Eylül 2007 için arşiv

30
Eyl
07

Aşk hak edenin olmalı…


Reklamlar
30
Eyl
07

Çaydanlık ve Bardak…


ÇAYDANLIK VE BARDAK

Erkin Vahidov

Ne kadar kibirli dursa da
Bardağın önünde eğilir çaydanlık.
Öyleyse bu büyüklenme niye?
Bu kibir, bu gurur niçin?
Mütevazi ol, hatta bir adım bile
Geçme gurur kapısından.
Bardağı insan bunun için
Öper daima alnından…

25
Eyl
07

ŞEMS’İN GÖZÜYLE MEVLÂNÂ


ŞEMS’İN GÖZÜYLE MEVLÂNÂ

 

Tarık Velioğlu

tarikvelioglu@yahoo.com

  

ŞEMS’İN GÖZÜYLE MEVLÂNÂ

 

Kendi Dünyasında Yapayalnız

Şems-i Tebrizî, Tebrizli bir güneş. Yapayalnız bir Allah eri. Gençliğinde kendisini anlayabilen kimse bulamamış etrafında, İlâhî marifeti, ulvî sırları paylaşabileceği bir dosta kavuşamamış. Kendisine kulak verelim: “Dost bir tarafa, babam bile beni anlamamıştı. Kendi dünyamda yapayalnızdım.” [1] Devam ediyor sırlı veli: “Kendi şehrimde bile gariptim, babam bana bir yabancı. Gönlüm ondan ürküyordu, öyle sanıyorum ki üstüme gelecek; bana güzellikle söz söylerken bile beni dövecek, evden kovacak sanıyordum. Ve diyordum ki kendi kendime: ‘Eğer benim manevî varlığım, onun mânasından doğmuş olsaydı, gerekirdi ki bendeki mâna onun yavrusu olsun; onunla uyuşsun. Kümes tavuğunun altına konmuş bir kaz yumurtasıydım sanki. (Bunları düşündükçe) gözlerimden yaşlar boşanırdı.” [2]

Çevresindeki insanlardan hep daha farklıydı, kimse derdini anlayamıyordu: “Çocukluğumda bana hep neden hep tasalısın?’ diyorlardı; ‘Sana elbise mi lazım, yoksa paran mı yok?’ ‘Keşke’ derdim, ‘üstümdeki elbisemi de alsalar’”.[3]

 

Şems-i Tebrizî, önceleri Ebu Bekr Tebrîzî-i Sellebâf adlı bir zata mürid olmuş, onun gözetiminde seyr ü sülûkunü tamamlamıştı. Ancak Allah vergisi üstün yaratılışı, idrâk ve kavrayış kuvveti, gönlündeki doymak bilmez manevî açlık sürekli bir arayış içine itmişti onu. Kalıplara sığmayan, coşkun tabiatı, onu bir şeyhlik-müritlik içerisinde tutamazdı. Suyu pınarın kaynağından içmek istiyordu. Diyordu ki: “Herkes şeyhinden bahseder. Bizeyse rüyada bizzat Resulullah aleyhisselam hırka giydirdi. Fakat öyle iki günde eskiyip yıpranan, yırtılıp giden, külhanlara atılan hırkadan değil, sohbet hırkası. Öyle anlayışa sığacak sohbet de değil, öylesine bir sohbet ki ne dünü var, ne bugünü, ne de yarını. Aşkın dünle, bugünle ne işi var ki?” [4]

 Seyahate koyuldu, yeryüzünü dolaştı. Bütün iklimleri birkaç defa dolaştığı rivayet edildi. Birçok veliler gördü; kutuplar, efrâd, evtâd ile karşılaştı. Dünya şeyhlerini kendisine mürid yaptığı söylendi sonraları. Ruhunun aynasını, kalbindeki sırrı açacak kilidi arıyordu.

Gittiği heryerde bir hana inerdi Şems. Hep kara bir keçe giyerdi. Dünyayı dolaştıktan sonra Bağdat’a geldi. Orada büyük âriflerden Evhadüddin Kirmânî ile karşılaştı. “Ne ile meşgulsün?” diye sordu ona, “Ay’ı leğendeki suda görüyorum.” cevabını aldı; yani “dünyadaki çeşitli güzelliklerde, mutlak güzelliği arıyorum” demek istedi. Şems bunun üzerine şöyle dedi: “Boynunda çıban yoksa, niçin başını kaldırıp onu gökte görmüyorsun?” Evhadüddin: “Bugünden itibaren sana tâbi olmak, ne dersen onu yapmak istiyorum.” dedi. Şems, tıpkı yüzyıllar önce Hızır’ın Hz. Musa’ya dediği gibi: “Sen benim arkadaşlığıma tahammül edemezsin.” diye cevap verdi ve yoluna devam etti. [5]

Şems anlatıyor: “Yüce Allah’a yalvardım: ‘Beni sohbet edebileceğim bir Allah eri ile buluştur.’ Rüyada dediler ki: ‘Seni bir Allah dostuyla görüştüreceğiz.’ Sordum: ‘Nerededir?’ Ertesi gece tekrar rüyamda, ‘Anadolu’da’ diye cevap verdiler. Aradan bir müddet geçtikten sonra Mevlânâ’yı gördüm ama dediler ki: ‘Henüz buluşma zamanı gelmedi, her işin bir zamanı, vakt-i merhûnu var.’” [6] Demek ki Mevlânâ ile buluşmalarından bir süre önce Şems Mevlânâ’yı görmüş, ama buluşma zamanlarının gelmediğini anlamış olmalı.

 

“Bende Kimsenin Görmediği Şeyi Mevlânâ Gördü”

Mevlânâ ile buluştuktan sonra bütün o huzursuzlukları, arayışları, yerini mutlak bir huzura bırakmıştı. İçinde kimsenin anlayamadığı o mânayı Mevlânâ anlamıştı. Sultan Veled anlatıyor: “Bir gün Şems-i Tebrizî babama şöyle diyordu: ‘Benim Tebriz’de Ebu Bekr adında bir şeyhim vardı. Sepet örer, onunla geçinirdi. Bütün velâyetleri ondan aldım. Fakat bende öyle bir şey vardı ki, şeyhim görmemişti onu. Kimse de görmemişti ya zaten. İşte o şeyi, şimdi Hudâvendigârım Mevlânâ gördü.’” [7]

Çok Allah dostu gördü Şems, ama hiçbirinde Mevlânâ’da bulduğunu bulamadı: “Birçok erenleri içten severim ve onlara olan sevgimi pek belli etmem. Birkaç kişiye içimdeki sevgiyi dışarıya vurdum, onlar benimle beraber iken sohbetimi ve beni anlayamadılar. Dostluk bozulmasın diye kusuru hep kendime yükledim. Ama sevgimi Mevlânâ’ya açınca arttı ve hiç eksilmedi.” [8]

