Mayıs 2007 için arşiv

31
May
07

“GÜL” , AŞKIN MİHRÂBIDIR


00121hk5.jpg

“GÜL” , AŞKIN MİHRÂBIDIR

Dr. Mehmet GÜNEŞ

-Yavuz Sultan Selim’ce-

O “Gül”, aşkın mihrâbıdır tende cânım “Gül” diyor,

Mihrâbıdır “Gül” uşşâkın âh eder bülbül diyor,

Tende cânım âh eder dil-beste gönül diyor,

“Gül” diyor, bülbül diyor, gönül diyor, Rasûl diyor.

Başkaları Gülü bir çiçek diye sever belki de… Ama biz, Gülü “Gül” olduğu için severiz… Bizim için; Gül sevgilidir, Gül güzelliktir, Gül coşkudur… Gül, esmânın eşyâya tecellisinin esrârıdır… Gül aşktır, Gül sevinçtir, Gül bahar muştusudur… Gül, ezelle ebet arasındaki bütün zamanların “En Güzeli”nden yansımalar taşıdığı için güzeldir… Ve katmer Gül; rengini şehit kanından, kokusunu Efendimiz(sav)’in mübârek teninden aldığı için çiçekler sultânıdır… Bu sebeple olsa gerek, Gülün kokusuyla kendimizden geçeriz… Gideriz bir başka âleme… Yol buluruz mâverâya… Biz Güle, Gülistanda açan katmer Güllere; “ Peygamberlik Gülzârının Eşsiz Gülü”nün remzi olduğu için vurgunuz… Gülü her kokladığımızda salavat getiririz , O’nun terinin kokusundan bir zerreyi teneffüs ettiğimizden …

“Gül”ü târife ne hâcet, “Gül”; Sevdâyı Muhammedî’dir… “Gül”ün sevdâsı kalbimizin hafî tepelerinde, ahfâ zirvelerinde sancak açmıştır… Ve bizler, gönlü Gülşen olan insanlara meftûn oluruz, “Kainatın Solmayan Gülü”nün aşkıyla… Gün gelir, gözyaşıyla Gül sularız… Bir Gül için bin dikene su veririz; biliriz ki, Güllerin içinde diken yoktur, dikenler içinde Gül vardır…

O, aşkımızın mihrâbındaki “Gül”… O, âlemlere rahmet olarak gönderilen bir resûl… O, çöl sıcağındaki bir Kevser şelâlesi… O, teşrifiyle kainatı aydınlatan ve ışık bahşeden sonsuz bir nur şûlesi… Gündüzleri dünyayı ışıtan güneş ve geceleri gökyüzünde çiçek çiçek açan yıldızlar O’nun sönmeyen ışığının en mütevâzı kandilleridir… Serâ da , süreyyâ da O’nun nûruyla aydınlanır… O’nun sîreti bir amaç, O’nun sünneti bir hidâyet, O’nun sûreti gönüllere ülfet ve nîmet veren bir âb-ı hayat… Ruhumuz O’na âşık… O, Gül mushaflı sevdâmızın sembolü… O, on sekiz bin âlemin emsali olmayan “Gül”ü…

Divan şairimiz Fuzûlî Su Kasidesinde:

“Suya versün bâğbân Gülzârı zahmet çekmesün,

Bir Gül açılmaz yüzün tek verse min Gülzâre su.”

diye “O Gül”ün dünyaya bir kere geleceğini, bahçıvanın bin Gül bahçesini sulasa, sele verse dahi O’nun yüzü gibi bir Gül açılmayacağını en lâtif bir biçimde ifâde ediyor…

Lâkin , O “Gül”ün sevdâsını kelimelerle anlatmak, dizelerle vasfeylemek ne mümkün… O, “Alemlere Rahmet” olarak gönderilen hayat güftesi… O, tebessümünden cennetler yaratılan mutluluk bestesi…O, bütün çağların önünü aydınlatarak Âdemoğlunu karanlıktan kurtaran yaratılmışların en yücesi… O, Rabbimizin terbiyesiyle yetişmiş bir ahlâk âbidesi… O, Çâresizlerin Çâresi…O, Kimsesizlerin Kimsesi… O, hurma kütüğünün bile hasretinden inlediği bir ülfet çeşmesi… O, mükemmel bir aile reisi… O, vefânın zirvesi… O, insanların en sabırlısı, en müsâmahalısı, en azimlisi, en kararlısı… O, yiğitlik ve cömertlik timsâli … O, kâinatın bir numûne-i imtisâli… O, Efendiler Efendisi… O, Allah’ın müjdesi… O, insanlığın müjdecisi… O, hem “Halîl” hem “Habîb”, hem “Sıddık” hem “Emîn”… O, sevgi tohumları atıp, kardeşlik duyguları yeşerten; toprağa yağmur, karanlığa nûr, beşeriyete gurur ve gönlümüze sürûr olan Sevgililer Sevgilisi… O’nda toplanmıştır bütün güzellikler, O’nda cem olmuştur cümle özellikler… O, hep “ Ümmetim, ümmetim ” diyen “nefsim” demeyen Hâtemül Enbiyâ tâcının sâhibi… O, Sidretü’l Müntehâ’nın misâfiri… O, kusursuz bir komutan… O, Gâye İnsan… O, Mahşer günündeki tek sığınak… O, kırık gönüllerin mîmârı… O, Hakk’a giden yolun rahmet kapısı… O, İslamı bütünüyle hayatında billurlaştıran, bizâtihî İslam’ın kendisi olan Habîb-i Kibriyâ… O, Hakk’ın nûrunu bütün cihâna yayarak tebliğini tamamlayan Nebîler Nebîsi… O, Tek Lider, Tek Önder, Tek Rehber … Âşıklar O’nun için yanar… Sâdıklar O’nun için ağlar… Rüzgâr O’nun yâdıyla eser… Bülbüller O’nun kokusunun olmadığı yerlerde susar… O’nun izinden gitmeyen saadet bulamaz… O’nun nûruna pervâne olmayan Mahşerde kurtulamaz…

