi Şems. Hep kara bir keçe giyerdi. Dünyayı dolaştıktan sonra Bağdat’a geldi. Orada büyük âriflerden Evhadüddin Kirmânî ile karşılaştı. “Ne ile meşgulsün?” diye sordu ona, “Ay’ı leğendeki suda görüyorum.” cevabını aldı; yani “dünyadaki çeşitli güzelliklerde, mutlak güzelliği arıyorum” demek istedi. Şems bunun üzerine şöyle dedi: “Boynunda çıban yoksa, niçin başını kaldırıp onu gökte görmüyorsun?” Evhadüddin: “Bugünden itibaren sana tâbi olmak, ne dersen onu yapmak istiyorum.” dedi. Şems, tıpkı yüzyıllar önce Hızır’ın Hz. Musa’ya dediği gibi: “Sen benim arkadaşlığıma tahammül edemezsin.” diye cevap verdi ve yoluna devam etti. [5]

Şems anlatıyor: “Yüce Allah’a yalvardım: ‘Beni sohbet edebileceğim bir Allah eri ile buluştur.’ Rüyada dediler ki: ‘Seni bir Allah dostuyla görüştüreceğiz.’ Sordum: ‘Nerededir?’ Ertesi gece tekrar rüyamda, ‘Anadolu’da’ diye cevap verdiler. Aradan bir müddet geçtikten sonra Mevlânâ’yı gördüm ama dediler ki: ‘Henüz buluşma zamanı gelmedi, her işin bir zamanı, vakt-i merhûnu var.’” [6] Demek ki Mevlânâ ile buluşmalarından bir süre önce Şems Mevlânâ’yı görmüş, ama buluşma zamanlarının gelmediğini anlamış olmalı.

 

“Bende Kimsenin Görmediği Şeyi Mevlânâ Gördü”

Mevlânâ ile buluştuktan sonra bütün o huzursuzlukları, arayışları, yerini mutlak bir huzura bırakmıştı. İçinde kimsenin anlayamadığı o mânayı Mevlânâ anlamıştı. Sultan Veled anlatıyor: “Bir gün Şems-i Tebrizî babama şöyle diyordu: ‘Benim Tebriz’de Ebu Bekr adında bir şeyhim vardı. Sepet örer, onunla geçinirdi. Bütün velâyetleri ondan aldım. Fakat bende öyle bir şey vardı ki, şeyhim görmemişti onu. Kimse de görmemişti ya zaten. İşte o şeyi, şimdi Hudâvendigârım Mevlânâ gördü.’” [7]

Çok Allah dostu gördü Şems, ama hiçbirinde Mevlânâ’da bulduğunu bulamadı: “Birçok erenleri içten severim ve onlara olan sevgimi pek belli etmem. Birkaç kişiye içimdeki sevgiyi dışarıya vurdum, onlar benimle beraber iken sohbetimi ve beni anlayamadılar. Dostluk bozulmasın diye kusuru hep kendime yükledim. Ama sevgimi Mevlânâ’ya açınca arttı ve hiç eksilmedi.” [8]

Şems, Mevlânâ’nın kendisine karşı olan muhabbetini ve ilgisini daima takdirde andı, o sevgiyi başka hiçbir yerde göremedi: “Bana ne babam, ne anam, onun gösterdiği ilgiyi gösterdi. O benim sözlerimi en hoş biçimde söyler. O, benim kendisine yapmadığım iyilikleri yapmıştır.” [9]

Mevlânâ sevgisi öyle bir şeydi ki, her türlü yorgunluğa, sıkıntıya değerdi. İhtiyar Şems Mevlânâ’ya hitaben diyor ki: “İki yıldır yol yorgunluğu çekiyorum, ağrılarım var hâlâ geçmedi. Şimdi tekrar Konya’dayım, ağrılarım da arttı. Bu şehri altınla doldursalar da bu çektiğim zahmetlere değmez. Ama senin bu sevgin var ya, o buraya çekiyor.” [10]

 