Şems, Mevlânâ’nın kendisine karşı olan muhabbetini ve ilgisini daima takdirde andı, o sevgiyi başka hiçbir yerde göremedi: “Bana ne babam, ne anam, onun gösterdiği ilgiyi gösterdi. O benim sözlerimi en hoş biçimde söyler. O, benim kendisine yapmadığım iyilikleri yapmıştır.” [9]

Mevlânâ sevgisi öyle bir şeydi ki, her türlü yorgunluğa, sıkıntıya değerdi. İhtiyar Şems Mevlânâ’ya hitaben diyor ki: “İki yıldır yol yorgunluğu çekiyorum, ağrılarım var hâlâ geçmedi. Şimdi tekrar Konya’dayım, ağrılarım da arttı. Bu şehri altınla doldursalar da bu çektiğim zahmetlere değmez. Ama senin bu sevgin var ya, o buraya çekiyor.” [10]

 

Şems için maksat hal ehli, birbirini anlayan iki dostun kavuşmasıdır, gerisi lâf ü güzaftır: “Bu iki cihanın yaratılma gâyesi iki dostun kavuşmasıdır. Bu iki dost Allah için gösterişten, her türlü hevesten uzak yüzyüze gelmeli. Ekmek, fırın, kasap gibi [dünyevi] gaileler olmamalı. Şimdi Mevlânâ’nın huzurunda öyle mutluyum ki!” [11]

 

Şems mi Mevlânâ’nın mürşidiydi, Mevlânâ mı Şems’in? Hakikat şu ki, iki güneş birbirine ayine oldu. Şems ne diyor kulak verelim: “Mevlânâ’ya geldiğimde ilk şartım ona şeyhlik etmemekti çünkü Mevlânâ’ya şeyhlik yapacak kişiyi Allah henüz yeryüzüne göndermedi. O da insan olamaz. Ben de müritlik yapacak nitelikte değilim, o hal kalmadı bende artık.” [12]

“Bana yaraşan, zâhirde bizim hayatımızdaki dostluk ve kardeşlik hangi yolda ise onu korumaktır. Yoksa şeyhlik müridlik gibi ilişkiler hoşuma gitmez…” [13]

 

Şems coşkun bir ânında söylüyor: “Hoş söylerim, neşeli söylerim. İçimde aydınlık var, ışık var. Kaynayan bir su gibi içten içe coşuyordum. Mevlânâ’nın varlığı bana ulaştı ve bu su akmaya başladı; gürül gürül, taze, âb-ı zülâl gibi.” [14] 

Şems diyor ki: “Güneşin yüzü Mevlânâ’ya dönüktür. Çünkü Mevlânâ’nın da yüzü güneşe yönelmiştir.” [15]

Şems Mevlânâ hakkında uzun ömür duaları ediyor: “Ben ‘Yüce Allah Mevlânâ’ya uzun ömürler versin’ diyeyim, sen de ‘âmin’ deyiver. Allah onu bize, bizi de ona bağışlasın.” [16]

“Allah Mevlânâ’ya uzun ömürler versin; o kadar uzun ömürler versin ki, sonsuz gibi olan uzun ve mutlu bir yaşantı olsun onun hayatı.” [17]

 

Şems için Mevlânâ biriciktir; dünya bir yana o diğer yanadır. Bir toplantıda birine şöyle diyor: “Eğer sen vefalı bir dost bulmadınsa, ben Mevlânâ’yı buldum.” Sonra yüzünü Mevlânâ’ya çeviriyor: “Sen dünyaya tek geldin ve bütün insanlar arasında meydandan topu kaptın, hepsini geçtin, bütün dünyayı aşkınla sarhoşa döndürdün.” [18]

Mevlânâ gerçek bir Peygamber vârisidir: “Kim peygamberleri görmek isterse Mevlânâ’ya baksın. Peygamberlerin hal ve hareketleri ondadır. Eğer ‘Alimler peygamberlerin varisleridir’ sözünün anlamını bilmek istiyorsan, git Mevlânâ’yı gör!” [19]

 

Şems, Mevlânâ’yı o denli sahiplenmişti ki, herkesi onunla görüştürmüyordu. Medrese hücresinin kapısı önünde oturur, Mevlânâ’yı soranlara: “Mevlânâ’yı sana göstermem için ne getirdin? Şükrane olarak ne vereceksin” diye sorardı. Bir gün münasebetsizin biri: “Sen ne getirdin ki bizden bir şey istiyorsun?” dedi. Şems: “Ben kendimi getirdim, başımı onun yoluna feda ettim” diye cevap verdi. [20]

 

Şems halkın dedikodularından bunalıp Konya’yı terkedip Şam’a gittikten sonra, Sultan Veled onu Konya’ya geri getirmek için yola koyulmuştu. Şam’da Şems’i bulunca ona diller döktü, babasının ona öğrettiği güzel sözleri söyledi. Şems gözünün rahatsızlığını bahane göstermiş, ama Sultan Veled ikna olmamıştı. Gerisini Şems’ten dinleyelim: “O zaman gözümün rahatsızlığından bahsetmiştim; ‘Bu benim elimde değil, gaip âleminden gelen bir engeldir. Siz gidin!’ Bana yalnız Mevlânâ’nın mektubu kâfidir, bana gönderdiği oğlu Sultan Veled dedi ki: ‘Siz olmadan geri dönersem Mevlânâ bana ne der? ‘Behey akılsız! Ben seni gönderdim ki o zatı getiresin. Madem ki sen gittin, onu buldun, sana gözünün ağrıdığını söyledi, o zaman sana yaraşan orada beklemek, ona hizmet etmek, iyice afiyete kavuşuncaya kadar orada kalmaktı.’ demez mi?’ Delikanlının bu sözlerinden anladım ki o güzel bahaneleri ona Mevlânâ öğretmiştir. O sözleri, o alçakgönüllülüğü Mevlânâ öğretmiştir. Bu incelik, bu latif cevaplar hep Mevlânâ’dan kaynaklanıyor, bana gerçekten büyük ilgi göstermiştir.” [21]

Şems’in Mevlânâ sevgisi öyle büyüktü ki, gündüz beraberlik yetmiyor, rüyasında dahi onu görüyor, sohbette bir mesaj vermek isterken söze onu da dahil ediyordu: “Rüyamda gördüm ki Mevlânâ ile birlikte Kur’an’daki şu ayeti okuyorduk: ‘Herşey yok olacaktır, Ancak O’nun vechi müstesna.’” Şems sözünü şöyle bağlıyor: “Yani bu varlıktan geri kalacak bir şey varsa, ancak dostların yüzüdür.” [22]

