Archive for the 'Çocuk Bölümü' Category

01
Şub
17

Tatiller Yenilenmeye Vesiledir


‘’Mekân değişikliğinde ferahlık var’’ der büyüklerimiz, yaşamadan anlaşılmayan kıymetli bir atasözü… Yaz boyu çam, gül, reyhan, zambak kokuları ile yeniden canlandığımı hissettim. Ayağımın toprağa değmesi sanki özümle buluşmak gibiydi. Güneşin doğuşunu ve batışını engelsiz izlemek, geceleri yıldızları doyasıya seyretmek, rüzgârın yanağını okşamasını hissetmek… Şehir hayatı bizi doğal güzelliklerden ne de çok mahrum ediyormuş meğerse…

 

2013 Yaz Hatırası

Kış dönemlerim yoğun, aktif ve tabiri caizse fırtınalı geçer. Yaşam çemberimin; eğitim, kariyer ve sosyal ilişkiler bölümü çıtasını yükseltmişti. Kırklı yaşlardan sonra üniversite okumak, hayır işlerinde koşturmak, sosyal ilişkileri güçlü tutmak ve teknolojinin insanı neredeyse esir aldığı bu çağda kolay olmasa gerek…

Ruhumun dinlenmesi, zihnimin sakinleşmesi ve dağınık düşüncelerimin toparlanması için durulmaya zaman ayırmam gerekliydi. Anne babamın hizmeti, ailem ve çocuklarım ile aramdaki muhabbetin devamlılığı açısından inziva ve halvete ihtiyacım olduğunu hissediyordum. Ruhsal gelişim açısından, telaşsız bir zaman dilimine, sakin ve huzurlu ibadetlere susamıştım. Yenilenmem gerekliydi…

İstanbul’un telaşlı, koşturmacalı yaşantısına bir mola vererek, Çatalca’daki yazlığımıza yerleştik. ‘’Mekân değişikliğinde ferahlık var’’ der büyüklerimiz, yaşamadan anlaşılmayan kıymetli bir atasözü… Yaz boyu çam, gül, reyhan, zambak kokuları ile yeniden canlandığımı hissettim. Ayağımın toprağa değmesi sanki özümle buluşmak gibiydi. Güneşin doğuşunu ve batışını engelsiz izlemek, geceleri yıldızları doyasıya seyretmek, rüzgârın yanağını okşamasını hissetmek… Şehir hayatı bizi doğal güzelliklerden ne de çok mahrum ediyormuş meğerse…

Dalından yememiz nasip olan meyve ağaçları, nimetlerin nasıl zorluklarla yetiştiğini hatırlattı. Cömertçe hem bize, hem misafirlerime hem de kuş ve diğer mahlûkatlara ikram etti. Biri yetim olmak üzere, yedi yavrusu olan Sultan kedimiz de bize misafir geldi. Ve birde ‘’Eymen’’i unutmamak lazım. Bembeyaz pamuklar gibi pırıl pırıl bakımlı ev kedimiz… Kedileri kendime daha yakın hissediyorum. Sadece ben değil eşim ve küçük kızım için özellikle kabul ettim. Onlara her sabah yemek vermek tarifi zor bir mutluluk…  Köpekler ile aram pek sıcak değil, yaklaşmaya oldum olası çekinirim. Nedeni, ortanca kızım küçükken yaşadığım tatsız bir saldırı hikâyesi yüzünden… Yine de yiyecek vermekten uzak durmadım. Rızık Mevlam’dandır bizler sebepleriz.

Bahçıvanlığıyla uğraştığım sebze bahçemiz, her ne kadar çok acemi olsam da yepyeni tefekkür denizlerinde dolaşmama vesile oluyordu. Hizmetleri ile bahtiyar olduğumuz anne ve babam evimizin bereket hazineleriydi. Kış döneminde ilim ve hayat yolunda yorulan yavrularımı tatilde zihnen, ruhen, bedenen ve kalben yeniden inşası ile geçirdim. Osmanlı tarihimizde atalarımız buna çok önem verirmiş. Yaz ve kış mekân değiştirip ruhu ve bedeni diri tutmaya özen gösterirlermiş.

Eylül ayı geldiğinde tazelenmiş, yenilenmiş, sevgi depolarımız dolmuş, doğanın tamir edici iksiriyle canlanmış olarak sonbahara ailece ‘’merhaba’’ dedik.

Mihrican ULUPINAR

Reklamlar
31
Oca
17

Pazar Kahvaltısı


karanfil ile ilgili görsel sonucu

Ocak ayının son demleriydi. Dışarıda hafiften kar yağıyordu. Bir yandan da güneş yalancı bahar misali gülümsüyordu.

Uyandım. Ailece güzel bir Pazar kahvaltısı yapalım istedim. Ocağa çaydanlığı koydum. Patatesleri soydum. Eşim çamaşırları astı. Masayı hazırladım. Bir yandan buram buram kızartma kokusu evi sardı. Bunun adı ‘’Mutluluk’’tu. Kaşarlı yumurta da yaptım. İşte, hepimiz masanın etrafında toplanmıştık. Soframızın ortasına taze karanfillerimizi de unutmadık. Televizyonu açmadık. Suni gündemlerin bizi meşgul etmesine izin vermedik. Ailemizi konuştuk, şakalaştık, dertleştik… Harika bir sabahtı. Eşim ”haydi söyle” diye mırıldanmaya başlayınca, kızım şarkısını telefondan açtı.  Eşim ile göz göze eseri dinledik.  Kuşlarımızın cıvıltısı da fon müziği misali, muhabbetimizi zenginleştiriyordu.

Bizim evimizin de bir sürü problemi var. Asıl mesele yaşanan sorunları muhabbetin içinde eritebilmek… Sorumluluklarını yerine getirmek, Anne -Baba olmanın bilincinde olabilmek, dayanışma ve yardımlaşmayı diri tutmak… Ve her ne yaşanırsa yaşansın nikâh kıyılırken gemileri yakmak gerek…

Bu devirde Aile kurumunu ayakta tutmak, demirden leblebi çiğnemeye benziyor. Bunca boşanmaların arttığı bir zamanda evli kalmak ödül almayı hak ediyor.

