Ağustos 2008 için arşiv

03
Ağu
08

Seni Seviyorum Allah’ım..


Seni Seviyorum Allah’ım..

Çünkü Hakiki Kemalin ve Cemalin sahibi sensin Allah’ım…

Senden başka ilah yoktur Allah’ım. Hadsiz ihtiyaçlarım var , kalbim,ruhum ve bedenim sonsuz düşmanların hücumuna hedef… Yalnız sen beni bütün düşmanlarımın şerrinden koruyor ve yalnız sen bütün ihtiyaçlarımı karşılıyorsun.. Çünkü senden başka ilah yoktur.. Çünkü Rahim sensin, Kadir sensin Allah’ım, bütün güzel isimlerin sahibi sensin, yalnız sen..

Sen Vahid’sin (birsin) Allah’ım…. Hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir mekan senin kabza-i tasarrufundan hariç olamaz. Kainattaki muhteşem düzen, akıl almaz derecede ölçülü yaratılış, mikro alemden makro aleme kadar her şeydeki hassas denge buna şahittir. Yalnız sana müracaat ediyorum.. Başkalara boyun eğmiyorum, hiçbir şeyden korkup titremiyorum. Çünkü her şeyin anahtarı senin yanında ve her şeyin dizgini senin elinde, her şey yalnız senin emrinle halledilir. Seni buldum Allah’ım. Hadsiz korkulardan kurtuldum Sultan’ım.

Sen Ehad’sin Allahım. İsimlerinle bize nihayetsiz yakınsın. Hiçbir mekanda olmadığın gibi her mekanda hazırsın. Saltanatında şerikin ve ortağın olmadığı gibi, icraatında ve vücut vermende de ortağın yoktur Allah’ım. Sen yardımcılara ihtiyacı olmaktan münezzehsin. Senin emir ve kuvvetin olmazsa hiçbir şey hiçbir şeye müdahale edemez. Doğrudan doğruya her anda, her yerde, her arzumda senin huzuruna çıkıp ihtiyaçlarımı yalnız sana arz edebiliyorum. Rahmetini bulup, kudretine dayanarak hadsiz sevinci kazanabiliyorum.

Her şey senin mülkündür, mülkünde dilediğin gibi tasarruf edersin Allah’ım. Ne mutlu bana ki, senin kölenim ve mülkünde çalışıyorum. Ben kendime malik değilim, bu vücut nimeti de senindir, koruyucusu da sensin, senin Kudretine ve Rahmetine güveniyor , mülkü sana emanet ediyor ve hiçbir sıkıntıdan, hastalıktan, beladan azap çekmiyorum.

Hamd yalnız sanadır Allah’ım. Çünkü bütün nimetler senindir, senin hazinenden çıkar ve hazinen ise daimidir.. Nimetin yok olmasından azap çekmiyorum Allah’ım. Çünkü Rahmet hazinen tükenmez. Meyveler gitse de ağacın baki olduğunu biliyorum Allah’ım. Her bir nimette seni düşünüyor, Rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü ve inamının(nimetlendirmenin) devamını düşünmekle nimetten bin derece daha leziz manevi bir lezzet kapısı buluyorum..

Alıntıdır…

Reklamlar
03
Ağu
08

Yağmur damlasından mektub var!


Ben gökyüzünde, bulutlar arasında, ilâhî emri bekleyen bir yağmur damlasıyım.Denizlerde bir damlaydım bir zamanlar, küçümsediniz beni. “Koca denizde bir damla” dediniz, bir şeyin değerini az göstermek için.Musluklarda bir damlayken, görmezden geldiniz. “Aman canım, bir damladan ne çıkar” diye söylendiniz.

Bir gün buharlaşıp buraya geldim. Sayısız başka damlalarla beraberim. Her birimiz o ilâhî emri bekliyoruz. “Yağ” emriyle beraber her birimiz birer melek eşliğinde ineceğiz. Evet, bir melek eşlik edecek ki, hiçbir insan bizden zarar görmesin, hiçbir çiçek ezilmesin, hiçbir dal kırılmasın. Usul usul inelim, saçlarınıza, çiçeklere, yapraklara, bir kedinin tüylerine, bir aslanın yelesine, çatlamış toprağa…

Ben nereye düşeceğim kim bilir… Bakmayın “kimbilir” dediğime, aslında yazılı, benim nereye düşeceğim. Milimi milimine belli hem de. Ben bilmiyorum diye, siz bilmiyorsunuz diye, kimse bilmiyor değil.