Şems, Mevlânâ ile aynı şeyleri düşünüyor, aynı şeyleri söylüyor, onun kendininkine aykırı bir görüşü olacağını dahi tasavvur etmeyecek derecede: “Ben konuşurken, söz Mevlânâ’nın sözüdür derim. Her ikimiz de şüphesiz aynı şeyi söyleriz. Sonra hiç hatırıma gelmez ki, Mevlânâ başka bir şey söylesin.” [23]

Mevlânâ’yı hep kendinden üstün görür: “Ben Murad, Mevlânâ ise Murad’ın Muradı olmuştur.” [24]

O varken başka kimseyle yarenlik istemez: “Mevlânâ’dan başka hiç kimse ile konuşmayayım, yalnızca Mevlânâ ile sohbet edeyim.” [25]

Şems’in gözünde, Mevlânâ’nın kıskançlığı da güzeldir: “Kira Hatun kıskançtır, Mevlânâ da kıskançtır. Ama insanı cennete götüren o kıskançlıktır.” [26] Bir başka mecliste de, bu güzel kıskançlığı şöyle açıyor: “Kıskançlığın iki mânası vardır. Biri insanı cennete götüren kıskançlıktır. Bu, hayır işinde başkalarından geri kalmamak için gösterilen kıskançlıktır…” [27]

Mevlânâ’nın da hazır bulunduğu bir sohbet meclisini şu sözlerle terkeder Şems: “Mevlânâ’nın sohbetinden, onun şerefini omuzlarımda taşıdığım halde ayrılayım, tekrar teşekkürler sunayım…” [28]

Birini övdüğünde, bir meseleyi açtığında Mevlânâ’yı da şahit göstermek, sözüne onu da katmak ister: “…Muhammed Gazâlî özellikle türlü ilimlerde eşsizdi. Yazdığı eserler güneşten daha parlaktır. Bunu Mevlânâ da bilir…” [29]

Şems’e göre Mevlânâ, Şems’in sözünü dahi daha iyi aktarır başkalarına: “Yüce Allah’ın zatına and içerim ki, Mevlânâ eğer benim sözlerimi başkalarına aktarmak istese, benden daha iyi aktarır. Bunu daha güzel nükteler ve mânalarla süsler…” [30]

Mevlânâ’nın iyiliklerini asla unutmaz: “Bir kimse birini gerçekten sevdiğini iddia ederse, ondan delil istenir. O delil ise bağışta bulunmaktır. Nasıl ki Mevlânâ da beni sevdiğini iddia etti, geldiğim zaman binlerce ihsanda bulundu, beni korudu. Bunların hepsini Allah’ın bir lütfu sayarım.” [31]

 

Mevlânâ ile Şems. Böyle bir dostluğu, böyle lâhûtî bir muhabbeti tarih çok az kaydetmiştir şüphesiz.


 


[1] Şems-i Tebrizî, Makâlât, (çev: Nuri Gencosman; 1974-1975) I, 234; Erkan Türkmen, Şems-i Tebrizî’nin Öğretileri, Konya, 2005, 40.

[2] Makâlât, I, 234.

[3] Makâlât, II, 99.

[4] Makâlât; A. Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İstanbul, 1985, 51.

[5] Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, I-II, (çeviren: Tahsin Yazıcı), 1973,  II, 77-78.

 

[6] Makâlât, I, 274; Eflâkî, II, 125-126; William Chittick, Me&Rumi: The Autobiography of Shams-i Tabrizi, 2004, Kentucky-Kanada, 179; Erkan Türkmen, 46.

[7] Eflâkî, II, 123; A. Gölpınarlı, 50.

[8] Erkan Türkmen, 60.

[9] Makâlât, I, 295.

[10] Makâlât, I, 297; Erkan Türkmen, 39.

[11] Makâlât, I, 358; Erkan Türkmen, 48.

[12] W. Chittick, 212; Erkan Türkmen, 62.

[13] Makâlât, I, 151.

[14] Erkan Türkmen, 63.

[15] Makâlât, I, 174; II, 31.

[16] Makâlât, I, 186.

[17] Makâlât, I, 298.

[18] Eflâkî, I, 322.

[19] Eflâkî, I, 308-309.

[20] Eflâkî, II, 125.

[21] Makâlât, I, 201

[22] Makâlât, I, 279.

[23] Makâlât, I, 294.

[24] Makâlât, I, 295.

[25] Makâlât, I, 233.

[26] Makâlât, I, 305.

[27] Makâlât, I, 305.

[28] Makâlât, 305.

[29] Makâlât, I, 308.

[30] Makâlât, I, 308.

[31] Makâlât, 262.

25
Eyl
07

MESNEVİDEN CEVHER BEYİTLER


MESNEVİDEN CEVHER BEYİTLER

 

1

Hem hayvansın hem melek:

Tâ be-ten hayvan be-câni ez-melek

Tâ revî hem ber-zemin hem ber-felek 2/3814

 

Ey insan,ne tuhaf bir varlıksın sen. Zıtlıklar sende birleşmiş. Hayvan da melek de yerinde sabit ama sen bunları nefsinde cem etmiş ten hayvanıyla can meleğini bir araya getirmişsin.. Bu yüzden hem göğe mensupsun hem yere .Bu ikili yapını bil ve ona göre dikkatli davran.. Ta ki tenin canına diş geçirmesin, kötülük iyiliğine baş eğdirmesin. Gökler dururken bürtü böcek gibi toprağın altını vatan edinme.

2

Eşek misin İsa mı:

İsîye bak rağbet-i har eyleme

Tab’ını akl üzre server eyleme (2/1871)
 

Eşek de sensin, eşeğe binen de. Eşek senin maddi varlığın, yontulmamış tabiatındır. O eşeği sürüp götüren aklın ve ruhun ise İsaya benzer. Sen İsaya değer ver, eşeğe değil. Eşeğe benzeyen tabiatını akıl İsasının üzerine çıkarma. Bırak bedenin ruhuna hizmet etsin, ulvi gayelerin peşinde yorulsun. Yakışığı kölenin şaha hizmetidir, şahın köleye değil.