Kıymetini bilmek gerek babaların

Ellerini öpmek gerek anaların

Sevgiyle bakmak gerek kızların

Değerini bilmek gerek yuvaların.

Mihrican Ulupınar

24.01.2016 Pazar

30
Mar
13

İnsan olmak! Zor ki, ne zor!




İnsan olmak! Zor ki, ne zor!

Misafirim bu fani dünya da
Yüküm ağır; İnsan olmak! Zor ki, ne zor!

Dizili kostümlerim, Hayat Tiyatrosunda
Rollerimin hakkını vermek, zor ki, ne zor!


Bir yanım vefalı evlât iken,
Diğer yanım ise duyarlı anne
Bir yanım sevgili eş iken,
Diğer yanım ise adaletli görümce
Bir yanım sabırlı gelin iken,
Diğer yanım ise hürmete lâyık kayınvalide

Bir yanım saygılı komşu iken,
Diğer yanım ise sıla-i Rahim derdinde
Bir yanım yardımsever arkadaş iken,
Diğer yanım ise dost muhabbetinde

Bir yanım konuşmaktayken,
Diğer yanım ise dinlemekte
Bir yanım kâinatı okurken,
Diğer yanım ise hayretle seyretmekte

Bir yanım ahireti kazanırken,
Diğer yanım ise dünyayı kaybetmekte
Bir yanım Aklın vezirliğindeyken,
Diğer yanım ise Gönlün Kabe’sinde

Bir yanım zulme karşı şecaatteyken,
Diğer yanım ise mazluma şefkatte
Bir yanım derin Tefekkürdeyken,
Diğer yanım ise Ölmeden evvel Ölmekte

Bir yanım hizmet için kalabalıktayken,
Diğer yanım ise İlâhi âşk ile halvette
Bir yanım Ruhumun Sultanlığındayken,
Diğer yanım ise nefsim müebbet hapiste

Bir dem misafir, Bir dem de ev sahibidir
Bir dem dünya kardeşlerine ulaşmaya çalışan yazar
Bir dem de gönülden taşan dizelerle şairdir

Bir dem Aziz Vatanıma her pahasına vatandaştır
Bir dem de O’nu bekleyen kabrine hazır mevtadır

Bir yanda uğraşırım zihnimi diri tutmaya
Fen, Edebiyat, Matematik, Sosyal bilimleriyle
Bir yanda gayret ederim gönlümü uyandırmaya
Kur’an, Hadis, Siyer, İslam Tarihi ilimleriyle
Bir yanda kalbimi azmederim doldurmaya
Allah, Peygamber, Vatan, İnsan, Doğa sevgisiyle

Bir dem de Kültür Elçiliği Sosyoloji de
Bir dem Kişisel Gelişim Psikoloji de
Bir dem de Çocuk Eğitimi Pedagoji de
Bir dem Telefon, Bilgisayar son Teknoloji de

Bir dem de kollara yüklenen Sanatta;
Dikiş, Nakış, Ebru, Tezhip, Ney, Hat’ta
Bir dem de dilimizi doğru kullanmakta
Osmanlıca, Türkçe, Arapça, Edebiyatta
Bir dem de Tasavvuf Seyr-ü Sülukta,
Zikir, Marifet, Muhabbet ve Aşkullahta


Bir dem Leyla ile Mecnun’da
Bir dem ise Ferhat ile Şirin’de
Bir dem Kerem ile Aslı’da
Bir dem ise Mevlana ile Şems’te


Bir dem Âdem ile Cennette
Bir dem ise Nuh ile tufanda
Bir dem İbrahim ile Nemrut’ta
Bir dem ise Hacer ile İsmail’de
Bir dem Yusuf ile kuyuda
Bir dem ise Eyyup ile hastalıkta
Bir dem Musa ile Firavun’da
Bir dem ise Yunus ile balığın karnında
Bir dem Süleyman ile zenginliğin tahtında
Bir dem İsa ile Meryem’in kucağında
Bir dem ise Muhammed ile Aşkın zirvesinde

Bir dem de Nezaket, Zarafet, Edep, Güzel Ahlakta
Bir dem de Kur’an, Oruç, Namaz, Hac da
Bir dem de geçmiş Atalarıma hayır duada
Bir dem de gelecek neslime hayır hasenatta

Bir dem de Kültür elçisi olmak nesilden nesile
Bir dem Öğretmen iken, bir dem de Son nefese dek Talebe
Bir dem de Hakkıyla Derviş olmak Kâmil Mürşide
Bir dem Allaha kul iken, bir dem de Ümmet olmak Peygamberimize

Öyle bir zordayım ki!

İncitmeden, kırmadan, taşırmadan, dökmeden
Düşmeden, sapmadan, kaymadan, kopmadan
Vazgeçmeden, kin tutmadan, yeter demeden,
Kaçmadan, unutmadan, doymadan, gaflete dalmadan,
Ah bir başarabilsem…

Yürümeliyim!
Sonsuz nura yolculuk benimkisi
Huzura vardığımda
İnce hesaplara tabi olduğumda
Utanmadan, sıkılmadan bakabilmeliyim

Cemalullaha…

Mevlam kolaylaştıra…


Mihrican Ulupınar
30.03.13
02:40

25
Mar
13

Şükür Sınavı


Şükür Sınavı


Yine o güzel demlerden birini yaşıyorduk. Kıymetli dostlarımızla bir araya gelmiş ve muhabbet faslımız başlamıştı. Mevlamızın sunduğu envai çeşit nimetlerle dolu sofrada, unutulmaz anılar biriktiriyorduk. Kâh hoş bir söze gülümsüyor, kâh yeni öğrendiğimiz bir ilmi paylaşıyorduk. Sıcacık bir mutluluk ve huzur atmosferi tüm odaya hâkimdi.