O, İlâhî nizâmın nâmütenâhi güzelliğini bahşetti gönüllerimize… O, ruhlarımıza üflediği sonsuzluk aşkıyla hilkâtin esrârını öğretti bize… O’nsuz ne farkı vardı gündüzlerin geceden… O’na gelen vahiyle aydınlandık, karanlık her düşünceden… O olmasaydı, sonsuzluk iklimine ulaşamazdık… O olmasaydı, dünyadaki bu sarp yokuşları asla aşamazdık… O’nunla kalbimize nûr olup, doldu ilham… O’nunla ışık buldu; gece, gündüz ve akşam… O’nsuz baharlar kıştı… O’nsuz insanlık, öksüz ve yetim kalmıştı…

Kâinatta mütecellî olan Esmâ-i İlâhiye’yi şahsında en mükemmel bir biçimde tebârüz ettirip, en mücellâ keyfiyetiyle temsil eden Gâye İnsan O’dur… O’nun her kelâmı hakla bâtılı ayıran bir kıstas; O’nun her hükmü şaşmaz bir adâlettir… O’nun hayatı tebliğini temsille geçmiş ve cihana en iyi tebliğin temsil olduğunu göstermiştir…

O, ıstıraptan çatlamış dudaklara merhem, kuraklıktan çoraklaşmış gönüllere zemzem, insanlığını kaybetmiş ruhlara erdem ve alev alev yanan sinelere bir meltem gibi serinlik vererek bizlere cennet-âsâ baharlar ikrâm eder… O’nun gelişi gecelerin ebedî bir gündüze dönüşüdür… Ve O’nunla İslâm’ın nûru tulû etmiştir… O, ümmetini küfrün yakıcı sıcağından îmânın âsude ve serin iklimine kavuşturmuş, karanlıktan nûrun aydınlığına çıkartmıştır…

Uykuda bile uyanık kalmanın keyfiyetine vâsıl olan gönül erleri, nurani ışıltıların semâvi izdüşümlerini O’na teslimiyette bulurlar… Muhakkak ki, sema ile arz arasında meydana gelecek bir kutlu buluşma “Gül Devri”nden ilham alan bir iklimde gerçekleşir… O “Gül”ün nâmütenâhi güzelliği kalplere yansıdığında gecesi olmayan bir gündüz tecelli edip gönüllerde Gül tomurcuklarının açılmasına vesile olur… Unutmayalım ki, en karanlık devirlerde bile dikenler arasında goncaya durmuştur Güller… “Gül”ün çevresindeki dikenler, Gül kokusuyla hemhâl olunca, Güle dönüşür birer birer… Bizler “Gül” kokusunun ikliminde insanlığımızı yeniden keşfettiğimiz zaman; rahmet, bereket ve hidâyet yağmurlarıyla madde ve mânâ planında yeniden dirileceğiz… Mekanın ve zamanın ölü noktalarına “Gül Devri”nden gelen esintilerle hayat üflemeye muktedir olacağız… Gül yüzlüler göz yaşıyla Gül sularken, tomurcuk veren Güllerin açılmasını beklemektedir… Gonca Güller açıldığı zaman vuslat baharı gelecek, gönlümüz şâdumân olacaktır… Kalpler O’na bağlanıp râm olduğunda, yanlışlıklar bütün neticeleriyle birlikte ortadan kalkacaktır…

Yeter artık uykunun yollarını gözleme… “Çıkmaz sokak”larda koşup dolaşmaktan yorulmadın mı? Umranların verâsındaki insanlar mesut değilse, huzuru bulamıyorsa; beşeriyet kendisini yeniden mîzâna çekmek, yeniden Kâinatın Efendisi’nin aşkıyla yanmak, yeniden O’nun ışığıyla nurlanmak, yeniden Asr-ı Saadet iklimine bağlanmak mecbûriyetindedir…

Âdemoğlu, “Muhammedî Nur”dan ışık alıyorsa, davranışlar ve duygular semâvi kalıplarda şekillenip “Gül”e meftûn oluyorsa; akıl ve kalp mecrâsını bulmuş, ruh ve gönül Hakk’a kavuşmuş, gözler Kevser, sözler zemzem ile yıkanmış demektir…