 

3

Sen bu libas değilsin:

Bil ki oldu rûha ten gûyâ libâs

Bî-libâs ol lâbisi kıl iltibâs 3/1616

 

Sen insan bedenini insanın kendisi sanmadasın. Oysa bu beden ruhun elbisesinden başka nedir ki? Hiç insanın değeri giydiği elbiseyle ölçülür mü? Değer ya da değersizlik onun ruhuyla ilgildir, bedeniyle değil. O halde sen gözünü ten elbisesinden çek de o libasın içindekine dikkat et. Şekle değil manaya bak.Eğer şekilce benzerlik insan olmaya yetseydi iyi de kötü de bir olurdu.

 

4-5

Sen devesin akıl deveci:

Akl-ı tu hemçün şütürbân tu şütür

Mîküşâned her taraf der-hükm-i mur

Akl-i aklend evliyâ vü enbiyâ

Ber-misâl-i üştürân tâ-intihâ 1/2597

 

Deve yük taşımakta güçlüdür ama kendi başına iş göremez. Her devenin başında bir sahibi vardır. Devenin de gözü var ama o kendi gözünü bırakır sahibinin gözünü göz edinir. Deve kendi aklını ve isteğini sahibinin aklına ve isteğine kurban etmiştir.Kendi istediği yere değil çekildiği tarafa gider. Sen de tence deve gibisin, aklınsa deveci. Akıl tenini her tarafa çeker, durur.Sen tenine değil aklına uy. Nebi ve kamil velilerse aklın aklıdırlar; bütün diğer akılları bir deve katarı gibi çekip götürürler. Akıllılık daha üstün akla uymaktır,kendi aklına değil.

6

Kamil ve hamın eli:

Kâmilî ger hâk gired zer şeved

Nâkıs er zer bürd hâkister şeved 1/1674
 

Hamla olgunun bir farkı eldeki imkanı kullanış biçimidir. Olgun kişi toprağı ellese altın kesilir. O kötülükten bile iyilik çıkarır, imkansızlığı imkana çevirir. Leşin kokusunu duymaz da parlayan dişlerine hayran olur. Güneş gibi çiği pişirir, misk gibi yaklaşanı kokular. Nasipsiz hamın elindeyse altın bile küle döner. Kendi yumsuzluğunu çevresine de bulaştırır,düşerken başkalarını da düşürür. Değer bilmediği için altın değerindeki insanlar onun yanında geçmez mangıra döner, hor ve hakir duruma düşerler.

7

Şeker ekmek olur mu:

Ger şekerler olsa şekl-i kurs-ı nân

Nan değil ta’mı şekerdir bî-gümân 1/2980

 

Dış benzerliği iç benzerliği demek değil. Nasıl ki şekeri ekmek şekline de soksan tadı ekmek değil yine şekerdir. Yediğin şeyin şeker mi ekmek olduğunu bilmek için tatmak lazım. Gözün tatmadan yana nasibi yok çünkü. O halde kalıbı şekere benzeyen her adamı da şeker sanma. Bu dünya elbisesiz adamlar ve adamsız elbiselerle doludur.

8

Balık resmi su içer mi:

Nakş-ı mâhîra çi deryâ vü çi hâk

Reng-i Hindûra çi sabûn u çi zâk 1/2866

 

Canlı balık için deniz hayat kara ölümdür. Ama kağıda bir balık resmi yapsan onun ne denizden haberi olur, ne karadan. Bunların benzerliği sadece şekilden ibarettir. İnsanların kimisi de yalnız kalıp insanıdır. Dışardan bakınca onların gözü kulağı, dili dudağı var sanırsın. Gerçekteyse kalıbın burnu yoktur ki iyilikten bir koku alsın, kulağı ve gözü yoktur ki hayırlı sözleri işitsin, güzeli görsün. Yüzü kara zenciye sabun da bir kara boya da. Gerçek zenci ise gönül zencisidir. O gönlün terazisi kırıktır; bu yüzden iyilikle kötülüğün farkını tartamaz.

9-10

Gündüz mumu kim yakar:

Rûz-ı Rûşen her ki o cûyed çerâğ

Ayn cesten kûriyeş dâred belâğ (3/2733)

Kim çerağ isterse gündüzde ayan

Ol talep kör olduğun eyler beyan
 

Güneş ortalığı aydınlatmışken mum yakmaya kalkmak ortalığa“ben körüm” diye bağırmaktan başka nedir . Güneşin parlaklığından yarasaya ne fayda. O körlüğü kendine değil güneşe hamletmeye kalkar. Ey vahiy güneşi doğmuşken akıl mumuyla aydınlanmaya kalkan yarasa tabiatlı ! Güneşin ışığında kusur yok; kusur senin gözlerinde. Hz.Mevlana’nın ifadesiyle senin güneşten anladığın ısıdan ibaret:

Ger şu’â-ı âfitab pür zi-nûr

Gayr-ı germî mî-neyâbed çeşm-i kûr 3/4263

Güneşin par par parlayan ışığıyla bütün alem dolup taşsa körün gözün bundan bir nasibi yok. Onun bütün kısmeti sırtına vuran ısıdan ibaret. Güneşin bin bir nimeti var, onu bir mangal mevkiine indirmek caiz mi? Akıl ve idrak körü de böyledir.O değerli bir şeyi kendi idrakine kendi seviyesine indirir de güneşi mangal, altını pul eder. 
 

11

Bu nasıl körlük:

Ey dirîg ol dîde-i kûr u kebûd

Mihri görmez zerreyi eyler şuhûd 3/2770

 

Görmek ve körlük de çeşit çeşittir.Vah yazık o göze ki zerreyi görür de güneşi görmez. Uzaktakini tanır da yakındakini bilmez. Önemsizin farkındadır önemli olandan gafil. Mahluk da halıka göre zerreden bile kemdir. Yaratılmışı görüp yaratanından gafil olmak! İşte gerçek körlük budur.

12

Ucuz alan ucuz verir:

Her ki o erzân hared erzân dehed

Gevherî tıflî be-kurs-ı nân dehed 1/1824

 

Her şeyin değeri ödenen bedel kadardır. Atadan dededen kalan, yolda belde bulunan şeyin değeri olmaz. Zira bir şeyi ucuza alan ucuza verir. Cahil çocuk yolda bulduğu incinin kıymetini ne bilsin. Bu yüzden bir hazine değerindeki o inciyi gider de bir somun ekmeğe değişir. İncinin kıymetini denizin dibine dalan dalgıça,ya da inci satıcısına sor sen. Aslında o çocuk sensin; inci de ata mirası olan dinin. Sen o hazineyi beşiğinde hazır buldun, sahip olduğun şeyin farkında olmayışın bundan.