Yemek faslını bitirmiştik. Bu gün dostlarım için hazırladığım sohbet konusu şükür sınavıydı. Her mecliste hayırlı bir konu hazırlamaya çalışırım ki gıybet ve boş konuşmalar meclisimizi işgâl etmesin. Uzun zamandır mutluluğu araştırıyordum. Sebebiyse genel anlamda insanlarda bir mutsuzluk ve doyumsuzluk gözlememdi. Hep şikâyet, hep üzüntülü konular meclislerimizi dolduruyordu. Herkes ya bir hastalığını, ya bir haksızlığını, ya bir üzüntüsünü dile getiriyordu, buna yeri geliyor bende dâhil oluyordum.
Bir şeylerin farkında değildik sanki, gözümüzün önünde duran ama bizim ille de görmemek için direndiğimiz nimetler…

Bu konuyu dost meclislerimde işlemeye karar verdim. Bir meclisimde ‘’size göre mutluluk nedir’’ diye röportaj yapmıştım, aldığım cevaplar çok manidardı. Başka bir yazımda onu işleyeceğim inşallah.

Bu günkü anlatmak istediğim anım ‘’Şükür Sınavı’’…

‘’Kâğıt ve kalemleri çıkarın’’ dedim. Sizi imtihan edeceğim. Bu günkü sohbetimizin konusu’’ sahip olduğumuz nimetler’’
Önce bir şaşkınlık sardı tüm yüzleri, sonrasında benim bu tür hallerime alışık oldukları için gülümsemeler başladı. Baktılar ki şaka yapmıyorum çaresiz, kâğıt, kalem aramaya başladılar… Her şey hazırdı, sıra sınav zamanına gelmişti. Herkes sahip olduğu nimetleri yazacaktı. 20 dakika müddet tanıdım.10 yaşından 60 yaşına kadar katılımcımız vardı. Büyük bir heyecanla yazmaya başladık. Öyle güzel bir atmosfer vardı ki ortamda; kopya derdine düşenleri mi ararsın, birbirinin yüzünden bir kelime yakalamaya çalışanları mı?

Süre dolmuştu, herkese yazdıkları nimetlerin sayılarını sordum…

55 yaşındaki teyzemiz 5 nimet yazmış(okuma yazması iyi olan bir teyzemiz),Kimi 10, kimi 25, kimi 40 nimet yazmıştı… Sıra 10 yaşındaki Yunus Emre’mize geldiğinde, hepimizi şaşırtan bir yanıt verdi!

110 nimet yazmıştı! Evet, 20 dakika içinde 110 nimet!

Hepsini okuttuk; kaslar, kan, kalp, kulak, sağ ayak, sol ayak, sağ kol, sol kol, sağ ve sol eller, parmaklar, tırnaklar, sağ ve sol gözler, dudaklar, dişler, dil, yanaklar, deri, saçlar, kaşlar, kirpikler, böbrekler, mide, bağırsaklar, dalak, karaciğer, akciğer, kemikler, elbiseler, ayakkabılar, defter, kalem, çanta, silgi, kâğıtlar, anne, baba, abla, ev, koltuklar, halılar, perdeler, televizyon, kahvaltılıklar, yemekler, ekmek, su, elektrik, kitaplar, meyveler, kuruyemişler, çiçekler, lambalar, saat, mum, araba, yol, köprü… Devamını yazamıyorum çünkü unutmuşum bazılarını…

Sohbetimiz ve ufak sınavımız sonucunda bir gerçeğin daha farkına vardık. Hayata çocuk gözüyle baktığımızda güzelliklerin ve sevginin daha çok farkına varıyorduk. Neden yaşımız ilerledikçe nimetleri değil de problemleri daha çok görür olmuştuk?Hâlbuki aynı nimetler şimdide vardı hatta daha fazlası ikram olunmuştu. Değişen bizim bakış açılarımızdaydı; ümit dolu, pozitif, olumlu bakış açılarını kaybetmiş, olumsuz ve negatif bakış açıları bizi çepeçevre sarmıştı…Evet, şükür etmeyi unutmuştuk! Önce bu zehirli sarmaşıklardan kurtulmamız gerekiyordu. Beynimizi düşünce dünyamızdaki olumsuz, zehirli, hastalık yapan negatif düşünce otlarından temizlemeli, yepyeni ümitler aşılayan mis kokulu sarmaşık güller gibi pozitif düşünceleri ekme zamanı gelmişti. Bunu da ancak bize bahşedilen milyonlarca nimetin farkına vararak başarabilirdik.

Hep kaybettiğimizde mi?
Kıymetini bileceğiz sevdiklerimizin, niçin?
Hep elimizden alındığında mı?
Özleyeceğiz sayısız nimetleri, niçin?
Karanlığa gömüldüğümüzde mi?
Göz nurunun kıymetini bileceğiz, niçin?
Tutamadığında ellerimizle mi?
Hayır işi yapamadığımıza yanacağız, niçin?
Yatağa bağlandığımızda mı?
Üzüleceğiz koşamadığımıza ilim meclislerine, niçin?
Sevdiklerimizle konuşamadığımızda mı?
Pişman olacağız doyasıya seni seviyorum demediğimize, niçin?
Kur’an okuyanların sesini duyamadığımızda mı?
Derin bir hüzün kaplayacak kalbimizi, niçin?
Dokunabilirken sımsıkı tutamadığımızda mı?
Özleyeceğiz annemizin ya da çocuğumuzun ellerini, niçin?
Ayrılıklar ve ölümler kapımızı çaldığında mı?
Ailemizin ve birlik olmanın kıymetini anlayacağız, niçin?
‘’Kel ölünce sırma saçlı olmadan, kör ölünce badem gözlü olmadan’’…
Kıymetini bilmeli değil miyiz, elimizdekilerin?
Bolca şükür edemedik mi?
Sağlımız yerindeyken, niçin ?
Mihrican Ulupınar
25.03.13
02:50
18
Mar
13

Kahvaltıda Nimetleri Tefekkür


Kahvaltıda Nimetleri Tefekkür




3 tane masum kız çocuğu vardı. 9-7-2 yaşlarındaydılar. Çok yoruluyordu, tek başına yuvasının ve çocuklarının tüm hizmetlerine koşturuyordu. Bazen hayatın ağırlığı karşısında ezildiği demlerde oluyordu. 1 saatlik zor bulduğu dinlenme zamanlarından sonra yeniden topladığı enerji ile daha bir coşkuyla vazifesine devam ediyordu. Onların bakımındaki huzur kalbinin mutmain olmasına kâfi geliyordu.