Muhabbeti sâdık olanlar sevdiğinin yolundan gider ve ona itaat eder… İlahi sevginin menzîli de, istikâmeti de yolu da Muhammedî sevdâdan geçer… O’nu sevmek, O’na itaat etmektir… O’nu sevmek, O’nun sevmediklerini sevmemektir… O’nu sevmek O’nun şerefli ashabını ve O’nu sevenleri sevmektir… O, “Kişi sevdiğiyle berâberdir” müjdesini vererek ümmetine cennette beraberlik vâdetmiştir… O’nun sevgisi öyle bir aşk olmalıdır ki, bütün sevgiler onun yanında sönük kalmalıdır… O’nun sevgisi öyle bir muhabbet olmalıdır ki, sahibini îmânın en zirve noktasına ulaştırmalıdır…

“Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl ?”

diye ifâde edilen bir aşktır Sevdâyı Muhammedî…

Esmâ-i İlâhiye’nin beşer planında en kâmil mânâsıyla tezâhür ettiği Sultanlar Sultanı’nı rehber edinme ve O’na “Esselâm” diyebilme irtifâsıdır Sevdâyı Muhammedî… Kalplere hükmeden varlığı duyma, hissetme, halef olma mükellefiyetiyle her şeye lâhutî âlemin penceresinden bakabilmedir Sevdâyı Muhammedî… O’nun aşkı, kainata mânâ kazandıran bir sır hazinesidir… Eşyanın ruhuna nüfûz ederek “eşyâ”dan “esmâ”ya ulaşabilme yoludur Sevdâyı Muhammedî… “Esma”dan “Sıfat”a, sıfattan “Zât”a intikâl ederek yaratılış gâyesini idrâktir Sevdâyı Muhammedî… Kendisini nefs ve enâniyet cihetiyle dizginleyen ve “Gül”e râm olan Gül yüzlü insanların gönüllerinde İlâhî aşkın şahikalaşmasıdır Sevdâyı Muhammedî…

“Sevdim Seni ben, Âleme Rahmet diye sevdim,

Bir benzeri yok, Cenâb-ı Ahmet diye sevdim”

dizeleriyle terennüm edilen bir İlâhî muhabbettir Sevdâyı Muhammedî…

O’nsuz zaman, mekan ve insan hayatiyetini kaybeder… Gönüller O’na dönünce dirilir… O’nun varlığı insanlığın vâroluş sebebidir… O’nu her dem kalbinde hissederek selât-ü selamla yâdetmek ne büyük mutluluk… O’nun sevgisini yüreğinde büyütebilmek ne büyük saadet…

Gerçekten de, asırlardır buhran ve bunalımlar içinde kıvranan beşeriyetin mutluluk ve saadeti; “ İnsanlığın İftihar Tablosu”nun sünnet-i seniyyelerine ittibâ etmekten geçer… Ve insanlık, O’nun getirdiği altın düsturları hayata geçirmeye, bugün her zamankinden çok daha fazla muhtaçtır… Asrın getirdiği problemlere çözüm arayan insanlığın kara bulutlarla kaplı dünyasının aydınlanması; O’nu yeniden tanımak, O’na yönelmek, O’nu rehber edinmek ve O’ndan alacağı umut kıvılcımlarını beşeriyetin ufkuna taşımakla mümkün olacaktır… Şeyh Gâlip’in:

“Sen Ahmed’i Mahmûd’u Muhammed’sin Efendim,

Hakk’tan bize Sultân-ı Müeyyedsin Efendim”

diye hitâb ettiği; şefaatçımız, yardımcımız, müjdecimiz, kurtarıcımız olan “Sonsuz Nûr” bütün bir beşeriyet gibi bizleri felâha erdirilecektir…

Ufkumuzu saran sisler, kurşûni bulutlar, endişeler ve karanlıklar kaybolur; O’nun rahmet elinden bizlere yansıyan bereket ve feyz ikliminde… Hep birlikte yeniden, yeni baştan yenileyelim Âlem-i Ervah’taki “Elestü bi Rabbiküm”sualine verdiğimiz “Belâ” cevâbını… Ürpertisini kalplerimizin en derin köşelerinde hissederek tâzeleyelim ahd-ü peymânımızı… “Gül”ün gölgesindeki toprağın bile Gül koktuğunu hiç unutmayalım… “Gül”e sevdâmızı eksiltmeyelim… Allah’ım! Bize O’nun sîretini öğret… O’nun yolundan gitmeyi bizlere nasip et… “..Kim Peygambere itaat ederse şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur..” (Nisâ 4/80) emr-i İlâhîsi gereğince Habîbullahı sevmek Allah(cc)’ı sevmektir… “Resûlulah’a duyulan muhabbetin derecesi îmânın ölçüsüdür”… Bu sebeple bizlere O’nun muhabbetini lütfet…Yâ Erhame’r-Râhimîn!… O’nun aşkını sînelerimizde bir alev deryâsı hâlinde volkanlaştır… Bizleri O’nun yolundan ayırma Yâ Rabbi… Ve iki cihanda ebediyen Gülmek için, “Gül”ün gölgesinde olmayı bizlere müyesser eyle Yâ İlâhe’l-Âlemîn!…