Belki bir gencin yeni taranmış saç tellerine, belki göğe açılmış bir avuca, belki bulutları izleyen bir göze düşeceğim.

Tek başıma dağılmayacak o saç, tek başına sırılsıklam etmeyeceğim o eli, tek başına suyla doldurmayacağım o gözü. Ama dağıtmış gibi, sırılsıklam etmiş gibi, suyla doldurmuş gibi hissettireceğim.

Belki biraz ürperteceğim, biraz serinleteceğim, biraz şaşırtacağım. Ama her halde sevindireceğim. “Yağmur yağıyor” dedirteceğim. “Yağmur yağıyor” diye tekrarlatacağım. “Çok şükür” diyecek mi, üzerine düştüğüm insan, bilmiyorum. Ama emir bekleyen o damlalardan pek çoğunun bunu duyacağından eminim. İnsanların içini inanmanın güzelliğine dair bir huzurla dolduracağımızdan da eminim. “Bu kadar yağmur yeterli değil” diyen resmî ağızlara aldırmadan sevinileceğinden de eminim.

Yağmur duası ile alay eden, burun kıvıran, aşağılayan insanlara da yağacağız. Onların da yüzünü, gözünü ıslatacağız, elbiselerine bulaşacağız.

İnanan, inanmayan ayırt etmeyeceğiz.

Bütün insanlığın üzerine bir rahmet olarak ineceğiz.

Yağmayacağız, yağdırılacağız.

Ben ve arkadaşlarım, o ilahî emri bekleyen yağmur damlalarıyız.

Yakında inşaallah görüşeceğiz…

Murat Çetin

yağmur damlası

03
Ağu
08

özgürüm çünkü Allah’ın esiriyim……..


Bu loş, bu kirli ve karanlık, bu dar duvarlar nasıl tutarlar beni?
Onları kendi çevreme ben ördüm. Onlarla ben kuşattım kendimi.
O duvarların tuğlalarını ben pişirdim, şehvet ateşlerinde.

Arzu ve isteklerin hamurundan yoğurdum onları hırsla. Ne hayâl cilaları vurdum yüzlerine. Ördüğüm duvarları nefis boyalarla rengârenk donattım.
Onlara süs olsun diye ruhumu kanattım.

Ruhun ağıtlarını, nefsin dilinde dünya şarkıları hâlinde söyleyip durdum, şeytanın ağustos böceği gibi.

Dünya zevklerinin temmuz sıcağında çatlarcasına nefsin sazıyla şeytanın türkülerini okuyup durdum, cırcır böcekleri gibi.
Dünyayı ebedi zannettim, kendimi ölümsüz vehmettim.

İnsanı, el, ayak, göz, kulak gibi organlarının toplamından ibaret sandım.

İçimdeki ebedilik bestesini diline her dolayışında susturdum o zavallı kalbimi. Ona hiç kulak vermedim. Şeytan bırakmadı. Siren sesleri gibi kendine çekti dünya beni.

Bu loş, bu kirli ve karanlık, bu dar duvarlar tutamazlar beni.

O, simdi bir ana rahmidir bana, yeni bir doğuşa hazırlamakta beni. Şehir denilen asıl o büyük mahpushanelerin çılgın bağlarından ve sürükleyişinden kurtuldum. O modern tapınakların kulluğundan çıktım artık. Ah o ne korkunç tapınış…

Bütün şehirler kocaman birer tapınak.

Sokaklar ve caddeler koridorları. Bütün vitrinleri birer mihrab ve sunak taslarıdır.

Bunların önünde putlar için hergün nice canlar, nice umutlar, nice istekler ve hayâller kurban edilirler, görünmez kılıçlarla. Kan seli, ruhun şahdamarından boşanan kanların sel yatağı, bütün caddeler ve sokaklar. Şeytan banyo yapar içinde, pikniktedir kıyısında.