Yine bir sabah kahvaltısını hazırladı ve yavrularını çağırdı. Tüm evi mis gibi patates kızartması ve tost kokuları sarmıştı. Çocuklar hemen ellerini yıkamak için banyoya koştular. Sonrasında sevinçle sofraya oturdular. Besmele ile kahvaltıya başladılar. Anneleri evlatlarını seyrediyordu. Mevlâsının O’na emanetleriydi bu küçücük canlar… Bir yanda ‘’acaba iyi yetiştirebilir miyim’’ korkusuyla gelecekleri için endişe ediyordu? Sonra içini teslimiyetin verdiği huzura bıraktı. Kendisi gibi On’ların sahibi de Mevlâsıydı! Elbet kaderlerinde yazılı bir senaryo vardı. O’nun görevi hem dua etmek, hem de fıtratlarına uygun yetiştirmek ve iyilerin safında olmaları için mücadele etmekti. Evlâtlarını bu düşüncelerle seyrederken sofradaki nimetlere gözü takıldı, farkındalığı artarak derin bir tefekküre daldı…

Çocuklarını da bu düşünce deryasına dâhil etti.
-Canım evlatlarım bu gün soframızda ne kadar çok insan var görüyor musunuz?

Çocuklar şaşkınlıkla annelerinin yüzüne baktı!

Anne, onların şaşkınlığını gidermek için sözlerine devam etti:

-Bu zeytinin soframıza nasıl geldiğini biliyor musunuz?
Tarlalarda çalışan yüzlerce Anadolu insanı; kimi bebeğini beşikte bırakmış gitmiş, kimi aç susuz, kimisi de hasta hasta çalışmış. Kamyonlarla şehirlere, uzun yolculuklarda, sıcak soğuk demeden nakliyeciler taşımışlar. Bakkal ve marketlerde satış için çaba sarf edenler, babamızın; parasını kazanmak için mücadelesi, annenizin sofrayı hazırlamak için emeği ve size bu nimeti yollayan Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Sakın ha evlâtlarım bir tanesini bile israf etmeyin. Kurtuluş Savaşı sonrasında yokluk günlerinde bir zeytini üç kez ısırırmış çocuklar!

-Ya bu, peynir ve tereyağı soframıza nasıl geliyor biliyor musunuz?
İneğin bakımı için emek çekenler, yeşilliklere gezdiren çobanlar, sütünü sağmak ve peynir yapmak için zahmet çekenler, tüccarlar, gece gündüz yollarda taşıyan kamyoncular, bakkal ve marketler, satın alabilmek için alın teri döken babanız, size sevgi ile kahvaltı hazırlayan anneniz ve bu nimetleri size ikram eden Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Bir parçasını bile israf etmeyelim yavrularım…

-Ya balı nasıl anlatayım size?
Milyonlarca arının çiçek çiçek dolaşmak için kilometrelerce uçması, peteklerini inşa etmek için zorlu mücadeleleri, ballarını üretmeleri, arıcıların zor ve zahmetli emekleri, tüccarlar, kamyoncular, bakkal ve marketler, size satın almak için gece gündüz çalışan babanız, gece süte katıp içiren anneniz, bu nimetleri hediye eden Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Bir damlasını bile boşa akıtmayalım canlarım…

-Ya mis gibi kokan çıtır çıtır ekmeğin yolculuğunu bilir misiniz?
Tarlada buğday yetiştirmenin zorlukları, değirmencinin un yapmak için zahmetleri, yolların yükünü çeken nakliyecilerin uykusuzlukları, pişirmek için kızgın sıcaklara sabreden fırıncıların emekleri, kazanmak için babanızın, sofraya getirmek için annenizin emeği, Bu ilmi onlara lütfeden Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Bir lokmasını bile çöpe atmayalım yavrularım, bayatlarını dahi değerlendirelim, nasihatim olsun sizlere!

-Ya şu, mis gibi buram buram muhabbet kokan çayı anlatayım mı?
Rize çay tarlalarında çalışan yüzlerce çocuk, genç, yaşlı insan, alım ve satımı ile uğraşan tüccarlar, taşıyan nakliyeciler, bakkal ve marketler, sizi çaysız bırakmamak için çalışan babanız, size çayı usulüne göre demleyen anneniz, içinizi ısıtan bu nimeti nasip eden Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Bir yudumunu bile dökmeyelim. İçebileceğimiz kadar demleyelim, israf etmeyelim gonca güllerim…

-Ya şu sizin çok sevdiğiniz rengârenk reçellere ne demeli?
Meyve ağaçlarının dikimi ve yetiştirilmesi, toplanmasındaki emekler, taşınmasındaki zahmetler, pişirilmesindeki ince sanatlar, korunmasındaki titiz itinalar, satışında emeği geçen işyeri sahipleri, size sevgi reçelleri satın alan sizi canından çok seven babanız, sofraya süslü tabaklarda size hazırlayan anneniz, bunca meyveyi yaratan Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri… Bir kaşığını bile ziyan etmeyelim nur yavrularım…

-Bu aşk kırmızısı domatesler ve bahar rengi yeşil salatalıkları nasıl anlatmalıydı. Derin bir ah çekti!
Tarlada çekilen emekler, zirai mücadeleleri, bakımı, toplanması, nakliyesi, tüccarları, sabahın 3’ünde yola düşen hâl ve pazarcıları, sizlere vitaminsiz kalmayın diye taşıyan babanız, mis gibi salatalar hazırlayan anneniz ve bu güzel renkleri, bu sebzelere hediye eden Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Bir tanesini bile çürütmeyelim, bulamayan çocukları hatırlayalım evlâtlarım…

Sonra bir an duraksadı anneleri… Bunca hizmeti geçen insanlar için kendisi ne yapıyordu? Utandı! Suçluluk duygusuna kapıldı! Düşündü! O’da çokça Kur’an sohbetlerine katılıyordu, On’lar için dua edebilirdi. Zaten ediyordu ama bundan sonra daha bilinçli dualar edecekti. Belki onca hizmeti geçen ülkesinin bu kıymetli vefakâr, çilekeş insanları için bir nebzecikte olsa vefa borcunu ödeyebilirdi.