O’nun gölgesinde olmak, cennet-âsâ baharlara ermektir… O’ndan medet ummak, çölde susuzluktan çatlamış dudaklara âb-ı hayat vermektir… O, hicranla yanan sînelerin mutluluk rüzgârıdır… O, sonsuzluk iklîminin îtîbârıdır… O, ümidin temsilcisidir…O, şefâat bekleyenlerin; mütebessim incisidir… O, bizim gönüllerimizin sultanı… O, bizim dertlerimizin dermanı… O, bizim kurtuluşumuzun fermanı… Bizde, O Habîb-i Kibriyâ’nın, O Sevgililer Sevgilisi’nin eşiğine baş koyup -yüzümüz olmasa da affına sığınarak- şefkâtine muhtaç olduğumuzu, arzetmek için, Yunus Emre’nin diliyle:

“Canım kurban olsun Senin yoluna,

Adı güzel, kendi güzel Muhammed,

Şefâat eyle bu kemter kuluna,

Adı güzel kendi güzel Muhammed”

diyerek medet bekliyor, Efendimiz’den şefâat dileniyoruz…

Ey Sultanlar Sultânı! 15 asır önce yol verdiğin sevgi kervânına bizleri de kabul buyur… Ey Resûller Resûlü! Bizler için; kapına Kıtmir, bastığın yere türâb, ayağına toz, tebliğine köle olmak ne büyük ümran… Senin ümmetin olma berâtını almak ne büyük ikram… Sultanım, bizler Seni dünyada görme saadetine erişemedik… Ama bizler, çok günahkar bir ümmet olmamıza rağmen -hakkımız olmasa da- rüyâlarımızda Seninle olmak, Senin aşkın ve muhabbetinle dolmak istiyoruz… Cür’etimizi bağışla Efendim… Gül Yüzünü görmemiz, şefâatine ermemiz için, bizlere de lütfeyle destur… Ne olur!..

“Ezel bezminde bir dinmez figândım Yâ Resûllalâh,

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım Yâ Resûllalâh…”

diye Yaman Dede’nin dizeleriyle arz-ı hâl ediyoruz…

“En Güzel”e yâr olanlara, “Gül”e gönülden bağlananlara binlerce selâm olsun…

Reklamlar
31
May
07

NakŞİbend K.S Nasİhatlar


1855420-1554def8f0dd1fae.jpg

Bahâüddîn Nakşibend -kuddise sirruh- (d. 1318, v. 1389)

Bizim yolumuz, Allâh Teâlâ’nın gösterdiği kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, sünnete uymak ve ashâb-ı kirâma tâbî olmaktır. Bu sebeple yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir.
Yolumuz, sohbet ve muhabbet yoludur. Sahabe-i kirâmın yolunun sohbet olduğu gibi… Hayır ve bereket, beraberliktedir; beraberlik de sohbetle olur. Yalnızlığa (inzivâya) çekilmekte şöhret tehlikesi de olabilir, şöhret ise âfettir.
Bizim yolumuzda olan kimselerin şu üç şeye dikkat etmesi gerekir:
Birincisi; Allâh Teâlâ’ya karşı edebdir. Yâni zâhiri ve bâtını ile tamamen kulluk içinde olmalı, Allâh Teâlâ’nın bütün emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınmalı, Allâh Teâlâ’dan başka her şeyi gönülden çıkarmalı ve nîmetleri Allâh yolunda seferber etmelidir.
İkincisi; Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘e karşı edebdir. Bu da; ibâdet, muâmelât ve bütün davranışlarda O’na muhabbetle uymaktır.
Üçüncüsü; seni irşâd eden Hak dostuna karşı edebdir.
Yenilecek bir gıdâ, bir yiyecek, her ne olursa olsun gafletle, öfke ile veya istemeyerek hazırlanmış ve tedârik edilmişse, onda hayır ve bereket yoktur. Zîrâ ona nefs ve şeytan yol bulmuştur. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka feyiz ve huzurunu bozacak bir netice meydana gelir. Gaflete dalmadan yapılan ve Allâh Teâlâ’yı düşünerek yenen helâl ve hâlis yiyeceklerden hayır meydana gelir. İnsanların hâlis ve sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemede ve içmede harama, şüpheli şeylere ve kul haklarına dikkat etmemeleridir. Her ne hâl olursa olsun, bilhassa namazda huşû ve huzur hâlinde bulunmak, zevkle ve gözyaşı dökerek namaz kılabilmek; helâl lokma yemeye ve yemeği Allâh Teâlâ’yı hatırlayarak pişirip O’nun huzûrunda imiş gibi yemeye bağlıdır. Vücûdu haram lokma ile beslenmiş olan bir kimse, namazdan bir neşve duyamaz.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in:
“Namaz, müminin mîrâcıdır.” (Süyûtî, Şerhu İbn-i Mâce, I, 313) ifâdesinde hakîki namazın derecelerine işâret vardır. Namaza duran kimsenin, iftitâh tekbîrini söylerken, Allâh Teâlâ’nın azametini, yüceliğini düşünerek, huşû ve huzur hâlinde olması gerekir. Öyle ki, bu hâlini istiğrak, yâni kendinden geçme hâline eriştirmelidir. Bu hâlin zirvesi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘dedir.
“Lâ ilâhe illallâh” kelimesini söylemenin hakîkati, Allâh Teâlâ’dan başka ne varsa hiçbirini kalbde put hâline getirmemektir. İslâm dîninin hükümlerini îfâ etmek, yâni emirleri yapıp yasaklardan sakınmak; haramları, şüpheli şeyleri, hattâ mübahların fazlasını terk etmek, ruhsatlardan uzak durmak, mübahları zarûret miktarınca kullanmak, tamâmen nûr ve safâdır. Aynı zamanda evliyâlık derecelerine kavuşturan bir vâsıtadır. Velâyet derecelerine bunlarla ulaşılır. Uzak kalanların hepsi, bunlara dikkat etmediklerinden uzak kalırlar ve kendi arzularına uyarlar. Yoksa Cenâb-ı Hakk’ın feyzi her an gelmektedir.