Ah zavallı kurbanlar, zavallı eşya kulları…

En çılgın tapınak yuvalarını mı soruyorsun? Stadlar, diskolar, kulübler, sinemalar ve daha neler neler… Ey sefil mahlûk, kirli ruh, korkunç iştiha, kirli nazar, sen o kirli çalkantıdan bu çukura düştün. Arada bir için ürperir, bu çılgın şehir bir tufana gebedir, derdin ya, ya senin içindeki şehir?… O ruh ülkesi, Kalb Şehri…

Bende bir inkilâb mı yoksa?
Evet, ben bu duvarların mahkumu değilim. Ben kendime mahkumum. Kendimden kurtulmalı, kendimi bulmalıyım. Bir ayna gerek bana. Bir ruh aynası gerek…

Geçmişimi iyi bilmemenin, kendi kültürümden, kendi medeniyetimden sürgün edilmenin, kendi kitabımdan ayrı kalmanın, ayrı bırakılmanın, büyük yol göstericilerimi tanımamanın mahkumuyum ben! Ah ne korkunç bilgisizlik duvarları, ne karanlık cehalet duvarları…

Bir sızıntı var. Duvarlardan bir ışık sızıntısıdır gözlerime vuran, bir nur sızıntısıdır kalbime giren. Aynalar konuyor dört bir yanıma.

Dünyam genişliyor değişiyor. Sonsuzluk solukları doluyor odama. Ruhum diriliyor. inancı teneffüs ediyorum. Amentümü giyiniyorum, ruhuma. Ah, kanat sesleri duyuyorum.
Ben artık sonsuzluğa doğdum.

Ben Rahman’ın mahkumuyum şimdi. Küçük hücrenin bütün duvarları yıkılıyor. Ruhuma Hakk’ın aynalarını takıyorum. Ben hürüm Rahman’ın mahkumuyum. Kâinat benim çünkü Kitab benim.

03
Ağu
08

Ey Ölüm! Sana Hayranlığım Tükenmeyecek…








Bir ebemkuşağıdır ölüm,
Yalnız geçilir altından devcesine…

Ölüm, Yaradana çıkan yollarda iki Cihan Efendisini arayıştır, buluştur. Kavuşmanın ılıman heybeti,oradaki gerçek hayata iklim olacaktır.
Geride kalanların gönderdiği kalb sıcaklığında
Fâtihalar, tebessüm yüklü gerçek saadeti taşır dururlar: Bu, oğlumun Fâtihası, bu kızımın.
Bunlar da can ciğer dostlarımın Elham Sûreleri…

Gelecektim efendim. İşte geldim. İyiliklerimle, sevincimle, bitip tükenmez hasretimle.
Geldim efendim.

Dünyada senin için seivnmiş, senin için gülmüş, senin
için karanlıklar hacminde usul yanan mum gibi sessizce tükenmiştim. Ne kendim utandım,ne dostlarımı utandırdım, ne seni Efendim.

İşte geldim
İşte geldim
Yüreğim yalansız, bedenim haramsız ve yanımda
Fâtihalarla…

Seccade kadar mülküm, seccade kadar masam ve seccade kadar toprağımla öylesine zengindim ki… Hepsini kucak dolusu şükürlerle değiştim…

Geldim Efendim
Döndüm Efendim

Ay, hilalken şahittir. Erikler çiçek açarken, civciv avucumu ararken şahittir. Bayram sabahlarında üç ayağını bağlayıp da toprağa yatırdığım güzelim kurbanlıkların gözlerime bakan gözleri şahittir.
Çektiğim ilk tespihin ilk tanesi, içtiğim son zemzemin
son damlası,gördüğüm ilk elif şahittir. Üzerine basmadığım karıncalar, öptüğüm toprak, kokladığım ilk fesleğen şahittir. Yediğim ilk kardaki serinlik, selam verdiğim ilk komşum, yazdığım ilkyazı, çizdiğim ilk
çizgi şahittir.Âmentü şahittir Ancak Yaradana kul olmaya çalıştım, Efendime hizmetkar…