Ve bunca nimeti, bunca emekle, evine sofrasına kadar gönderen Mevlâsına nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. Sofrada şu da eksik nasıl diyebilirdi ki? Bir zeytin, bir ekmek ve bir çay meğer ne kadar zor şartlarda sofraları onurlandırıyordu. Her kahvaltıda bol bol şükür etmek gerekirdi.

Çocuklar annelerinin yüzünü seyre dalmışlardı. Gözlerinden her sözü anlamadıkları okunuyordu. Ama ellerinde tuttukları her nimete daha bir farklı baktıkları kesindi.

Kahvaltılarını muhabbet içinde bitirdiler. Minicik, günahsız ellerini açtılar ve sofra dualarını okudular. Tüm emeği geçenlere de ayrıca dua ettiler.

Mihrican Ulupınar
mihricanulupinar@gmail.com
18.03.13
03:44

12
Mar
13

Ben bir Müslüman çocuğuyum


Ben bir Müslüman çocuğuyum

 

Kur’an meclislerinde büyüdüm ben…
Annem var benim, her derdime derman; şefkatli, sevgi dolu, her sıkıntımda yanımda, sırdaşım, gönüldaşım, haliyle örnek olan, ilim meraklısı, bir dakikasını bile boşa harcamayan, mis gibi çorbalar pişiren, sıcacık yatağımdan kalktığımda hazır bulduğum sevgi dolu kahvaltılar, gece uyurken yanağıma konan muhabbet buseleri olan …

Başında beyaz nur başörtüsü, elinde Kur’an-ı ve tespihiyle, dilinde zikriyle, nur doludur annem…
Nezih arkadaşları var annemin. Seçicidir gittiği meclisleri; ya sohbettir, ya Kur’an meclisi, ya zikir halkası, ya akraba ziyareti, ya bir dost sofrası, ya da anne babasının gönlünü almaktır muradı… O ne kimseyi incitir, ne de incinir. Affı kendisine ilke edinmiştir. Şimdi ki anneler gibi dizilerde vakit kaybetmez. Kumanda tutmak yerine ellerimin sıcaklığını hissetmeyi tercih eder. Evlilik programları yerine gözlerimin içine bakmayı, sevgisiyle ruhumu doyurmayı tercih eder.
Zamanını çok dikkatli harcar. Boş vakitlerinde gençliğinden kazaya kalmış namazlarını eda eder. Vazifelerini elinden geldiğince aksatmamayı ister. Her an Ahiret kapısı açılır beklentisiyle, rikkatlidir annem…

Babam vardır benim. Hani derler ya ’’ adam gibi adamdır’’. Gündüz rızkımız için alın teri döker. Sırtımı dayadığım biricik babamdır O. Akşamları TV bağımlısı değildir. Muhabbet sofrası tertip eder. Bizleri etrafına toplar. Gün boyu neler yaptığımızı anlattırır bir bir…
Her gün akşamı iple çekeriz biz. Bir bakarım Kur’an okur, bir bakarım elindedir tespihi. Bel fıtığı, bacak ağrısı, nasırlaşmış ayakları O’nu yıldırmaz. Bizim gözlerimizdeki mutluluk pırıltısı O’na en güzel hediyedir Mevlamızdan…

Hafta sonları büyük alışveriş mekânları değildir gezdiğimiz yerler. Ya bir akrabamızı, ya bir aile dostunu, ya bir Allah dostunu ya da bir türbedir, ziyaretlerimiz… Ya da evimize aldığımız misafirlerdir, bizim tatil mutluluğumuz… Anneannem, Babaannem ve dedemler huzurevinde değildir bizim…Evimizin bir kanepesi her zaman onlar için ayrılmıştır. Şeyh Edebali’nin sözünü hatırlatır babam hep: ”Bereket büyüklerle beraberdir.” Büyüklerini ihmal edenlerin hem dünya, hem de ahirette iflas edeceğini anlatır devamlı…

En çok da babamın ve annemin gözlerinde ki ışığı severim ben. Onların gözlerine bakınca yüreklerinde ki gül bahçelerini seyrederim. Kulağıma tatlı bir esinti gelir. Bazen ne anlattıklarını anlamam ama bildiğim bir şey varsa oda sevgiye acıkmadığımdır. Bizim evimizin en büyük zenginliği sevgidir. Biz uyuşturucu, alkol bilmeyiz. Sigara ve alkolün kötü kokusu evimize uğramaz. Bizim evimiz cennet kokar, sevgi kokar, alın teri kokar, çorba kokar, kek kokar,portakal kabuğu kokar,poğaça kokar…

Müslüman çocuğuyum ben. Allah’ı, Peygamber’i, Vatanı, anne -babayı , kardeş sevgisini, Kur’an-ı, Namazı, orucu, sohbeti, hak yememeyi, yalan söylememeyi, hırsızlık yapmamayı,vefayı, sözünde durmayı, kitap okumayı, ilme düşkünlüğü ve daha nice güzellikleri ben anne ve babamdan öğrendim.

Annem ve babam bazen tartışırlar ama hiç boşanmayı düşünmezler. Onlar evlilikteki tartışmalara şöyle diyorlar:
‘’Yuvamız gemiymiş, eğer gemi sağlam olursa fırtına ve dalgalarda batmazmış.’’

Daha evlenirken ikisi de Allah’a dindar eş için dua etmişler. ”Bereketini ve huzurunu yıllardır görüyoruz,” diyorlar. Bizim sevgimiz eksilmiyor daha da çoğalıyor, diyorlar. Her evlilik yıldönümünde çıtayı, daha yukarı yıllara takıyorlarmış.
Yuvalarını menfaate bağlı temellere kurmamışlar, ümmet-i Muhammede hayırlı nesil bırakmak, vatana, millete faydalı bireyler yetiştirmekmiş niyetleri… Hepsinden önce de Allah rızasıymış yuvalarının temeli ve hizmetlerindeki sırları…

Mihrican Ulupınar
12.03.2013
21:12

06
Mar
13

Fıtratın Zuhuruna Vesile Olmak


Fıtratın Zuhuruna Vesile Olmak

Fıtrat: Kelime olarak yaradılış, tıynet, hilkat gibi manalara geliyor. Bir şeyi başlangıcında yarmak, kazmak anlamına gelen ve “fatr” kökünden türemiş olan fıtrat kelimesi, “ilk yaratılış” manasına gelir. Yani, mutlak yokluğun yarılarak, içinden varlığın çıkmasıdır. Fıtrat, bu yarma sonucu ortaya çıkan ilk varlık halidir.İbn Manzur, Lisânü’l-Arab adlı eserinde “fıtrat”ı şöyle tanımlar; yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, peygamberlerin sünneti, kâlb-i selim, adetullahtır. Ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidât gibi manalara da gelir.