13

Gerçek altın güneşi özler:

Kalb pehlû mîzened bâ-zer be-şeb

İntizâr-ı rûz mîdâred zeheb 1/3399
 

Gece kalpazanın bahtı sahihin bahtsızlığıdır. Karanlıkta iyiyle kötü, kalp altınla sahici olan kucak kucağadır. Kalp altın ister ki bu gece hiç bitmesin ve foyası ortaya çıkmasın. Saf altınsa gündüze aşıktır.Ta ki bulaşıklık töhmetinden kurtulsun, kadri kıymeti belli olsun.O gece dünyadır gündüzse ahiret. Bu alemde hakla haksızlık, iyilikle kötülük, zulümle adalet iç içe kucak kucağadır. Ama hesap günü kurulacak terazi kimin kaç ayar olduğunu tek tek açıklayacak. O gün altın gibi bir gönül götürenlerin günüdür, gönül kalpazanlarının değil. 
 

14-15

Ayna yalan söyler mi:

Oldu mîzân ile âyine mehek

Anları hizmette çeksen bin emek 1/3654

Ger terazide olaydı meyl-i mâl

Müstakim olamazdı anda vasf-ı hâl 2/579
 

Bin türlü emek harcasan,diller döksen, iltifatlar etsen ne teraziyi ne de aynayı doğruyu söylemekten vazgeçiremezsin. Çirkinsen ayna sana çirkinsin demekten utanmaz. Terazi kaç paralık bir adam olduğunu söylemekten vaz geçmez. Çünkü ne ayna ne de terazi kendisi için tartmaz. Eğer terazide mal sevgisi olsaydı doğru tartamazdı. Sen Peygamber ve veliler de hizmetleri karşısında ücret istemedikleri için o ayna ve o terazi bil. Sana ne söylerlerse candan kabul et.

16

Doğru yerde ara:

Dürrü kıl cevf-i sadefden cüstücû

Fenni kıl ehl-i hırefden cüstücû (5/1062)
 

Akıllı her şeyi bulacağı yerde arar. Binlerce kutular da açsan, inciyi sadef kutusundan başka yerde bulmana imkan yok. O halde ilim ve bilgi incisini de sen o bilgiye sadef olmuş gerçek bilginlerden öğren. Sadefin kapağını kaldırmadıkça boş mu dolu mu olduğunu bilemezsin. Bilgi incisine hamile olan bilginlerin ağzı da sadef gibi mühürlüdür. Sen o mührü kaldır ki inci açığa çıksın.

17

Terazi tartmaz dağı:

Zerre vezn-i kûha eylerse murâd

Kûhdan mîzânın eyler vakf-ı bâd 4/385
 

Hangi terazi dağı tartabilir ki ! Bu işe kalkanın yerinde yeller eser .Ey haddini bilmez akıl terazisi ! Sen kim, Hak ve hakikat dağını tartmak kim. O dağın altına girmeye kalksan ne izin kalır ne tozun. O halde aczini bil haddini aşma. Ziya Paşanın nasihatına uy ve şöyle de:

İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez

Zira ki bu terazi bu kadar sıkleti çekmez

18

Akıl başta değil:

Var mıdır iblisden pîr-i cihân

Çünkü bî-akl o ldu lâ-şeydir hemân 4/2185

Gerçi insan akıl ve bilgisi yılların semeresidir. Bilgi anbarının dolması için nice hasat mevsiminin geçmesi gerek. Saçtaki sakaldaki ak insanın çok şey gördüğüne , tecrübeler ve bilgilerle akıl anbarını doldurduğuna işaret eder. Ne var ki insanın bir şey öğrenmeye niyeti yoksa,akıl anbarının kapılarını sürgülemişse gelip geçen mevsimler ve mahsuller ne yapsın. Nitekim dünyada iblisten daha yaşlısı yok ama o hala ilk günkü kopkoyu küfür ve cehaleti içinde. O halde bilgi ve akılda yaşına layık olmaya bak,saçını sakalını yalancı çıkarma.
 

19

Akıllılık ne demek:

Akl ile bîmâr eder azm-i tabîb

Lîk akl olmaz devâsında musîb 4/3346

 

Akıllı olmak her şeyi bilmek değil, bileni bulabilmektir. Nasıl ki hastanın da aklı kendi sahibini tedavi edemiyor ama onu alıp bir doktora kadar götürüyor.Tedavi etmek doktorun işidir,ama her hasta doktorun yolunu bulmayı da beceremez. O halde sen doktor değilsen de doktorunu bulacak kadar bir akıllılık göster.

20

Kulak ol,dil konuşsun:

Müstemi’ çün teşne vü cûyende şüd

Vâiz er mürde buved gûyende şüd 1/2481

 

Soru ve cevap bir alışveriş, bir arz-talep meselesidir. Zira marifet iltifata tabidir ve müşterisi yoksa meta zayidir. Hatibi konuşturan dinleyicinin aşkı, şevki,arzusudur. Memedeki süt bile elin maharetine göre artar eksilir, ağız kulağa göre laf yapar. Dinleyen istekli olursa ölü vaiz bile bülbül kesilir de inciler saçmaya başlar. O halde iyi şeylere karşı baştan ayağa kulak kesil ki hikmetin dili kurumasın.

21

Ey gölge avcısı:

Sâye-i murgî girifte merd-i saht

Murg hayran geşte ber-şâh-ı dıraht 1/2911

 

Her şeyin bir hakikati bir de gölgesi vardır Kuş başka kuşun gölgesi başkadır.. Gölge yerdedir gerçeği gökte. Ahmak yerdeki kuşun gölgesini kavramış kuşu

tuttuğunu sanmakta. Ağacın tepesindeki kuş ise onun bu komik haline şaşmada. A şaşkın dünya avcısı! Ömrünü gölge peşinde seğirterek harcayan o avcı senden başkası değil. Meyveli dal dışarıda, sense mağara duvarına akseden gölgesinden meyve devşirmeye çalışmadasın. O gölge bu dünyadır,ahiret ise dalın gerçeği. Gölgenin amacı gerçeği hatırlatmaktır. O halde sen de gölgeyi bırak aslına bak.

22

Muma ihtiyacın yok:

Bî-çerâgî çün dehed o rûşenî

Ger çerâget şüd çi efgân mikünî 3/1384
 

Amaç aydınlanmaktır,mum değil. Mum bu işe vasıta olduğu için değerlidir. Cenab-ı Hak

isterse ışığını mumsuz, nimetini vesilesiz de gönderir. O zaman mumsuz aydınlanır, yemeden doyar, içmeden kanarsın. Allah sana gönlünde doğan koca bir güneş vermişken sen dışarıdaki mumunun söndüğüne üzülme. Say ki mangırını düşürdün, parlak bir altın buldun; kirli külahını yel kaptı ama başına cevherli bir taç kondurdular. O halde sevin.