Şems için maksat hal ehli, birbirini anlayan iki dostun kavuşmasıdır, gerisi lâf ü güzaftır: “Bu iki cihanın yaratılma gâyesi iki dostun kavuşmasıdır. Bu iki dost Allah için gösterişten, her türlü hevesten uzak yüzyüze gelmeli. Ekmek, fırın, kasap gibi [dünyevi] gaileler olmamalı. Şimdi Mevlânâ’nın huzurunda öyle mutluyum ki!” [11]

 

Şems mi Mevlânâ’nın mürşidiydi, Mevlânâ mı Şems’in? Hakikat şu ki, iki güneş birbirine ayine oldu. Şems ne diyor kulak verelim: “Mevlânâ’ya geldiğimde ilk şartım ona şeyhlik etmemekti çünkü Mevlânâ’ya şeyhlik yapacak kişiyi Allah henüz yeryüzüne göndermedi. O da insan olamaz. Ben de müritlik yapacak nitelikte değilim, o hal kalmadı bende artık.” [12]

“Bana yaraşan, zâhirde bizim hayatımızdaki dostluk ve kardeşlik hangi yolda ise onu korumaktır. Yoksa şeyhlik müridlik gibi ilişkiler hoşuma gitmez…” [13]

 

Şems coşkun bir ânında söylüyor: “Hoş söylerim, neşeli söylerim. İçimde aydınlık var, ışık var. Kaynayan bir su gibi içten içe coşuyordum. Mevlânâ’nın varlığı bana ulaştı ve bu su akmaya başladı; gürül gürül, taze, âb-ı zülâl gibi.” [14] 

Şems diyor ki: “Güneşin yüzü Mevlânâ’ya dönüktür. Çünkü Mevlânâ’nın da yüzü güneşe yönelmiştir.” [15]

Şems Mevlânâ hakkında uzun ömür duaları ediyor: “Ben ‘Yüce Allah Mevlânâ’ya uzun ömürler versin’ diyeyim, sen de ‘âmin’ deyiver. Allah onu bize, bizi de ona bağışlasın.” [16]

“Allah Mevlânâ’ya uzun ömürler versin; o kadar uzun ömürler versin ki, sonsuz gibi olan uzun ve mutlu bir yaşantı olsun onun hayatı.” [17]

 

Şems için Mevlânâ biriciktir; dünya bir yana o diğer yanadır. Bir toplantıda birine şöyle diyor: “Eğer sen vefalı bir dost bulmadınsa, ben Mevlânâ’yı buldum.” Sonra yüzünü Mevlânâ’ya çeviriyor: “Sen dünyaya tek geldin ve bütün insanlar arasında meydandan topu kaptın, hepsini geçtin, bütün dünyayı aşkınla sarhoşa döndürdün.” [18]

Mevlânâ gerçek bir Peygamber vârisidir: “Kim peygamberleri görmek isterse Mevlânâ’ya baksın. Peygamberlerin hal ve hareketleri ondadır. Eğer ‘Alimler peygamberlerin varisleridir’ sözünün anlamını bilmek istiyorsan, git Mevlânâ’yı gör!” [19]

 

Şems, Mevlânâ’yı o denli sahiplenmişti ki, herkesi onunla görüştürmüyordu. Medrese hücresinin kapısı önünde oturur, Mevlânâ’yı soranlara: “Mevlânâ’yı sana göstermem için ne getirdin? Şükrane olarak ne vereceksin” diye sorardı. Bir gün münasebetsizin biri: “Sen ne getirdin ki bizden bir şey istiyorsun?” dedi. Şems: “Ben kendimi getirdim, başımı onun yoluna feda ettim” diye cevap verdi. [20]

 