Terim olarak fıtrat: “Allah Teâlâ’nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. İbn-i Arabi ise “fıtrat” sözcüğüne “bir şey üzerine yaratılmak” mânâsı vermektedir.

Dünyaya geliş gayemiz: Marifetullah ve Muhabbetullaha ermektir. Allahın varlığını ve birliğini tanımak, kabullenmek, sevmek, tanıtmak ve Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) lâyık-ı veçhile kulluk yapabilmektir.

İstidat: Bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil, kabiliyet ve yetenek demektir. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahlûklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvvelerine denir.

Yüce Yaratıcı bütün ruhlara: “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye sorunca, bütün varlığı ile insanlar: “Evet, sen bizim Rabbimizsin” dediler. Elest bezminde iken ruhumuz bu hitaba aşk ile cevap vermişti. Ruhumuz Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) hayran ve âşık olmuştu. Henüz gafletle perdelenmemiştik ve ilahi sevgi tüm zerrelerimize işlemişti.

Dünyaya gelişten sonra bu sözümüzü unutmuş ve gaflete dalmıştık. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) kalplerimize doğrudan ilhamları ya da vesileleri ile elest bezmindeki sözümüzü hatırladık ve kulluk çizgisinde istikamet üzere yürümeye gayret ediyoruz.

Yüce Yaratacımız, Peygamberine (A.S.) ve onun şahsında ümmetine şöyle emrediyor: ‘’O halde sen yüzünü doğruca, ‘Allah’ı birleyen’ olarak dine, (yani) Allah’ın, insanları üzerinde yarattığı fıtrata (İslâm’a) çevir. Allah’ın (İslâm’a kabiliyetli) yaratışında hiç değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.’’(Rum suresi/ 30.Ayet/ Feyzü’l-Furkân)

Bu yaratılışın gereği, sadece O’na kulluk yapmak ve yalnız O’na bağlanmaktır. Ayet şöyle devam ediyor: “Hepiniz Rabbinize yönelerek, O’na karşı gelmekten sakının, namazı kılın; müşriklerden olmayın.”

Elest bezminde verdiğimiz sözün şuurunda olarak gönlümüzü İlâhi âşk ile doldurmalı, taklidi imandan tahkiki imana erişmeliyiz. Kâinata sevgi elçileri olabilmeliyiz. Mevlana Şems misali…Bu sevgi ile tüm insanlığa gücümüz nispetinde hayra vesile olmalı, bizden sonra gelecek nesillere her açıdan güzel miraslar bırakabilmeliyiz. Fıtratımız buna müsait, zuhurunun inkişafı için ise; gafletten uyanmalı, tevbe suyu ile temizlenmeli, tefekkürü mevt ile ölmeden ölüme hazırlanmalı ve ahirette hüsrana uğrayanlar arasında olmamanın yollarını öğrenmeliyiz.

Dünyaya gelişimizde tertemiz bir fıtratla yaratıldığımızın ispatı Rasulullah (A.S.) Efendimizin şu hadisi şerifi ile de teyit ediliyor:
. “Her çocuk, fıtrat üzerine doğar, sonra annesi, babası onu ya Yahudi, ya Hristiyan, ya da mecusî yapar. Nasıl ki hayvan da uzuvları tam olarak doğar. Hiç doğan hayvanda bir eksiklik görür müsünüz?” (Buhâri, Cenaiz, 79).

Allahu Tealâ, bir kudsi hadiste de, insan fıtratının nasıl bozulduğunu şöyle belirtmiştir: “Ben, bütün kullarımı sadece bana kulluk edecek özellikte yarattım. Fakat onları şeytanlar kandırıp dinlerinden uzaklaştırdılar. Benim kendilerine helal kıldığım şeyleri onlara haram yaptılar, onlara bana şirk koşmalarını ve yarattığım şeyleri değiştirmelerini emrettiler.” (Müslim, Nesai)

Her bir fert fani dünyadaki yolculuğunda, imtihan sırrını hatırından çıkarmadan, Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) seyri sülûkuna dikkat etmeli, önce kendisini yetiştirmeli, sonrasında çevresine de tebliğ ederek onlarında bu bilincinin uyanmasına vesile olmalıdırlar.

Fıtratımız evliliğe ve çocuk sahibi olmaya meyillidir. Bize Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) emaneti olan evlatlarımızı tertemiz fıtratlarına uygun yetiştirmeli, buna azami derece de gayret göstermeliyiz. Bizim ihmal ettiğimiz evlatları başkaları ele geçirecek ruhlarını yanlış itikatlarla dolduracaklar, ateist, satanist, maddeperest, putperest yapmak için sinsice çalışacaklardır. Mevlam muhafaza etsin.

Gençler; dış tesirler, arkadaş ortamı, internetin kötüye kullanımı, medyanın yanlış yönlendirmesi, insi ve cinni vesveselerin etkisiyle, kalplerinde ve sırat-ı müstakimde şaşırma yaşayabilirler. Anne ve babaların İslami şuuru ve yaşantısı ne kadar kuvvetliyse evlatlarının mizacını da aynı derece de etkileyecektir. Ebeveynler bir an önce gaflet uykusundan uyanmalı, kâl ehli değil hâl ehli olmaya özen göstermelidir. Konuşan değil yaşayan, örnek olan, şuurlu Müslümanlardan olmak için gayret etmelidirler.

