Archive for the 'İlim' Category

02
May
07

Allah’ın Kuluna Dost Olmasının Belirtileri


Allah’ın Kuluna Dost Olmasının Belirtileri

1. Gaybe İman Ettikleri Görülür

‘Onlar gayba inanırlar…’ (Bakara: 2/3)

Hem de öyle bir inanmışlardır ki, bu imanla ne rızık endişesi yaşarlar ne de kader noktasında takıntıları olur.

Onlar sadece şunu söylerler;

‘Allah var, Problem yok!’ [195]

2. İbadetlerini Vaktinde Yaptıkları Görülür

Allah dostlarının kelime hazinesinde, belki de en az kullanılan kelimeler;

‘Yarın, sonra, hele bir bakalım, daha vakit var, emekli olduktan sonra, daha genciz,’dir.

İş öncesi,

Onların en çok kullandığı kelimeler;

‘Şimdi, hemen, ne duruyorsun’dur.

Herhangi bir infak talebinde kem küm yapmadan, yüz rengi değişmeden ve en az kullanılan cümleleri sarfetmeden elleri cebine gidiyorsa onda Allah’ın dostluk pırıltıları vardır demektir.

Diğer ibadetlerde de hızlıdırlar;

‘Ve onlar ki namazlarına devam ederler. (korurlar).[196] (Mü’minun: 23/9)

Herhangi bir müslümanın başı sıkıştığında ilk arayan ve olay mahalline ilk gelen kişide Allah’ın dost olma alametlerini görebilirsiniz. [197]

3. Namazlarında Huşu İçindedirler

Allah dostları ikindiye on dakika kala öğlen namazlarını kılmaya çalışmazlar. İbadetleri vaktinde eda etmeye alışık oldukları ve ibadetlerinden zevk aldıkları için vaktin girmesini sabırsızlıkla beklerler.

Ve namazla Allah’a yaklaşacaklarını bildikleri için namazlarında huşu içindedirler… Secde’yi çok iyi değerlendirirler…

‘Onlar ki namazlarında huşu içindedirler.’ (Mü’minun: 23/2)

Camiye girerken, cami içinde gördüğünüz kişi sizden sonra camiden çıkarsa O’nda bu ayetin tecellisini görebilirsiniz. [198]

4. Onlar ki Boş ve Yararsız Şeylerden Uzaklaşırlar

Allah-u Teala, dost seçtiği kişilere vaktin değerini ve önemini bir şekilde ilham etmiştir… O yüzden vakitlerini pirim getirmeyen işlerde harcamazlar…

Geyik muhabbeti yapılan yerde ilk ayrılan, ecir pazarına ilk koşan kişiye dikkatli bakın… Çünkü O ve Onun gibileri;

‘Onlar ki; boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler’ (el-Mü’minun: 23/3) [199]

5. Onlar ki İffetlerini Korurlar

Ne ferdi hayatlarında ne de ailevi hayatlarında en küçük bir iffetsizliğe rastlayamazsınız. Olabildiğince namuslarını korurlar…

‘Ve Onlar ki iffetlerini korurlar.’ (Mü’minun: 23/5) [200]

6. Onlar ki Emanetlerine ve Ahitlerine Riayet Ederler

İnsanın aldıkları emanetleri korumaları, o insanı ya da aldığı emaneti çok sevdiğinden, ya da emanet sahibinden çok korktuğundan emaneti muhafaza etmez.

Allah dostları, aldığı emanetin arkasında Allah’ı görürler… Ve koruyucularına dair Allah’a söz verirler…

O yüzden oldukça hassastırlar… Aynı şekilde verdikleri sözde durmaları da Allah içindir.

‘Yine onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.’ (Mü’minun: 23/ [201]

7. Dünyevi Hiçbir Menfaat Beklemezler

Hem ne diye beklesinler ki?.. Onlar, Rasulullah (s.a.v.)’ın şu hadisini tüm hücreleriyle sindirmişlerdir adeta;

Ebu’l-Abbas Abdullah b. Abbas (r.a.) dedi ki: Bir gün Rasulullah (s.a.v.)’ın terkisinde idim. Şöyle buyurdu:

“Ey oğul, ben sana bir kaç kelime öğreteyim. Allah’ı koru ki,[202] O da seni korusun.[203] Allah’ı koru ki, O’nu karşında bulasın. Dileyecek olursan, Allah’tan dile. Yardım isteyecek olursan, Allah’tan yardım iste! Şunu bil ki, eğer bütün insanlar (en ufak) bir şey ile sana faydalı olmak için bir araya toplanacak olsalar Allah’ın senin için yazmış olduğundan başka bir şeyle fayda sağlayamazlar. Eğer sana her hangi bir şeyle zarar vermek için bir araya toplanacak olsalar, Allah’ın senin aleyhine yazmış olduğu bir şeyden başkasıyla sana zarar veremezler. (Çünkü) kalemler kaldırılmış sahifeler (in mürekkebi) kurumuştur.”[204]

Tüm imkan ve olanakları yaratan dururken, neden ikinci ele başvursunlar ki?