Geldim Efendim
Döndüm Efendim

Bir ebemkuşağıdır ölüm
En haşmetli gerçek, en müzeyyen hakikat Ve ancak dünyayı tanıyabilenlerin tadabileceği son
“armağan lezzet.” Şu dünyada herkese yer ayıran “âdik adalet”!
Hayret… Zindandakine de “Merhaba” diyor, zindancıya da.
Doktora da, hastasına da Çırağa da gülüyor, ustasına da…Bu vatan için şehit olan cana da diyor şehit olmaya çalışanlara da…

Bir ebemkuşağıdır ölüm
O kadar uzak ve o kadar yakın, hem o kadar büyük Bütün güller onun dizi dibinde. Ağaçlar, ülkeler,
yeryüzü ve kâinat dizi dibinde.
Biz onun dizi dibindeyiz. Uyurken, uyanıkken, yolculukta, sevinirken,
üzülürken, kızarken hep yanımızda ve yakınımızda.

ÖLÜM HİÇ UNUTMAYAN EN BÜYÜK VEFÂ…
Yorgunluğun tükenişinde o var O, hırsa fren, bitmişliğe sigorta. Ebedî yarınların
aralık duran davetkar kapısı. Karanlıktan aydınlığa ve aydınlıktan
aydınlıklara uzanan yegâne yön.
Ve en erkek işaret…
Ey ölüm, sana hayranlığım tükenmeyecek…

03
Ağu
08

Vuslat Muştulu Sancı








Aç sürgün gözlerini hayata; kalabalıklar arasında yalnızlık çığlıklarıyla büyüyen yüreğinden arındır isyan pençelerini.

Şehrin gittikçe kalabalıklaşan caddelerinde yürüyüp, yalnızlığın buhranından kurtulmayı ümit ettiğim vakit; hasret yaralarının ukdelerine tuz basarak, aşkın odunda yüreklerini dağlayan mecnunları andım. Rüyalarımda yalnızlığın öfkesini kusmamak üzere direndiğim ızdırap aforizmalarını alıp, tavan arasına gömüyorum. Tavan arasıydı, hatırlıyorum küçükken yalnız kalmayı istediğimiz an; kalabalıklardan kaçtığımız, Rabbimize dertlerimizi anlattığımız ve hatta bulutların ağlayışlarına gözyaşlarımızı karıştırdığımız.

Bir mecnun edâsında, harlı zindanın intihar kucağında Rabbiyle hemhal olan, zikriyle demir parmaklıkları aşkına şâhit tutan, duasıyla yeri göğü titreten niyazları özlüyoruz. Şehrin kirlenmiş yüzünde yitik soluğumuzu arayıp da bulamadığımız anlarda, yalnızlık hüznünü gösteriyor yüreğimizde. Yalnızlığa, hırasına mahkûm bir yürek olabilmek, Yusuf’un kuyusunda sükût edip kâinatın musikisine kulak verebilmek, karanlığın mavera boşluklarına aldanmayıp sancısına sancı katabilmekti gaye-i hayâlimiz.

Özgürlüğe hasret kalmış kaldırımlarda, yitik ailesini arayan Filistinli çocuğun gözündeki şebnem, avucunda Rabbine isyan eden tağutlara attığı taş olabilmekti derdimiz. Dünyanın diğer ucunda yalnız kalmış kardeşimizle yalnızlığımızı paylaşıp, miraç fezasına çıkabilmekti titreyişlerimiz.

İbrahim gibi tek başına bir ümmet olabilmenin yolu, Batının Allah’tan (cc) arındırmış sözde “izm”lerine kurban olmayıp; kökünde ahlakilik olmayan felsefeden değil, İslam’ın bize öğrettiği hikmet kavramının sırrına mazhar olmaktan geçer. Eşyanın özünü tanıyıp irfan olmak, eşya ile dargın durmayan insanı Allah’sız bir yalnızlığa düşürmez. İnsanların gözünde adı mecnuna çıkarak sadece Allah’la beraber olmak ise, her kişinin değil er kişinin sancısıdır.

Yalnızlığa mütebessim çığlıklar atarak, âyinesinde asumanlara yükseldiğini hisseden çiğ taneleri, dökülmek ister sevda ırmağına yaprak yaprak… Vah imtihan üzere gönderildiği halde sevda ırmağına dökülemeyen çiğ tanelerine! Herkesin kendi derdine düşeceği, yalnız kalacağı mahşer gününde; Rab’lerinden ayrılmayanlar, Batının logosuna kapılıp Allah’sız yalnızlık buhranlarında kaybolmayanlar ve nefsinin dizginlerini tutup semalarda uhrevî kanat çırpanlar mesrur olup, Rabbinin cemalini müşahede edeceklerdir. Rableriyle baş başa kalacaklardır.