El, ayak, göz, kulak, dil ve diğer âzâlar (organlar); kalbin emrinde ve hizmetindedir. Bu âzâlarda kalb dilediği gibi tasarruf eder (bunları kullanır) ve onları istediği yöne yöneltir. Bu âzâlar, fıtraten kalbe itâate (uymaya) mecbûrdur. Ona aslâ karşı gelip, isyân etmezler. (İmâm-ı Gazâlî)

Allah dostları, İslamı şuurlu yaşayan anne babalar, aile ortamı, arkadaş çevresi, eğitim birimleri, katıldığımız sohbetler, fıtraten yaratıldığımız saf öze dönmemize vesile olacaklardır.
İnsan tabiatı itibarıyla güzel ahlakı sever, kötü ahlaktan uzaklaşır. Bize verilen cüz-i irademizi hayır tarafına kullanırsak hidayet vuku bulacaktır. Bunun sonucunda nice hayırlı salih amellere imzalarımızı atmış olacağız.

“İslâm tabiat dini olduğu için, yâni hilkate ve fıtrata ve tabiata uygun olduğu için, toplum içinde olmayı tercih ediyor. Bir kenara çekilip kendi başına, ibadet hazları içinde, memnun yaşamaktansa; toplumun içine girip toplumun fertlerinin kendisine ezâ ve cefâ ve zulmüne tahammül etmek, daha sevaplı olarak gösteriliyor.” O yüzden müslümanın da iyi yetişmiş ve sosyal olanı makbuldür.
(Prof. Dr. M. Esad COŞAN (Rh.A)

Sosyal organizasyonlarının hizmet binalarının vakıf ve derneklerin cemaati sağlam ve güçlü tutması bundandır. Yalnızlığa çekilen fertler imanları güçlü değilse, akarsudan ayrılan su damlaları misali, kendi oluşturdukları göletlerinde; yosunlaşmaya, bulanmaya, bozulmaya, sekteye uğrayacaklar ve enerjilerini kaybedeceklerdir.

İlahi ente maksudi ve rızake matlubi niyetimizi devamlı aynı ayarda tutmalıyız.

Ölmeden ölmeyi başarabilmeli nefsimizin tasallutundan sıyrılabilmeli, ruhumuzun beden ülkemizdeki sultanlığına izin vermeliyiz. Ebedi kalacağımız cennet yurduna hazırlanmalı, Cemalullahı seyran eden bahtiyarlardan olabilmeliyiz. Aksi takdirde esfeli safiline kayabilir ve ebedi ızdırap yurduna kendimizi hazırlamış oluruz. Ruhumuz bedenimize esir düşerse, fıtratımıza zıt bir durum vaki olacaktır. Buhran, hüsran kaybedilmişlik kapımızı çalacaktır. Allah Teâlâ Hazretleri (C.C.) muhafaza etsin.

Hidayete ermelerde vesilelere bağlanmak yerine sıratı müstakim üzere istikameti muhafaza etmeli, nihai hedef olarak Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) ermeye, ulaşmaya azmetmelidir. Vesile olanlar kendilerinden benlik görmemeli, kalplerinin ayarını devamlı kontrol etmeli, Hakkın kapısında hadimlik nimetini bahşettiği için Mevla’ya devamlı şükür halinde olmalıdır.

Peygamberimizin Mi’rac´ı: Sütü Alması, Fıtratı Tercih Etmesi

(Sümme ütîtü biinâin) Sonra diyor ki Peygamber Efendimiz: “Bana üç tane kap getirildi; (inâin min hamr) cennet şarabından bir kap, (ve inâin min leben) cennet sütünden bir kap, (ve inâin min asel) cennet balından bir kap… Bal süt ve meşrubat. Hamr, yâni cennet şarabı, meşrubatı… (Feehaztül-leben) Süt kabını aldım.”
(Fekàle: Hiyel-fıtratüllletî ente aleyhâ ve ümmetüke) Cebrâil dedi ki:
“–Bu senin ve ümmetinin üzerinde bulunduğu fıtrattır”
Yâni, Rasûlulah’nı sütü alması fıtratı tercih etmesi demek. Tabii bu da ne demek muhterem kardeşlerim: İslâm dininin insan tabiatına uygunluğu demek. Fıtrata, yaradılışa müsâid, ahkâmı yaradılışa ters değil…
–Bir misal ver hocam da yaradılışa ters nedir anlayayım, yaradılışa uygun nedir anlayayım!..
Bakın meselâ İslâm’da nikâh Peygamber Efendimiz’in sünnetidir, evlenmek sevaptır, evlilik bir çok sevaplar kazandırır insana… Evine yiyecek içecek getirdiği zaman, yediyüz misli sevap alır; çoluk çocuğunu yetiştirince sevap alır, hanım çocuğunu emzirince sevap alır, cihad etmiş gibi ecir kazanır. Karı koca birbirleriyle güzel muamele ettikleri zaman sevap kazanırlar. Yâni bir sürü sevap kazanırlar. Bu, insanın tabiatı işte… Erkek ve dişiden yaratılmış, aile kuruyorlar, çocukları oluyor. Bu böyle…
Fıtrata aykırılık nedir? Evlenmemek, bekâr durmak veya evlenmemeyi dinin bir esasıymış gibi ortaya koymak; işte fıtrata aykırılık… Bizim dinimiz insan tabiatına, çevreye en uygun dindir. Yâni, çevrenin korunması için de İslâm’ın ayakta olması, İslâm’ın devreye girmesi lâzım, müslümanların çalışması lâzım!.. Çevreyi de İslâm dini korur, insanın ruhunu da İslâm dini korur, bedenini de İslâm dini korur. Çünkü fıtrat dinidir, her şey tabii, her şey güzel, her şey olurunca, her şey akış istikametine uygun, akış istikametine ters değil…
Peygamber Efendimiz sütü tercih etmesinden, fıtratı tercih etmesinden, sütü tercih edince de Cebrâil AS’ın: “Tamam, güzel bir şey yaptın, fıtratı tercih ettin.” demesinden sonra devam ediyor. Bizim için büyük bir şeref tabii. Bizim dinimiz fıtrat dinidir. Çağın dinidir, çağlar üstü dindir, ileriye doğru kıyamate kadar insanlığın aradığı dindir. Çünkü fıtrat dinidir. İnsanın tabiatına uygun olağanüstü, olağandışı, akıl dışı, mantık dışı şeyler yok. Her şey insanın tabiatına, fıtratına uygun. Böyle sütle sembolize edilmiş olarak bu rivâyette karşımıza geldi.
M. Esad Coşan