Şems halkın dedikodularından bunalıp Konya’yı terkedip Şam’a gittikten sonra, Sultan Veled onu Konya’ya geri getirmek için yola koyulmuştu. Şam’da Şems’i bulunca ona diller döktü, babasının ona öğrettiği güzel sözleri söyledi. Şems gözünün rahatsızlığını bahane göstermiş, ama Sultan Veled ikna olmamıştı. Gerisini Şems’ten dinleyelim: “O zaman gözümün rahatsızlığından bahsetmiştim; ‘Bu benim elimde değil, gaip âleminden gelen bir engeldir. Siz gidin!’ Bana yalnız Mevlânâ’nın mektubu kâfidir, bana gönderdiği oğlu Sultan Veled dedi ki: ‘Siz olmadan geri dönersem Mevlânâ bana ne der? ‘Behey akılsız! Ben seni gönderdim ki o zatı getiresin. Madem ki sen gittin, onu buldun, sana gözünün ağrıdığını söyledi, o zaman sana yaraşan orada beklemek, ona hizmet etmek, iyice afiyete kavuşuncaya kadar orada kalmaktı.’ demez mi?’ Delikanlının bu sözlerinden anladım ki o güzel bahaneleri ona Mevlânâ öğretmiştir. O sözleri, o alçakgönüllülüğü Mevlânâ öğretmiştir. Bu incelik, bu latif cevaplar hep Mevlânâ’dan kaynaklanıyor, bana gerçekten büyük ilgi göstermiştir.” [21]

Şems’in Mevlânâ sevgisi öyle büyüktü ki, gündüz beraberlik yetmiyor, rüyasında dahi onu görüyor, sohbette bir mesaj vermek isterken söze onu da dahil ediyordu: “Rüyamda gördüm ki Mevlânâ ile birlikte Kur’an’daki şu ayeti okuyorduk: ‘Herşey yok olacaktır, Ancak O’nun vechi müstesna.’” Şems sözünü şöyle bağlıyor: “Yani bu varlıktan geri kalacak bir şey varsa, ancak dostların yüzüdür.” [22]

Şems, Mevlânâ ile aynı şeyleri düşünüyor, aynı şeyleri söylüyor, onun kendininkine aykırı bir görüşü olacağını dahi tasavvur etmeyecek derecede: “Ben konuşurken, söz Mevlânâ’nın sözüdür derim. Her ikimiz de şüphesiz aynı şeyi söyleriz. Sonra hiç hatırıma gelmez ki, Mevlânâ başka bir şey söylesin.” [23]

Mevlânâ’yı hep kendinden üstün görür: “Ben Murad, Mevlânâ ise Murad’ın Muradı olmuştur.” [24]

O varken başka kimseyle yarenlik istemez: “Mevlânâ’dan başka hiç kimse ile konuşmayayım, yalnızca Mevlânâ ile sohbet edeyim.” [25]

Şems’in gözünde, Mevlânâ’nın kıskançlığı da güzeldir: “Kira Hatun kıskançtır, Mevlânâ da kıskançtır. Ama insanı cennete götüren o kıskançlıktır.” [26] Bir başka mecliste de, bu güzel kıskançlığı şöyle açıyor: “Kıskançlığın iki mânası vardır. Biri insanı cennete götüren kıskançlıktır. Bu, hayır işinde başkalarından geri kalmamak için gösterilen kıskançlıktır…” [27]

Mevlânâ’nın da hazır bulunduğu bir sohbet meclisini şu sözlerle terkeder Şems: “Mevlânâ’nın sohbetinden, onun şerefini omuzlarımda taşıdığım halde ayrılayım, tekrar teşekkürler sunayım…” [28]

Birini övdüğünde, bir meseleyi açtığında Mevlânâ’yı da şahit göstermek, sözüne onu da katmak ister: “…Muhammed Gazâlî özellikle türlü ilimlerde eşsizdi. Yazdığı eserler güneşten daha parlaktır. Bunu Mevlânâ da bilir…” [29]

Şems’e göre Mevlânâ, Şems’in sözünü dahi daha iyi aktarır başkalarına: “Yüce Allah’ın zatına and içerim ki, Mevlânâ eğer benim sözlerimi başkalarına aktarmak istese, benden daha iyi aktarır. Bunu daha güzel nükteler ve mânalarla süsler…” [30]