31
May
07

Hz.Mevlana’ya Göre Sema


01.jpg

Sema; Allah’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine ruh zerrelerinin:”Evet Rabbimizsin” deyişlerinin sesini duymak, kendinden geçmek,Rabbine kavuşmaktır.

Sema, gönüldeki gizli erlerden bir selam…

Sema,diri kişilerin canlarına rahat ve huzurdur.Bunu canında can olan bilir.

Sema, ehlinin, biri doğuda, biri de batıda Sema etse, her ikisi de birbirinin halinden haberdar olur.

Sema, gönüller alan sevgiliye kavuşmak içindir.Özündeki ay gibi cevheri görmeyen kişiye musiki ne yapsın, def ne etsin?
Donup buz kesilen, bu musikinin tesirine kapılmayan, ölüp yok olanlardan da aşağı olan canın, toprak başına..

Sema’a girdin mi iki dünyadan da dışarı çıkarsın;Sema alemi, iki alemden de dışarıdadır.

Yedinci göğün damı, yüce bir damdır amma; Sema merdiveni bu damı da aşar, bu damdan da yücedir.

Yüzleri kıbleye dönmüş kişiler bu dünyada da Sema’dadır, o dünyada da.
Hele halka olup Sema ederek dönüp duranların ortasında Kabe de olursa…

Sema, kulun hakikate yönelip, akılla, aşkla yücelip,nefsini terk ederek, Hakk’ta yok oluşu ve olgunluğa ermiş, kamil bir insan olarak tekrar kulluğuna dönüşüdür. Bütün varlığa, bütün yaratılanlara yeni bir ruhla, sevgi için, hizmet için dönüşüdür..Semazen hırkasını çıkarmakla, manen, ebedi aleme, hakikate doğar, orada yola alır…Başındaki sikkesi nefsinin mezar taşı, üstündeki tennuresi nefsinin kefenidir.Kollarını çapraz bağlayarak, görünüşte “bir” rakamın temsil eden, böylece Allah’ın birliğini tasdik eden Semazen, Sema ederken, kolları açık, sağ eli dua edercesine göklere,Hak gözüyle baktığı sol eli yere dönüktür.Hakk’tan aldığı ihsanı, halka açmasıdır. Sağdan sola kalbin etrafında dönerek, bütün insanları, bütün yaratılmışları, bütün kalbiyle sevgi ve aşkla kucaklayışıdır…

29
May
07

Kadere rıza ancak iman-ı kâmille…


rain28tnof2mt7.gif

Kadere rıza ancak iman-ı kâmille…

 

Kadere rıza ancak iman-ı kâmille…

Esselâmualeyküm

Çok Muhterem kardeşim,

Selâm ve sevgilerimle gözlerinden öperim. İnşallah iyisinizdir. Allah razı olduğu iyilikleri bol bol ihsan eylesin. Sizin ruhsal sıkıntınız bizi de üzmüştür.

Takdire iman!.. Mukadderatın cilveleri bunlar. Sizi kemâle getirmek için, olgunlaştırmak için ilâhî zuhurat. Kadere rıza, ancak iman-ı kâmille olur yavrum. Cenâb-ı Hak belâların en ağırını peygamberlere, velilere, derece derece de müminlere vermiştir. Bir imtihandan geçtiğinizi idrak etmektesiniz.

“Kahr içre lütfa erdim, nice bin hamd ü senâ!”

Sabır ve metânetinizle, kadere imanınızla bütün engelleri aşacaksınız yavrum. Her darlığın arkası genişlik, her sıkıntının arkası da rahat ve huzurdur. Bu küçük hâdiseler, sizi kemâle getirmek için birer vesile olacaktır inşallah!

İman ehli, zikriyle fikir ve tefekkürüyle bütün hâdiseleri hâlleder. Tevhid ehline bir şey engel olamaz. Cesaret ve metanetinizden bir şey kaybetmeyeceksiniz. Bu yolda akl-ı seliminiz, râbıtanız, önderiniz olacaktır. Niçin, niye, neden deyip gaflete düşmeyeceğiz.

“Deme şu niçin şöyleYerindedir ol öyleBak sonuna sabreyleGörelim Mevlâ neylerNeylerse güzel eyler!”