Allah Teâlâ’nın gönderdiği İslâm, insanların fıtratlarına uygun bir dindir. İnsanın fıtratı şimdiye kadar değişmediği gibi kıyamete kadar da değişmeyecektir. O hâlde bu din ebediyyen geçerlidir ve her çağda insanları huzûra kavuşturacak yegâne yoldur. Ahlâkî sefâlete sürüklenerek insânî fıtratı bozmaya çalışanların ise ondan daha iyi bir yapıya kavuşmaları mümkün değildir. Öyleyse insanlar Allah’ın yarattığı fıtratı muhafaza etmeli ve buna en uygun olan dine sarılmalıdırlar. (Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yay.)

Bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalışan bir akrep görür.
Onu kurtarmaya karar verir, parmağını uzatır ama akrep onu sokar. Bu adam tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar. Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler.

Buna karşılık akrebin soktuğu adam söyle der : “Sokmak akrebin fıtratında vardır. Benim fıtratımda ise sevmek var. Neden sokmak akrebin fıtratında var diye kendi fıtratımda olan sevmekten vazgeçeyim?’’

Bizim görevimiz tebliğdir. Bunu yaparken sevgi eksenli olmalı zorlayarak değil sevgi metodunu kullanmalıyız. Örnek halimizle duruşumuzla, yaşam tarzımızla, hayırlı vesilelerden olmalıyız. Halis niyet ile başladığımız bu güzel yolculukta, faydalı ilim tahsili ile irademizi güçlü tutarak, kulluk vazifelerimizde ve hizmetlerde azami gayret göstererek, başarıya ulaşmak elbet zor olmayacaktır.

Allah kusurlarımızı affetsin… Tevfikàt-ı samedâniyyesine mazhar eylesin… Sevdiği, râzı olduğu kullarının arasına bizleri de kabul etsin inşaallah…

Allah-u Teàlâ Hazretleri iki cihanda cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin… Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin… Rıdvân-ı ekberine vâsıl eylesin…

Ya Rabbi! Yolumuzu aç!
Dualarımızı aziz ve yüce İsmin hürmetine kabul et.
Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü tehlike ve kötülüklerden koru.
Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü güzellik ve iyiliklere eriştir.
Bizleri muvaffak ve muzaffer eyle.

Mihrican Ulupınar
mihricanulupinar@gmail.com
06.03.2013/ 03:39




İlahiaşk

Blog İstatistiklerim...@

  • 850,631 hits

Hatırlatıcı Notlar

Sahifelerinize ne yazdığınıza dikkat ediniz. Çünkü bu, Rabbinize karşı okunacaktır. Yazık o kimseye ki çirkin söz konuşur. Eğer içinizden biri bir kardeşine içinde çirkin söz bulunan bir yazı gönderse, şüphesiz bu bir hayâsızlık olur. Ya Rabbine karşı kötü söz söyleyenin hâli ne olur?

Bişr-i Hâfî

İmam-ı Gazali

İmam-ı Gazali son nefeste iman üzere ölmek için aşağıdaki duanın sabah namazlarının sünneti ile farzı arasında okunmasının tavsiye etmiştir Bismillahirrahmanirrahim " Ya hayyü ya kayyumü ya bedias semavati vel erdı ya zel celali vel ikram" Allahümme inni es'elüke en tuhyiye kalbi bi nuri ma'-rifetike ebeden ya allahü ya allahü ya allahü ya rahmanü ya rahıymü bi rahmetike ya erhamer rahımiyn"

Yaşam Koçu Mihrican Ulupınar

Yaşam Koçu Mihrican Ulupınar

Yaşam Koçluğu
Hayatında denge problemi yaşayan,
kişiliğinde, aile ilişkilerinde, ebeveynliğinde, sosyal ilişkilerinde, eğitiminde, ruhsal dünyasında kendini geliştirmek ve problemlerini çözümlemek, hedeflerine bilinçli yol almak için deneyimli bir rehbere ihtiyaç duyan, bayan danışanlara yardımcı olmak için buradayım. Saygılarımla.

@Hakkımda…@

15 Kasım 1971/26 Ramazan 1391 Niğde Değirmenli Kasabası doğumluyum.

1977' den itibaren Eğitim hayatımı İstanbul’da tamamladım.

Halen Dünyanın incisi İstanbul’da ikamet etmekteyim.

Biz Mevlamızın İlahiaşkının Hamallarıyız

Tek derdimiz; Mevlamızın Hakiki Kullarından Olabilmek ve Rızasını Kazanabilmek…

Terk-i dünya/ Terk-i Ukba/ Terk-i Terk/ Hiçlik/ Aşk-ı Deryada damla / Kulluk...

Dileğimiz; Son Nefesimizde Şeb-i Arusu yaşayabilmek ve Cennette Cemalullah’ ı müşahade edebilmektir…

Saygı, Sevgi ve Hürmetlerimle…

Mihrican Uymaz Ulupınar

mihricanulupinar@gmail.com

Aralık 2017
P S Ç P C C P
« Kas    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

@Son Yorumlarım@

hakkında fakraczi
hakkında fakraczi

Hoş Geldiniz :)

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

Diğer 785 takipçiye katılın

Follow Ebedi Sevgiliye Doğru on WordPress.com
17 yaşında çok değerli bir okurumdan #ilahiaşkyolculuğu  Kitabımız için beni duygulandıran onure eden bir yorum aldım. Mevla'm gani gani razı olsun. Gönlü İlahi aşk ile dolsun. Tahtı da bahtı da güzel Olsun. #mihricanulupınar #kitapkurdu #kitap #okumak #okuyorum #okuryazar #oku #ebedi #sevgili #Allah #ask #ask #kalemimden ##islam #islam #note #not #mesaj #istanbul #yenikitap #sisyphosyayinlari #sisyphosyayınları

Twitter Sayfama hoş geldiniz.