Mevlânâ’nın iyiliklerini asla unutmaz: “Bir kimse birini gerçekten sevdiğini iddia ederse, ondan delil istenir. O delil ise bağışta bulunmaktır. Nasıl ki Mevlânâ da beni sevdiğini iddia etti, geldiğim zaman binlerce ihsanda bulundu, beni korudu. Bunların hepsini Allah’ın bir lütfu sayarım.” [31]

 

Mevlânâ ile Şems. Böyle bir dostluğu, böyle lâhûtî bir muhabbeti tarih çok az kaydetmiştir şüphesiz.


 


[1] Şems-i Tebrizî, Makâlât, (çev: Nuri Gencosman; 1974-1975) I, 234; Erkan Türkmen, Şems-i Tebrizî’nin Öğretileri, Konya, 2005, 40.

[2] Makâlât, I, 234.

[3] Makâlât, II, 99.

[4] Makâlât; A. Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İstanbul, 1985, 51.

[5] Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, I-II, (çeviren: Tahsin Yazıcı), 1973,  II, 77-78.

 

[6] Makâlât, I, 274; Eflâkî, II, 125-126; William Chittick, Me&Rumi: The Autobiography of Shams-i Tabrizi, 2004, Kentucky-Kanada, 179; Erkan Türkmen, 46.

[7] Eflâkî, II, 123; A. Gölpınarlı, 50.

[8] Erkan Türkmen, 60.

[9] Makâlât, I, 295.

[10] Makâlât, I, 297; Erkan Türkmen, 39.

[11] Makâlât, I, 358; Erkan Türkmen, 48.

[12] W. Chittick, 212; Erkan Türkmen, 62.

[13] Makâlât, I, 151.

[14] Erkan Türkmen, 63.

[15] Makâlât, I, 174; II, 31.

[16] Makâlât, I, 186.

[17] Makâlât, I, 298.

[18] Eflâkî, I, 322.

[19] Eflâkî, I, 308-309.

[20] Eflâkî, II, 125.

[21] Makâlât, I, 201

[22] Makâlât, I, 279.

[23] Makâlât, I, 294.

[24] Makâlât, I, 295.

[25] Makâlât, I, 233.

[26] Makâlât, I, 305.

[27] Makâlât, I, 305.

[28] Makâlât, 305.

[29] Makâlât, I, 308.

[30] Makâlât, I, 308.

[31] Makâlât, 262.

12
Sep

Mahmut Esad Coşan hocaefendinin kabri

12
Sep

RABBİM BENİ SEVİYOR MU?

12
Sep

Maddi ve Manevi Putlar - Prof. Dr. M. Esad Coşan

12
Sep

Sevilmek, Prof.Dr. M. Esad Cosan Rh.A

12
Sep

Zevkler - Prof. Dr. M. Esad Cosan

12
Sep

Alışkanlıklar - Prof. Dr. M. Esad Cosan

30
Aug

Unutulmaz Mısralar 1

 

VÂLİHÎ-İ KADÎM (Kurd zâde Edirneli Şeyh)


“Bir gonca sevdim eyledim ağyâr âlemi Şekvâ-yi hâr eden de benim, gül diken de ben”

Gonca kadar taze ve güzel bir dilber sevdim, bütün dünyayı kendime düşman ettim. Fakat bunda kimsenin kusuru yok. Bahçemde gül fidanını diken de benim, dikenlerden şikâyet eden de ben…

ÂGÂH (Semarkandlı)

“Bir dilde iki sûz-i mahabbet olmaz

Bir fânus içre iki şem’ etmez câ”


Bir fenerin içine iki tane mum konmadığı gibi, gönülde de iki aşk barınmaz…

 

HÂLETÎ (Azmî zâde)

Yâri görünce kaldı gönül arz-ı hâlden

 El değmedi şikâyete şükr-i visalden”

Sevgiliye söyleyecek bir çok sözlerim vardı ve gönlümdeki şikayetleri ona bir bir açacaktım.