Muhterem Kardeşim,

Sizde aşk nişaneleri var. Sizin, geleceğin aydın, iman-ı kâmille kemâl bulmuş, at denileni atmış, al denileni almış, kadere rıza gösteren, emre itaat, telkine riayet eden kâmil insanı olacağınızdan şüphem yoktur.

Merhametinizin ve iyi niyetinizin neticesi üzüntüye kapıldınız: “Hakikatler apaçıkken neden millet talip ol-muyor? İyiliğe karşı neden isyankârdırlar?” diye. Gönlünüzün merhamet köşesinden kopan merhamet damlalarıyla, iyi niyetinizin, insancıl harekâtınızın sonucu üzüldünüz.

Peygamber Efendimize (s.a.) de Cenâb-ı Hak:

“Habîbim, yakınlarını davet et ve onları korkut.”[1] buyuruyor.

Yine bir âyet-i kerîmede:

“Habîbim, sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin; ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.”[2] buyruluyor. Yâni, habîbine, senden davet, bizden hidâyet, diyor Mevlâmız.

Taif ahalisini imana davet ettiği zaman Taif’in zenginleri, beyleri; çocuklarla köleleri, köpekleri Pey- gamberimizin (s.a.) üzerine salmışlardır. Kendileri de kah kah gülmüşlerdir. Peygamber Efendimizin (s.a.) üzerine taşlar, sopalar, dikenler atılırken Peygamber Efendimiz (s.a.) dua ediyordu: “Ey Rabbim! Bunlar beni bilmiyor. Bunlara hidâyet et!”

Biz kimseye darılmayacağız, küsmeyeceğiz. Alay ettiler diye gönül koymayacağız. Tatlı dil, güler yüz, mütevazı bir hareketle selâm vereceğiz.

“Rahmânın o kulları ki onlar yeryüzünde vakar ve tevâzu ile yürürler. Cahiller kendilerine hoşa gitmeyecek laflar ettiği zaman onlar, selâm, derler, iyilikle muamele eder onlara güzel ahlâkla cevap verirler.”[3]

Sevgili Yavrum!

İyiliği kimse mağlup edemez. Arzu ve emelimiz, herkese iyilikle muamele, tatlı dil, güler yüz, hoşgörü olacaktır. Allah’ın zikri, sevgi ve muhabbeti içimizden bütün hiddeti silecektir inşallah!

Babanızın yakalandığı hastalığa üzüldüm. İnşallah geçmiş olsun. Allah âcil şifalar ihsan etsin. Babana, annene, kardeşlerine, Hacı Amcaya selâm eder, hatırlarınızı suâl ederim.

 Siz iyisiniz, madden ve mânen çok iyisiniz. İyiliğinize inanarak iyi olduğunuzun haberlerini bekler, Allah’tan size sonsuz iyilikler dilerim.

 Cümleye selâm ederim. Allah’a emânet olun.

                              21. 10. 1984


[1] Şuara, 26/214

[2] Kasas, 28/56

[3] Furkan, 25/63

http://www.tasavvufdernegi.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=73

29
May
07

İlâhî aşk


mesnevido8py3.jpg

İlâhî aşk

 

Aşkımın ateşine derece koyamazsınGönlümün baharına hiç engel olamazsınUzaklarda ararsan can içre bulamazsınSevgilinin sohbetine gönül verenleriz 

 

İlâhî aşk

 