İnsanın “var” kalabilmesi için, O’na gitmesi, hayatının akış yönünü O’na doğrultmasını gerektirir. Çöl yağmurlarında yalnızlık hazzıyla ıslanmak, vicdan muhasebesinden bir yürek dolusu közle çıkmak ise, ukdesine gözyaşı düşürmüş (s)özlerde saklı olduğunu unutmayalım. Bizlerin kalabalık şehirlerde yalnız kaldığını aklımızdan çıkarmamalı ve bu uğurda kendimizi, komşularımızı kısacası çevremizi göz ardı etmemek durumundayız. Issız çöl geceleri, ıssız şehirlere, ıssız binalara, ıssız komşulara dönüşmüş. Heyhat ki hala imkânımız var! Yeter ki “imkânım yok” deyip isyan etme ey…

Soralım vuslat muştulu Kuran’a, acaba ne cevap verir? İlk emri “oku” olan vahiy, “kendini oku”, “yaratan Rabbini oku”… emirleriyle insanın okuma eylemini gerçekleştirmesini ve böylece bilinçlenmesi gerektiğinin altını çiziyor. Yalnızlığımızı O’nun aşkıyla umutlandırmak için, O’nu ve kendi ruhundan üfleyip eşref-i mahlûkat olarak yarattığını tanımak gerekmez mi? Şeyh Galip yaratılmışların gözbebeği insanın, yalnızlığa kapılmadan, Allah (cc) ile iletişime geçerken nereden başlaması gerektiğini şu şaheser beyiti ile ifade etmiştir:

“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

Yani; ibret nazarıyla bak kendine ey kişi! Ve anla ki sensin âlemlerin özü. Sen, yaratılmışların gözbebeği olan “insan”sın.

Şiirleriyle Allah aşkıyla titreyip insanları da titreten, yüzyıllardan beridir insanların gönüllerinde taht kuran Yunus Emre, bakın insanın Rabbi ile iletişime geçerken nereden başlaması gerektiğini nasıl sade bir dille -efsunlu dizeleriyle- özetlemiş:

İlim ilim bilmektir
İlim kendini bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır.

Yalnız kalalım ve Rabbimizle konuşalım. Konuşalım ki, hıramıza çekilip peygamberin çektiği sancıyı çekebilelim. İşte o zaman, yüreğimizdeki sahte sevgileri çıkarabiliriz. O zaman insanları içinde bulundukları yalnızlık senaryolarından, Rabbi ile iletişimine geçmesine vesile olabiliriz.

03
Ağu
08

Can illerinden gelmişem(iskender pala)


Bizim Yunus her zaman efsunkâr, her vakit ranadır. Kelimelerinden ilhamlar savrulur üstadın, dilinde şekerler ezilir. Hangi şair kıskanmaz şu yalın ama derin ifadeyi; hangi insan meftun olmaz ona?!.. Can illerinden gelmişem

Fani cihanı n’eylerem Şu “can illeri” ifadesindeki ahenk ve şairaneliğe bakınız. İlk mısrada çarpıyor insanı. “Can illeri!..” Birkaç kez tekrar edin bu iki kelimeyi içinizden ve gözlerinizi yumup düşünün… İşlenmiş bir dilin bir medeniyeti taşıdığını söyleyenlere hak verecek siniz. Basit gibi görünen iki kelime… Bir şair tarafından yan yana getirildiğinde yüksek bir ilhamın bol manzaralı bahçesine götürür sizi. Sanatlı söyleyişlere, lugatlardan özel seçilmiş kelimelere, değişik üslup arayışlarına ihtiyaç yoktur bunun için. Gerçek bir şair, saf ve arı duru dilini kullanarak da şiir yazar ve hem de onu sehl-i mümteni eyler. Öyle de, “Can illeri” tamlamasını Yunus, “Can meclisi, Bezm-i can, Elest meclisi, Bezm-i elest, Bezm-i ezel, Kalu Bela…” gibi dinî terminoloji dolayısıyla Arapça veya Farsça kelimelerden kurulu bir tamlamaya kendi öz dilinden bir karşılık olarak kullanıyor. Hani daha dünya yaratılmamıştı da Allah önce canlarımızı var edip bizi huzuruna toplamış, sonra da cemalini göstererek sormuştu:

– Ben sizin Rabbiniz değil miyim?