23

Aslan sofrasında aç kalmazsın:

Eksik olmaz şîr bezminde kebâp

Rûbeh-âsâ cîfeye etme şitâb 3/2252

 

Ey tilki tabiatlı. Sen bir aslan sofrasındasın.Aslan sofrasında kebap eksik olur mu hiç?Aslanın pençesinden hangi av kurtulmuş ki sen aç kalasın. Hem o sofradasın hem de gözün dışarıda bir leş aramada. Bu sofra sahibine saygısızlıktır. Eğer kebap beklemeye sabrın yoksa bari sofradan kalk git de aslanı da töhmet altında bırakma.

24

Kendimden nereye kaçayım:

Benki hasmem hem yine bende-gürîz

Tâ ebed olmakda kârım hîz hîz 5/675

 

Bir düşmanı olan ondan kaçıp uzaklaşınca kurtulur. Ama benim halim bir değişik: Zira kaçan da benim kovalayan da. Ben kendi kendime hasm olmuş,kendi yolumu kesmişim. Bir yanım iyiliğe koşmakta diğer yanım ona çelme takmakta. Ne denizlerin dibine dalmak, ne göklere çıkmak beni paklar. İnsan kendi kendisinden nasıl kaçar, gölgesinden nasıl kurtulur. O halde kendimi ıslah etmediğim takdirde bu kaçıp kovalamadan ta kıyamete kadar bana kurtuluş yok.

25

Mührü çaldırma,aman:

Kalbin oldu hâtemin ol hûşyâr

Tâ senin div etmesin mührün şikâr 4/1171

 

Hz. Süleymanın mührü üzerindeki yazının hürmetiyle her kapıyı açan bir güç ve kudret kazanmıştı. Aynı yazıyı yazarsan senin kalbin de Süleymanın mührüne döner. Dünyada da ahirette de geçer akçe o mühürdür. Aman dikkat et ve mührün üstüne titre. Eğer kalbini şeytana kaptırırsan, yüzüğünü çaldıran Süleyman gibi ortada kalakalırsın.

26

İkinci doğum:

Çün düvüm bâr âdemizâde bi-zad

Pây-ı hod ber-fark-ı illethâ nihâd 3/3599

 

Bu dünyada herkes bir defa doğar;Hak erleri ise iki defa.İlk doğum için sebepler vesileler lazım. Anasız babasız doğum olmaz. Lakin bu doğum sanki bir hapishaneye doğmaktır. Bu sebep-sonuç aleminde insanı iç içe kuşatan binbir kafes vardır. Sonra bazı Hak erleri maddi alemden yeni bir aleme doğar da bütün bu zaruri bağlardan kurtulur, hepsini ayaklarının altına alırlar. Aslında bu ikinci doğuş Yunusun :”Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası”diye tarif ettiği daimi bir doğuştur. Doğuşun gerçekleştiği aşıkların gönlü bir süt gölüdür. Bu yeni alem çekişmelerden, zıtlıklardan uzaktır;orada güller solmaz, bülbüller susmaz,baharlar kışa dönmez. Bu ikinci doğuştan sonra kişinin eski kimliğinden geriye sadece bir gölge kalır.

27-28

Güneşe is bulaşmaz Ay ışığı kirlenmez:

Dûd-ı külhen key resed der-âfitâb

Çün şeved ankâ şikeste ez- gurâb 2/1463

Nûr-ı mâh âlûde olsun mu ebed

Olsa pertev-güster-i her nîk ü bed 5/1266

 

İyiliğin daima alnı ak aynası parlaktır. Düşkün başkasını da düşürmek, kara başkasına da is çalmak ister. Ama istediği kadar tütsün külhanın dumanından güneşe ne gam. Güneşin alnına kara çalmaya kalkan kendi alnını karartır. Karga istediği kadar arkasından gaklasın,o gak guk sesini Ankanın ruhu bile duymaz. İnsanlar arasında da kimisi güneş gibi kimisi külhan ;anka tabiatlı olan da var karga huylu olan da. Peygamber ve veliler güneş ve anka gibi bütün karalamaların ve ayıplamaların üzerindedir. Işığı mezbelelikte sürünüyor diye ayın kirlendiğini sanma. Ay yücelere taht kurmuş oturmaktadır. Işığını göndermesi onun aczinden değil kereminden, cömertliğindendir. Ay gibi yücelere taht kurmuş Hak erlerinin de düşkün insanlara el uzatmakla eli kirlenmez. Onlar güneş gibi, yağmur gibi, ay gibi insanlara rahmettir.

29-30

Doğru ol menzile var:

Lâzım oldu kavse tîr-i müstakîm

Menzil almaz şüphe yok sehm-i sakîm

Müstakim ol tîrveş hatta kemân

Eyleye îsâl-i menzil bî-gümân 1/1443-44

 

Yaya düzgün ok lazımdır. Yay ne kadar güçlü çekilirse çekilsin düz olmayan ok uzağa gidemez. O halde ey Hak yolunun yolcusu !Sen de niyetinle amelinle bu yolda ok gibi dümdüz ol ! Ta ki üstadın bir yay gibi seni ötelerin ötesine ulaştırsın.

31

Haktan kork ki korksunlar:

Kim ki Hakdan havf ederse bîgüman

Havf eder andan zemîn ü âsümân 1/1485

 

Hak Taala kendisinden korkana öyle bir heybet ve haşmet verir ki yer de ondan korkar, gök de ! Yani Hakdan korkan cümle korkulardan kurtulur. O sığınaktan mahrum olanlara ise çepeçevre alem düşman görünür. 
 

32

Hürmet bulmak istersen:

Kimki hürmet eyleye hürmet bulur

Kand isti’mâl eden lezzet bulur 1/1556

 

Herkes ektiğini biçer, ettiğini bulur.Saygılı olanın hakkı saygı,iyilik yapanın ücreti iyiliktir. Saygı ve iyilik şekerine maden olan dudak nasıl olur da o tattan nasiplenmez!

33

Ey turşu satıcısı:

Türşrû olmak olaydı şükr bes

Sirkeden şâkirter olmaz idi kes 1/1590

 

Ey yüzünü ekşite ekşite şükreden âbid. İbadet ve taat Hakkın nimetlerine şükür ve hoşnutluk ise bu nasıl şükür,nasıl teşekkür.Eğer böyle şükür şükür olsaydı sirkeden daha şükreden kimse bulunmazdı. Ekşi bir suratla selam veren kişiye şairin söylediğin duymadın mı hiç:

Reddeyledik selamını vech-i abusuna

Şükrün belirtisi olarak biraz yüzün gülsün. Yoksa senin de şükrünü alırlar da o ekşi suratına çarparlar.