Muhterem Dostlar!Bu sohbetleri şahıslara bağlamak verimli olmaz, insanları etkilemez. Sohbetleri ilhama, Hakk’a bağlarsak, kıymetine, zevk u safasına paha olmaz.Aşkımın ateşine derece koyamazsınİlâhî aşk öyle bir ateş ki… Yakar, yıkar, dağları, taşları eritir. Nispet varlıkları, benlikleri yok eder kökünden. Gönlümün baharına hiç engel olamazsınO zaman gönülde bahar havası eser. Gönülde öyle tecellîler olur ki gönlün baharına, aşkına, zevkine, muhabbetine hiçbir şey engel olamaz. Öyle bahar olur ki aman Allah’ım! Güller, çiçekler, lâle, sümbüller açar. Gönül öyle mânâlar saçar ki o baharın gönülde tecellî etmesi, sâlikini sonsuz mânâlara sevk eder. Çünkü gönüldeki gayriyet, benlikler, varlıklar yıkılmış, tarümar olmuş. Aşk ateşi bunları kökünden yıkmış, atmış. Uzaklarda ararsan can içre bulamazsınEğer sevgiliyi uzaklarda arıyorsan, can içre bulamazsın. Uzak değil çok yakınsın. Gönlün baharı gelmiş. Donlar, buzlar erimiş. Varlık ilân edilmiş. Hak varını izhar etmiş. Sevgilinin sohbetine gönül verenleriz. Sevgilinin sohbetine gönül verenler, gönülde Mevlâyı bulanlardır. O kişi ki fenâ-yı tamda bekâya ermiş, Hakk’ı diyet etmiş, sevgilinin sevgisine mazhar olmuş, sohbetine gönül vermiş. Dikkat edelim! Kulak verenler değil; gönül verenler! Gönülde Mevlâyı hakim edenler! Canda cânanla buluşup bilişip sevişenler! Miracınız mübarek olsun!..Dikkat edelim can dostlar! Hak dostlar, tevhide dahil olup bütün müşkilâtları hâllediyorlar. Sırat, mizandan geçiyorlar. Görerek, yaşayarak şahadet veriyorlar. Hak dostlar, yarınlara hiç iş bırakmıyorlar. Hâlde tevhid ederek, şahadet sırrına eriyorlar. “Canım bu nasıl olur?” deme. İtiraz etme bize. Gavs-ı Âzam Pîr Seyyid Muhammed Nur’un bize ikram, ihsan ettiği ilm-i tevhid, ilm-i Ledün, açık seçik Melâmet’tir. Kurtulup şüphe i şirk-i hafiden bulduk emanKorkma Fehmi var iken ol Mustafa SultanımızCanda cânanla buluşup bilişip sevişmek, ilm-i Ledünde, hikmet ve mânâ ilmindedir. Bu ilme gönül verenler Pîrimizin mensuplarıdır. Pîrimiz ederse kabulOlursun indallah makbulYıkma sakın hiçbir gönülGönüldedir zevk u safa Bu dava, gönül erlerinin davası. Bu dava Hak’ta yok olup Hak’la var olanların davası. Bu dava, tenezzül tevâzuyla Hakk’a kul olanların davasıdır. Bu kutsî davaya dünya ukba pazarından geçmeyenler giremezler. Bunu anlayıp zevk edemezler. Onlara da ihsan eylesin Mevlâ.Sevgili Dostlar!Hak mürşidin yolunda, telkinininde hiç gayriyet yok. Gelin, siz-biz diyerek ayrıcalık yapmayalım. Gelin Dostlar! Sevişelim, candan içre kaynaşalım. Neyimizden uzak duruyorsunuz? Fenâ-yı tamda bulduk bekâyı. Kelâm-ı Hak’la sohbet ederiz. Kelâm-ı Hak’la “buyurun!” deriz. Davetimiz mutlaktandır, Hak’tandır. “Ne var Melâmet’te?” dersen vallahi üzülürüm. Ne yok ki Melâmet’te!.. Melâmîdir evliya Dahi nice enbiyaHem cihar-ı bâsafa Kendine gel hey kendine.Geyemiz canda cânanla buluşmak. Bilişip sevişmek. Zikri ehlinden alarak, telkin üzerine Allah demek. Bu zikir canda cânanla buluşmayı sağlar. Tende mih- manla hedefe doğru gider. Önderimiz, Hz. Sıddık’ımız: “Ya Rab! Benim vücudumu o kadar büyük yap ki cehennem benimle dolsun.” buyuruyor. Sıddîkiyet makamının sahibi. Rahme- tenli’l-Âlemin’in mazharı. Biz de bu zat-ı muhteremlerin himmet ve lütuflarıyla, sıddîkiyetle davet ediyoruz: Gelin bize! Gelin bize!Hz. Ömer gibi farkıyetle davet ediyoruz: Gelin bize! Gelin bize!İki nur sahibi olan, Cem’le Hazretü’l-Cem’i cem eden Kavseyn sahibi Hz. Osman gibi davet ediyoruz: Gelin bize, Gelin bize!İlmin şehrinin kapısı olan, Ene nâtıkü’l–Kur’an “Ben Konuşan Kur’an’ım!” buyuran, kötülük edene iyilik eden Keremallahu Veche, Hz. Ali lisanıyla davet ediyoruz: Gelin bize! Gelin bize!Canım kaşını çatıp da “Ne var sizde?” diye sorma bana. Hak mürşidin himmetiyle ne yok ki bizde… Lütfen elimizi vicdanımıza koyarak okuyalım ve tefekkür edelim. Hak mürşidim tevbe-yi Nasuh verdirdi. Zikri talim etti. Suskun diller, Allah dedi. Şirk fiilimi aldı, fiilullahı ihsan etti. Fâil-i Hakikiyi tanıttı. Lâ fâile illallah râbıtası verdi. Hâlâ soruyor musun: “Ne var sizde?”Nispet sıfattan sıfatullaha mazhar kıldı. Şirk olan sıfatlarımızı kaldırdı. Gerçek mevsufu bildirdi. Lâ mevsûfe illallah dedirtti. Allah aşkına dinle ve sorma: “Ne var sizde?”Gerçek Melâmet’in sırrına erenlerde, fenâ-yı zattan tecellî-yi zata geçme vardır. Men aref sırrına erdirdi de bulan bilen, hâlini yaşayanlardan etti. Münezzehte veya gökte sandığımızı gönüle getirdi. Lâ mevcûde illallah râbıtasının hâlini yaşattı. Çok şükür! Yine mi soruyorsun: “Ne var sizde?”Hak mürşidim söyler: Zat-ı Hakk’ı anla zatındır seninHem sıfatı hep sıfatındır seninSen seni bilmek necatındır seninGayre bakma sende iste sende bul yahu A canım, sen nasılsan, ben de öyleyim. Aramızda bir fark mı var! Sakın ha, kırılma bana, gönül koyma! Ben istiyorum, sen olayım. Seni ben yapayım. Candan içre birbirimizle sevişelim; halka-yı zikirde, tevbe-yi Nasuh- ta. O tevbe ki seyyiatı hasenâta çevirir, cezayı mükâfat eder. Kahrı lütfa, nârı nura döndürür. Hakk’ı istersen yürü insana bakHak yüzü insan yüzünden görünürYâni halkı seven Hakk’ı sever. İnsanları sevmek, hoşgörülü, tatlı dilli olmak, hülâsa insana hizmet etmek ne güzel!Âyet-i kerîmede: “Müminler kardeştirler. Aralarında bir sürtüşme, bir çekişme olursa, onu sulh ediniz.”[1] Bu kardeşlik, anne baba kardeşliği değil, mümin kardeşlik. Allah ve Resûlü’nde kardeş olmak. Ulu Yaratanım! İslâm’ı bulduk, bildik. İslâm’ı yaşamak nasip et bize. İslâm üzerine doğduk. İslâmiyeti yaşamak, İslâm olarak da ölmeyi ve bekâ âlemine bir sabah güneşi gibi doğmayı bize nasip et. Zandan, evhamdan, şüpheden bütün ihvanımızı ve bizleri koru. Muhteremler!Bilir misiniz canım ne ister?!. Canım ister ki sorgu suâl meleklerinin suâllerine şimdiden cevap verelim. Rabbim Allah, dinim İslâm, kitabım Kur’an-ı Kerîm. Peygamberim; peygamberler peygamberi, iki cihanın serveri, Hatemü’l-Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (s.a.)Bu sorulara cevap vermek, kişiyi sırattan, mizandan, muhasebeden, muhakemeden geçirir. Bana soruyorsan “Ne cesaretle bunları söylüyorsun?”Hak dost diyor ki:Vermeyecek onlar hesapGeçmeyecek onlar sıratDünyada verdiler hesapHep gördüğü dîdar, hep cemâl olur. Hak dostlar bize öyle ışık tuttular ki ne hikmetli ne mânidar sözler söylediler. Bizler o zat-ı muhteremlerin bendeleriyiz. Yolundan, izinden giden dervişleriyiz. Allah bize çok çok iyilikler versin. Aşk, muhabbet versin. Âşıklık, sâdıklık, âriflik rehberimiz olsun inşallah.