Bütün ruhlar hiç şüpheye düşmeden ve hiç tereddüt göstermeden;

– Evet, dediler; elbette Sensin bizim Rabbimiz!..

Bunun üzerine Allah, “Ben de sizi birbirinize şahit tutuyorum (Bakalım ileride, size dünyada beden giydirdiğimizde bu sözünüzde duracak mısınız, yoksa dönecek misiniz?)” buyurdu ve ancak ondan sonra kalem kaderlerimizi yazmaya başladı. Bu dünyadaki imtihanlarımız işte hep o zaman verdiğimiz sözde durup durmadığımıza dairdir ve âşık için Allah’ın cemalinden ötesi kuru kavgadan ibarettir. Nitekim Koca Yunus şiirine şöyle devam eder:

Ben dost cemalin görmüşem

Hur-i cinanı n’eylerem

Öyle ya, Can illerinde Dost cemalini gören kişi, cennetlerdeki huriye dönüp bakar mı hiç?

Ne diyelim: “Yunus bir söz diyesi, başka söze benzemez”

İSKENDER PALA

02
Ağu
08

Öyle BiR YoL Ki…Ne Ten,Ne Can, Ne Yar, Ne Yaren…!!!


Divan-ı aşk

Öyle BiR YoL Ki…Ne Ten,Ne Can, Ne Yar, Ne Yaren…!!!

Ben, seni aramak ve bulmak için düştüm yollara… “Aramakla bulunmaz…”diyen söze aldanmadım. Bakmadım sözün bu yanına…. Susuzluğumu hissediyorsam bana değildi bu söz. Zîra devamında “Bulanlar; ancak arayanlardır…” ümidini fısıldayan bir ses vardı. Ve ben o sese uyup düştüm yollara… Çünkü içimdeki bu hasret ateşini sen yaktın. Bu çağıltılı “ara ve bul” sesi senden geliyordu… Bu senin çağrındı. Nasıl dururdum zincirlerimle… Nasıl beklerdim hapishanemde… Kırdım zincirlerimi, yıktım duvarlarımı… Düştüm yola… Artık bir yolcuyum ben de… Ezelle ebed arasında yoldayım şimdi. Seni arıyorum ama bilirim ki yoldaşım da yine sensin. Çünkü sen olmasan ne yol olurdu ne yolcu.

Ne kadar yol yürüsem önüm kapı ardım kapıydı… Seslenişim sanaydı bu yüzden: “Aç kapını ben geldim!” diye… Seni bulduğum, bildiğim her yerde, her nesnede rengin vardı, kokun, sesin. Ama hiç biri sen değildin. O yüzden baygın kokularıyla sermest olsam da gülün bir bir solup düştü yaprakları… Hangi suyu içsem daha da susadım. Hangi ekmeği yesem daha da acıktım. Hangi Züleyhâ’nın vuslat kapısında bulsam kendimi, bir hiçlik kuyusuna düştüm. Düştüm dünya gayyasına, düştüm. Düşmeyen kalkmaz, yitirmeyen aramaz ki… Düştüm, kalkacağım, yitirdim arayıp bulacağım.

Başı dumanlı dağlara düşüyor yolum, denize koşan sulara… Toprakla buluşan yağmura… Açan çiçeğe, uçan kelebeğe… Seni soruyorum. “Daha git…” diyorlar… Gidiyorum vadiler aşıyorum, yanardağlar gibi kalbimin ateşini salıyorum her yere… Haramiler çıkıyor önüme…”Dur, bekle…”diyorlar. Ama ben, akan sulara, yıldızlara bakıp “Ötesi… ötesi…”diyorum. Yürüyorum. Ne ten, ne can, ne yâr ne yâran.. .Geçiyorum hepsini… Ne şiir kurtarıyor beni ne söz… Adım ne, kimim ben, kadehimde ne var? Yoldayım ama illerim hani? Bunu da sen biliyorsun ancak. Biliyor ve çağırıyorsun kendine. Ama ne kadar gitsem, yol uzuyor, kısalmıyor.