34

Dilimin ettikleri:

Ey zeban hem berk u hem harmensin ah

Ateşinle harmenim ettin tebâh 1/1767
 

Ey dilim,sen benim hem servetimsin hem felaketim. Beni abad eden de sensin berbad eden de. İyi kullanıldığında harmanımsın kötü kullanıldığında şimşek. Ey kırmızı dil, bir ateş parçası gibi harmanımı yakıp küle çevirdin! Seni tarif için Yunusun şu sözlerinin üstüne söz olmaz:

Söz ola kese savaşı

Söz ola kestire başı

Dem ola ağulu aşı

Yağ ile bal ede bir söz

35

Toprak ol da yeşer:

Bin bahar olsa ne kâbil feyz-i seng

Toprak ol ta güller olsun reng reng 1/1983
 

Bin bahar gelip geçse taşın yeşermesi ne mümkün. Kabahat baharda değil senin kibirle taşlaşmış gönlünde. Sen toprak gibi alçak gönüllü olmaya bak. Gör o zaman o gönül toprağından nasıl renk renk güller açılıyor, baharlar yeşeriyor.

36

Hem kel hem fodul olma:

Zîşt kibr amma fakire zîştter

Kar yağar hem gün soğuk hem câme ter 1/ 2420

 

Kibir çirkindir ama fakirin kibri daha da çirkin. Bu şuna benzer: Karlı ve soğuk bir günde ıslak elbise giymişsin. O halde yama üstüne yama ekleme, kusur üstüne kusur işleme. Kelliğine bir de fodulluk ekleme.
 

37

Havuz ve çeşmeler:

Havza benzer şeh tevâbi’ lüleler

Ab-ı havzı lüleler icrâ eder 1/2923

 

Şah havuz gibidir,memurları ise musluk. İyi kötü havuzda her ne varsa çeşmelerden akan odur.O halde iyiliği de kötülüğü de kurnadan değil havuzdan bilmeli. Beri tarraftan nasıl musluk havuza tabi ise memurlar da idarecilerine bağlıdır. Bu sebeple Dicle kıyısında kurdun kaptığı kuzunun hesabı bile Ömerden sorulur memurdan değil.

38

Kargalar öterse:

Çün şitâda zâğlar pür-cûş olur

Uzlet eyler bülbülân hamûş olur 2/20

 

Her mevsimin ve her iklimin müşterisi başkadır. Bahar bülbüllerin velvelesiyle inler.Kış mevsiminin saltanatı ise kargalara aittir. Karganın sesi yükselince bülbüle de susmak ve bir kenara çekilmek düşer. Yani iyilik iyilikle kötülük kötülükle beraberdir. Bülbül nasıl baharı özlerse iyiler adalete ve güzelliğe aşıktır. Karga tabiatlıların baharı ise kıştır. Biraz hava bulanıp,soğuk rüzgarlar esmeye görsün kenarda köşede saklı kargalar nasıl da birden çoğalır ve bahara lanetler yağdırırlar. Eh,bahar ülkesine bülbül kış harabesine karga yakışır.Senin içinde de bir bahar ve güz var. Kalp bahçeni ihmal etme ki meydan kargalara kalmasın
 

39

Alçaltan yükselme:

Ser-nigûn oldu edip âheng-i zîr

Zann eder kendin ola bâlâ mesîr 4/3729

 

Düşkünlükten düşkünlüğe de fark var. Kimi düşkün kendi durumunun farkındadır.Asıl düşkünlük ise boyuna alçalırken kendisini yükseliyor sanmaktır. Günahkarın günahı gizlemesi di bir meziyettir. Bedbaht ise kendi herzeleriyle övünür ve “ey insanlar, bakın ne güzel boynuzlarım var” diye kepazeliğini cümle aleme yayar.

40

Nereye koşuyorsun:

Niceler bî-câ idüp azm-i sefer

Menzil-i maksûdunu eyler güzer 4/3257

 

Pek çok insan yakında olanı uzakta arar. Hazine eşiğinin altındadır ama hırs ve sabırsızlık onu uzaklara doğru sefere çıkarmıştır.Doktoru hemen yanıbaşında iken o semt semt doktor arar. Okunu vuracağı ava değil vuramayacağına atar. Böylece ömür sermayesini yele verir ve elinde yol yorgunluğu kalır.

41

Suç ipte mi,sende mi:

Merresenra nist cürmî ey anûd

Çün türa sevdâ-yı ser-bâlâ nebud 3/4243

 

Ey gayretsiz heveskar! İşte direk işte ip. Çıkmak istiyorsan durma ipe asıl. Ama sende o gayret yoksa suçu ipin çürüklüğüne direğin yağlı oluşuna bağlama. Anlaşılan sen bir kalpazansın,yükselmeye niyetin ve o yolda akıtacak terin yok ki böyle bahanelere sığınmadasın. Maddi manevi her yükselişi sen böyle bir ip bil. İplerin başı da Allahın kelamı. Ona sarılırsan bu nefs çukurundan çıkarsın.Hala o çukurdaysan bari o ipe bühtanda bulunma da kendi nefsini kına.

42

Sen camını açmazsan:

Nûr-ı tâbândan size yokdur nasib

Beste revzen mâhdan bulsun mu zîb 3/2844
 

Ey nasipsiz! Hem pencereni sımsıkı örtüyor, perdeleri çekiyor hem de ay ışığından nur umuyorsun. Dışarıda dolunay pırıl pırıl olmuş neye yarar. Sen yol vermedikçe o kapından içeriye giremez. Bu dünya gecesinde de iman nuruyla aydınlanmak istiyorsan gönül pencereni Hakka ve hakikata aç, gözünden o örtüyü kaldır. 
 