Selâm, sevgi ve dualarımla Allah’a emânet olunuz!

kaynak; 

http://www.tasavvufdernegi.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=130

27
May
07

Reha Yeprem Taif Veda Hutbesi Klip Şiir


27
May
07

Mevlana Celaleddin Rumi seyreyle gönül





İlahiaşk

Blog İstatistiklerim...@

  • 876.050 hits

Hatırlatıcı Notlar

 

 

İlahi Aşk Yolculuğu

İlahi Aşk Yolculuğu kitabımızın Kitapyurdunda da satışları başlamıştır.

İmam-ı Gazali

İmam-ı Gazali son nefeste iman üzere ölmek için aşağıdaki duanın sabah namazlarının sünneti ile farzı arasında okunmasının tavsiye etmiştir Bismillahirrahmanirrahim " Ya hayyü ya kayyumü ya bedias semavati vel erdı ya zel celali vel ikram" Allahümme inni es'elüke en tuhyiye kalbi bi nuri ma'-rifetike ebeden ya allahü ya allahü ya allahü ya rahmanü ya rahıymü bi rahmetike ya erhamer rahımiyn"

Yaşam Koçu Mihrican Ulupınar

Yaşam Koçu Mihrican Ulupınar

Yaşam Koçluğu
Hayatında denge problemi yaşayan,
kişiliğinde, aile ilişkilerinde, ebeveynliğinde, sosyal ilişkilerinde, eğitiminde, ruhsal dünyasında kendini geliştirmek ve problemlerini çözümlemek, hedeflerine bilinçli yol almak için deneyimli bir rehbere ihtiyaç duyan, bayan danışanlara yardımcı olmak için buradayım. Saygılarımla.

@Hakkımda…@

15 Kasım 1971/26 Ramazan 1391 Niğde Değirmenli Kasabası doğumluyum.

1977' den itibaren Eğitim hayatımı İstanbul’da tamamladım.

Halen Dünyanın incisi İstanbul’da ikamet etmekteyim.

Biz Mevlamızın İlahiaşkının Hamallarıyız

Tek derdimiz; Mevlamızın Hakiki Kullarından Olabilmek ve Rızasını Kazanabilmek…

Terk-i dünya/ Terk-i Ukba/ Terk-i Terk/ Hiçlik/ Aşk-ı Deryada damla / Kulluk...

Dileğimiz; Son Nefesimizde Şeb-i Arusu yaşayabilmek ve Cennette Cemalullah’ ı müşahade edebilmektir…

Saygı, Sevgi ve Hürmetlerimle…

Mihrican Uymaz Ulupınar

mihricanulupinar@gmail.com

Mayıs 2007
P S Ç P C C P
« Nis   Haz »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

@Son Yorumlarım@

için fakraczi
için fakraczi

Hoş Geldiniz :)

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

Diğer 785 takipçiye katılın

Follow Ebedi Sevgiliye Doğru on WordPress.com

Twitter Sayfama hoş geldiniz.

Reklamlar