Ben bu dert ile kime yanayım. Kime anlatayım sabahtan akşama senin için koştuğumu… Senden gelip sana gittiğimi… Akşam heybetinle kendimden geçip sabah merhametinle kendime geldiğimi.. .Ey kırık gönlün dermanı, ey Mecnun’un Leylâ’sı…Zebur okuyup Davut oldum, İncil okuyup İsa oldum. Yeryüzüne indim. Gökyüzüne ağdım. Çöl gecelerinde Medineli kızlarla şarkılar söyledim sevgilinin aşkına… Artık göster kendini de yeniden bir fidan gibi dikileyim toprağına… Çünkü derdim var, şifa senden, yol senin. Sen izin vermezsen yürüyemem. Yorgun düşüyor bedenim, güç ver. İçimin pencerelerini aç… Ne dünya kalsın ne ukbâ… Ezel günündeki nidanla beni bir daha çağır. Çünkü sultan sensin, devlet senin, izzet senin. Bak, yağmaya verdim cihanı… Tek yolunda yürüyeyim diye… Çünkü yol da senin, yolcu da… Renkten renge giriyorsun, bir sırrını çözemeden başka bir tecellinle kamaştırıyorsun gözlerimi… Aciz olan benim, kudretli olan sen…

Öyleyse tut ellerimden. Kapat gözlerimi… Kapat ki açtığımda seni göreyim. Kesreti geçip vahdete ereyim. Bir çift yeşil göze mahkûm etme beni… Yasemin kokulu bir bahçeye.. .Ne geçmişe ne bugüne ne geleceğe…Rahmet ki bitsin bu mahmur gece…Ben sabahına uyanayım.

Dağlar aşıyorum, kartallarla söyleşiyorum. Söz bitiyor, sen kalıyorsun. Denizler geçiyorum, beyaz köpüklü dalgalarla kıyılara vuruyorum. Su, bitiyor, yine sen kalıyorsun. Vadilerden geçiyorum. Çiçekler soluyor da yine sen kalıyorsun. Ben lal, ben âmâ… Sen baki, ben fânî… Sen konuşturmazsan ben konuşamam, sen baktırmazsan ben göremem. Sen işaretler göstermezsen ben yürüyemem. Bak, şehrimin kandilleri sönmüş. Lütfet ve yak onları..Bak, tarumar olmuş bahçem. Solmuş güllerim. Sen, dirilt onları… Sen olmazsan bütün vakitler akşam, sen olmazsan ne sefa var ne vefa… Ne dünya var, ne ukbâ.. .Toz toprak oluyorum kudretini görüp bir rüzgâr esiyor, bir gece kuşu ötüyor. Bu da senden, o.da senden. Hepsi senden.

İşte gecenin elbisesi… Kumaşı senden, işte gece sefaları açıyor. Kokusu senden.. .Ama biliyorsun ki, bunlar hep tuzak… Bana ne gül gerekir ne lâle… Mihman ver ki yolun doğru olanında yürüyeyim. Değilse yollar uçurumlara çıkar… Karanlık olur her yan. Güneşe söyle ki doğsun. Bileyim ki sabah oldu. Tekrar yürümek vaktidir, düşeyim yola… Kapansın ziyan defterleri, başlasın yeniden yolculuk neşesi… Ney olup inleyeyim, kaval olup ağlayayım. Yeter ki seni söylesin dilim, senin elinden tutsun elim. Bu cihan ortasında, bu dehlizde yalnız bırakma beni…Ezelden ebede savur beni..Savur ki, toprağını arayan bir buğday tanesi gibi senin iklimine düşeyim… Orda yeşereyim…

Pervane kesiliyorum ışığında… Görüyor ve biliyorsun. Kerem ediyorsun ve açılıyor perdeler. Safalar bahşediyorsun, tazeleniyor sözler… Hû dedikçe bayram ediyor lâleler… Bak, o zaman nasıl da kanatlanıyor gönlüm… Ne doğu kalıyor ne batı… Ne güneş ne ay… Sen gelip gönül mülküne şah oluyorsun, bir bir tükeniyor yollar. Kayboluyor gam ve mihnet deryası… Parlıyor ayna.. .Can evinde hüma kuşu… Harabe içinde define.. .Ben ne yaptım da geldi bu saadet.. .Mansur gibi dara mı çekildim. Ne yaptım da şad ettin gönül hanemi… Bilirim ki rahmetindir bu… Sen olmasan ne yol biter ne feryadım. Ne tedbirim kâr eder ne cehdim.