43-44-45

Dert devaya davettir:

Kanda derd olsa devâ andan ayan

Kanda pestî olsa âb oldu revân 1/1957

Kanda derd olsa devâ anda gider

Kanda fakr olsa nevâ anda gider 3/3232

Doğmadıça tıfl-ı pâkize-dehen

Bestedir pistân-ı mâderde leben 3/3235

 

Sen sanır mısın ki dert kötüdür. Hayır ! Dert devaya bir davetiyedir. Dert ve düşkünlük yer alçağına benzer, deva ise suya. O yüzden nerede dert varsa deva oraya koşar. Neresi alçaksa su oraya akar. O halde derdini sev,ilahi rahmeti celbeden kırıklığını nimet bil..Zira

İlahi yardım ihtiyaca göre tecelli eder. Dertli ol ki o seni iyileştirsin, fakir ol ki doyursun. Görmüyor musun, o ipek ağızlı bebek doğmadıkça annenin memesi kupkuru. Ne zaman ki bebek ağzını açar, Cenab-ı Hak o ağzı beslemeye anne memesini memur eder. Çocuk büyüyüp eli ayağı tutmaya başlayınca ona; madem artık aciz değilsin git de artık ekmek ye derler. Bebek gibi aciz ol, tam bir teslimiyetle Hakka karşı ağzını aç! Ta ki sana sebep memelerinden süt gibi nimetler aksın 
 

http://www.kalbiselim.com/index.php?sf=detay2&id=109

21
Eyl
07

Görmeden aşık olmak


Hiç yüzünü görmeden âşık oldunuz mu birine?Ezelde âşık olmuşum sadece bir isme…” Bu nasıl iştir ?! ” demeyin…Ben de bilmiyorum, ama oldu işte!..Her an şaşılacak işler olmuyor mu yerde ve gökte?..

Bir ismin peşinde koştum durdum yıllarca ümitsizce…

Acaba kimdir, bilir miyim, yüzünü görür müyüm? diye…

Ansızın karşılaşıverdim O’nunla zamanın bir yerinde…

Yer ve gökte ararken Öz’de buldum,

Sen’de ararken Ben’de buldum derler ya,

İşte öylesine…

Meğer ne de güzelmiş O Gül yüzün…

Ey benim nazlı yarim, sevda çiçeğim, aşk bahçem…

Öyle bakma! O bakışın bir hançer, canım Kudret elinde…

Ne yana dönsem, sadece Sen ! Yalnız Sen !

Mecnûnum, aşkından olmuşum bir divâne…

Bir varmış, Bir yokmuş, evvel zaman içinde, zaman hayal içinde

Hani o vakitler çağırmıştın beni, gönülden sessiz ve gizlice ?..

” Çiçeği dalından kim kopardı, seni BEN’den kim ayırdı ?

Ben Gül’üm, sen bülbül, dön gel yine BEN’im ol ! ” diye…

Gelmez miyim Yâr, Belî ! elbette ! elbette !

İşte o gün bir yemin ettim ilâhi aşkımız üstüne…

Sözleştik O Arşın altında BİR’leşmek üzere…

Vakit o vakit, bugün neş’e var, aşk var evimizde…

Düğün dernek kuruldu Gül bahçemizde…

Melekler koşuşuyor bir telaş, pür telaş içinde..

Bir o yana, bir bu yana, hepsi de delicesine…

En güzel ilâhiler söylenirken o yüksek burçlarımda…

Güneş, ay ve yıldızlar raks eder semalarımda…

Bir bir çıkarıp attım o eski elbiselerimi de…

Kuğular gibiyim bembeyaz gelinliğimle…

İnciler taktılar sırma saçımın örgüsüne,

Sürmeler çektiler gözümün kısırdöngüsüne,

Gül suları serptiler aşkınla yanan şu zavallı göğsüme,

Hûriler kan kırmızı bir şerbet verdiler elime,

Taze gül yaprakları da dökülmüş üstüne…Mikâil tatlı bir meltem estiriyor başımda yine…Cebrâil hayretten secde etmiş, çok şaşkın bu işe,Ömründe hiç böyle aşk görmemiş mi ne?!..İşte duyuyorum defler çalınıyor bir yerlerde,Sevdiğim sesleniyor, ” Bir AN’da, ansızın geliver ! ” diye…

Ne duruyorsun İsrâfil, artık şu Sûr’a üfle!

Varsın kıyamet kopsun külliyen alemde, bundan kime ne?

Aşk ile BİR olacağız, kâinat duysun ezelden ebede…

İşiten, gören, bilen herkes dâvetli bu düğüne…

Selâmu aleykum Azrail !

Çok sevindim seni gördüğüme…

Hazırım, gidelim…

Örtün artık şu duvağı yüzüme

21
Eyl
07

Farkında mısınız??


21
Eyl
07

Ey âşık-ı sâdıklar, gelin Allah diyelim





Blog İstatistiklerim...@

  • 871,678 hits

Hatırlatıcı Notlar

 

 

İlahi Aşk Yolculuğu

İlahi Aşk Yolculuğu kitabımızın Kitapyurdunda da satışları başlamıştır.

İmam-ı Gazali

İmam-ı Gazali son nefeste iman üzere ölmek için aşağıdaki duanın sabah namazlarının sünneti ile farzı arasında okunmasının tavsiye etmiştir Bismillahirrahmanirrahim " Ya hayyü ya kayyumü ya bedias semavati vel erdı ya zel celali vel ikram" Allahümme inni es'elüke en tuhyiye kalbi bi nuri ma'-rifetike ebeden ya allahü ya allahü ya allahü ya rahmanü ya rahıymü bi rahmetike ya erhamer rahımiyn"

Yaşam Koçu Mihrican Ulupınar

Yaşam Koçu Mihrican Ulupınar

Yaşam Koçluğu
Hayatında denge problemi yaşayan,
kişiliğinde, aile ilişkilerinde, ebeveynliğinde, sosyal ilişkilerinde, eğitiminde, ruhsal dünyasında kendini geliştirmek ve problemlerini çözümlemek, hedeflerine bilinçli yol almak için deneyimli bir rehbere ihtiyaç duyan, bayan danışanlara yardımcı olmak için buradayım. Saygılarımla.

@Hakkımda…@

15 Kasım 1971/26 Ramazan 1391 Niğde Değirmenli Kasabası doğumluyum.

1977' den itibaren Eğitim hayatımı İstanbul’da tamamladım.

Halen Dünyanın incisi İstanbul’da ikamet etmekteyim.

Biz Mevlamızın İlahiaşkının Hamallarıyız

Tek derdimiz; Mevlamızın Hakiki Kullarından Olabilmek ve Rızasını Kazanabilmek…

Terk-i dünya/ Terk-i Ukba/ Terk-i Terk/ Hiçlik/ Aşk-ı Deryada damla / Kulluk...

Dileğimiz; Son Nefesimizde Şeb-i Arusu yaşayabilmek ve Cennette Cemalullah’ ı müşahade edebilmektir…

Saygı, Sevgi ve Hürmetlerimle…

Mihrican Uymaz Ulupınar

mihricanulupinar@gmail.com

Eylül 2007
P S Ç P C C P
« Ağu   Eki »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930

@Son Yorumlarım@

hakkında fakraczi
hakkında fakraczi

Hoş Geldiniz :)

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

Diğer 783 takipçiye katılın

Follow Ebedi Sevgiliye Doğru on WordPress.com

Twitter Sayfama hoş geldiniz.

Reklamlar