Fakat kendisini görür görmez her şeyi unuttum.Bu kavuşma saadeti içinde ona minnettarlığımı anlatmaktan derd yanmağa vakit bulamadım..

 

HÜDÂÎ (Üsküdarlı Şeh Aziz Mahmud)

“Aşk u misk olmaz nihan ânı bilür hak-i cihan

Âşık-i bîçâreye mümkün müdür ihfâ-yi aşk”

‘Aşk’ ile ‘Güzel koku”u saklamanın imkânı yoktur; bunu herkes bilir. Öyleyse biçare âşık, aşkını nasıl saklasın?

 

NÂİLÎ-İ KADÎM (Mustafa)

Vâr ise seng-i siyah-i kalbe aşıkdır mihenk

Yoksa ol şûhun ıyâr-î hüsn ü ânın küm bilür”

Kalb için en mükemmel mihenk taşı aşığın kendisidir. Yoksa sevgilinin güzellik derecesini ve değerini kim takdir edebilir?

 

YAHYA (Şeyhülislam –Efendi)

Hiçbir bela mı var ki gönül ânı bilmeyeSeyyâh-ı bîkarârın olur âşinâsı çok”

Güzelden güzele, emelden emele gezip tozan gönlümün bilmediği, tatmadığı bela mı kaldı? Çok gezenin çok tanıdığı olur, derler; ben de onlara benzedim…

 

FİTNAT (Zübeyde Hanım)

“Mihrin görür kemalde her gün zevâlini Âkıl, felekde, câh ile mağrur olur mu hiç”

Güneşin her gün, en yüksek noktaya çıktıktan sonra tekrar alçalıp battığını gören akıllı bir insan, işgal ettiği mevkiin yüksekliği ile kibirlenir mi? Hangi insan ikbal mevkiini ebediyen muhafaza edebilmiş ki…

GAALİB (Şeyh Dede )

“Tedbirini terk eyle takdir Hüda’nındır

Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümanındır”

Sen, tedbir alacağım, hadiselere karşı koyacağım diye uğraşıp duruyorsun; boş emek. Takdir, alın yazıları hep Allah’ın emir ve iradesiyle kurulmuş ve yazılmıştır. Hakikatte zaten sen yoksun. Kendini var zannediyorsun, bu, hep senin kuruntundan ibarettir. Hakikatte var olan yalnız O’dur…

 

 

NABİ (Yusuf)

“Keman misal geç ol maksadın tekarrüb ise Atılma ok gibi yâbâna istikamet ile”

Maksadın büyüklere ve nüfuzlulara yaklaşmak ise, her zaman ok gibi dümdüz olup kapılardan koğulma, sırasında, yay gibi eğri olmayı bil!

RÂSİH (Enderûnî Balıkesirli Ahmed)

Dilde gam var, şimdilik lûtf eyle gelme ey sürûr Olamaz bir hanede mihmân mihmân üstüne “

Ey sevinç! Gönlümde kederlerim var, lütfet de sen bari şimdilik gelme. Zira bir evde misafir üstüne misafir olmaz, ağırlanması zor olur…

 guzide.org dan alıntıdır . . .




PROFİLİM

İlahiaşk Cangüneşi Son nefes Şeb-i aruz inşaALLAH, Biz Mevlamızın AŞK HAMALLARIYIZ Tek derdimiz Mevlamıza hakiki kullardan olabilmek,saygılarımla...
Web sayfama hoşgeldiniz, saygıdeğer ziyaretçilerim...

 

Mayıs 2008
M T W T F S S
« Apr    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Blog Stats

  • 147,206 hits

Top Clicks

  • Hiçbiri

İHH

Free Image Hosting at www.ImageShack.us

İmzam





...MİSYONUMUZ...


mec.jpg


ıp adress

(*sayaç*)

  • SUYUNA SAHİP ÇIK!

  • AKRA FM
    İSTANBUL
    imzam >Free Image Hosting at www.ImageShack.us

    Yazarlar