Meğer ki, hep sendeymişim, seninleymişim. Ne yol varmış ne yolcu… Hasretin vuslat, uzağın yakın imiş. Bunu da sen bildirdin. Şimdi şahbaz olup devran etmenin vaktidir gökleri… Şimdi selâmlamanın vaktidir melekleri… Tur dağında Musa, gökyüzünde İsa olmanın demi… Kapı açıldı, suret belirdi. Bitti kavga, bitti tuzak… Ne daneler var yolda ne avcı kuşları… Sen ki vefa bağının gülüydün, cefa senden uzak… Ben derdim, sen dermanım, sen ikrarımsın benim. Saf tutmuş selvinin secdesi sana. Bütün yollar sana doğrudur sana… Şimdi ulu divânında yine rahmet, lütfet ki bağışlansın suçum, uzun yoldan geliyorum ama ellerim boş. Sâdece hasretimi sunabiliyorum sana bir de aczimi…
Kabul buyurur musun?

***alıntı***




İlahiaşk

Blog İstatistiklerim...@

  • 883.695 hits

Hatırlatıcı Notlar

 

 

İlahi Aşk Yolculuğu

İlahi Aşk Yolculuğu kitabımızın Kitapyurdunda da satışları başlamıştır.

İmam-ı Gazali

İmam-ı Gazali son nefeste iman üzere ölmek için aşağıdaki duanın sabah namazlarının sünneti ile farzı arasında okunmasının tavsiye etmiştir Bismillahirrahmanirrahim " Ya hayyü ya kayyumü ya bedias semavati vel erdı ya zel celali vel ikram" Allahümme inni es'elüke en tuhyiye kalbi bi nuri ma'-rifetike ebeden ya allahü ya allahü ya allahü ya rahmanü ya rahıymü bi rahmetike ya erhamer rahımiyn"

Yaşam Koçu Mihrican Ulupınar

Yaşam Koçu Mihrican Ulupınar

Yaşam Koçluğu
Hayatında denge problemi yaşayan,
kişiliğinde, aile ilişkilerinde, ebeveynliğinde, sosyal ilişkilerinde, eğitiminde, ruhsal dünyasında kendini geliştirmek ve problemlerini çözümlemek, hedeflerine bilinçli yol almak için deneyimli bir rehbere ihtiyaç duyan, bayan danışanlara yardımcı olmak için buradayım. Saygılarımla.

@Hakkımda…@

15 Kasım 1971/26 Ramazan 1391 Niğde Değirmenli Kasabası doğumluyum.

1977' den itibaren Eğitim hayatımı İstanbul’da tamamladım.

Halen Dünyanın incisi İstanbul’da ikamet etmekteyim.

Biz Mevlamızın İlahiaşkının Hamallarıyız

Tek derdimiz; Mevlamızın Hakiki Kullarından Olabilmek ve Rızasını Kazanabilmek…

Terk-i dünya/ Terk-i Ukba/ Terk-i Terk/ Hiçlik/ Aşk-ı Deryada damla / Kulluk...

Dileğimiz; Son Nefesimizde Şeb-i Arusu yaşayabilmek ve Cennette Cemalullah’ ı müşahade edebilmektir…

Saygı, Sevgi ve Hürmetlerimle…

Mihrican Uymaz Ulupınar

mihricanulupinar@gmail.com

Ağustos 2008
P S Ç P C C P
« Tem   Eyl »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

@Son Yorumlarım@

için fakraczi
için fakraczi

Hoş Geldiniz :)

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

Diğer 342 takipçiye katılın

Follow Ebedi Sevgiliye Doğru on WordPress.com

Twitter Sayfama hoş geldiniz.

Reklamlar