Bu sebeple insanlardan dünyevi bir çıkar beklemezler. [205]

8. Dünyada Misafir Gibi Görünürler

Ahiret endeksli bir hayat yaşadıkları için dünyaya pek yatırım yapmayı düşünmezler. İmtihan salonu olan bu dünyanın cazibesine pek kaptırmazlar kendilerini…

Dert ve tasaları Rablerinin rızasını kazanmak olduğu için dünyevi dertleri problem etmezler. Konuşmalarında ve bire bir nasihatlerinde şu gerçek üzerinde dururlar:

İbn. Ömer dedi ki, Allah Resulu bana dedi ki:

– Dünyada bir garip gibi ol. Veya geçici bir yolcu gibi ol.’ İbn.Ömer dedi ki;

‘Sabahladığında akşamı bekleme, akşamladığında da sabahı bekleme.[206]

9. Lükse Önem Vermezler

Cennette lüks bir hayat yaşamayı kafalarına koydukları için ihtiyaçları dışındakilerini yatırıma kullanarak;

‘… Sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. “İhtiyaçtan fazlasını” de…’ (Bakara: 2/219) ayetini yaşarlar… Yine, kitaplarında moda’ya yer yoktur ve israfı sevmezler…

Hz. Ömer (r.a.)’nın şu sözü başlığımızı yeterince aydınlatıyor:

‘Üç şey dışındakiler senin değildir. Yediğin, içtiğin ve giyip eskittiğin.’[207]

10. Ecir Avcısıdırlar

Allah-u Teala, kendisine dost seçtiği insanlara bazı amelleri sevdirmiştir… Kimine, insanlara hizmet etme amelini sevdirmiş. Kimine ilim ruhunu, kimine infak bilincini, kimine gece ibadetlerini sevdirmiştir… Ama bazı Allah dostları var ki tabiri caizse tam bir ecir avcısıdırlar…

Daha çok amel işlemek için pusuda beklerler… Gördükleri avı (ecir) babalarına bile vermek istemezler…

11. İbadetlerinde Lezzet Alırlar

Allah-u Teala, sevdiği kullarının cennetteki derecesini yükseltmek için imanlarını artırır. Artan iman da salih amellere yansır…

Kur’an okurlar;

Kur’an okumalarından aldıkları lezzet, diğer okurlardan farklı olur;

‘Ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar. (Kur’an okumak) Onların saygısını artırır.’ (İsra: 17/109)

Namaz kılarlar;

Kıldıkları namazlardan aldıkları lezzet başlarını döndürür.

Okuyoruz;

(Tabiinlerden) Müslim b. Yesar hakkında şöyle rivayet edilir;

Müslim b. Yesar namazda iken az veya çok herhangi bir şeyle ilgilendiğini hiç görmedim. Bir gün mescidin bir kısmı yıkılmış çarşıdakiler panik göstermişler. Osman b. Yesar mescidde namaz kıldığı halde bu duruma hiç aldırış etmemişti. Şevzeb şöyle demiştir:

– Müslim b. Yesar evde namaz kılacağı zaman ev halkına, “Konuşun… Ben, sizin konuştuklarınızı duymuyorum.” derdi. O eve geldiğinde ev halkı hiç konuşmaz, namaza durduğunda konuşur, gülerlerdi.[209]

Allah’ı zikrederler;

Zikirleri diğer insanların zikirlerinden farklı olur;

‘Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi Cehennem azabından koru. (Ali İmran: 3/191)

İnfak ederler;

İnfak anlayışı diğer müslümanların infak anlayışından oldukça farklıdır;

‘… kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler…’ (Haşr: 59/9) [210]

12. Herkes Tarafından Sevilirler

Allah-uTeala, kulları tarafından sevilince, sanki kullarına jest yapıyormuş gibi diğer insanların kalbine o kuluna karşı sevgi ilham eder…:

Ebu Hureyre (r.a.)’dan.

Resulûllah (s.a.v.) dedi ki;

– ‘Allah bir kulu sevdiğinde Cebrail’e söyler:

– ‘Ben filancayı seviyorum, sen de sev.

Cebrail o filanı sever ve, semadaki meleklere;

– ‘Rabbiniz, filancayı seviyor, ben de seviyorum siz de sevin’ der.

Semadaki bütün meleklerde onu sever.

Allah Rasûlü (s.a.v.) dedi ki;

– ‘Yerde ona kabul defteri açılır. Birine kızdığı zaman da aynısını söyler.[211]

Bu, dünyadaki mükafattır… Tabi bir de cennetteki mükafat vardır ki, baş döndürür…

Bir insanın diğer insanlar tarafından sevilmesi bazı nedenlere dayanır;

1. Doğru sözlü olmaları

2. Emanete ihanet etmemeleri

3. İnsanların mallarında ve namuslarında gözleri olmamaları

4. Tebessümlü olmaları

5. Kavgacı ruhları olmamaları

6. Kendine ve çevresine saygılı olmaları vs.

Bu tür vasıfları barınanlar insanların sevgisini üzerlerine çekerler…

Bu tür vasıflara sahip olmakta Allah’ı sevip ona dost olmakla mümkün olur ancak…

Eğer çevreniz tarafından hiçbir menfaat beklenilmeden seviliyorsanız, bilin ki Allah ta sizi seviyor. [212]

13. Konuşmalarında ‘Bence’ Kelimesine Pek Rastlanmaz.

Akıllarını ‘vahye’ sattıkları için her konuda ‘vahye’ (Kur’an ve Sünnete) danışırlar. Herhangi bir konu için;

“Allah buna ne der?

Peygamber bu konu hakkında ne demiş?

Ulemalarımızın görüşü ne?” diyerek pek de görüş beyan etmezler.[213]

‘Ey iman edenler!Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ululemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasul’e götürün (Onların talimatlarına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. (Nisa: 4/59) [214]

14. Allah’tan Başkasından Korkmazlar

Allah dostları şu gerçeği çok iyi bilirler;

Tüm dünya bir araya gelse, ancak Allah’ın takdir ettiği kadar zarar verebilirler…[215]

İşte bu gerçeğe iman etmiş olmaları, kalplerindeki Allah dışında tüm korkuları söküp atar…

Neden korkacaklar?

Başlarına gelmeyecek musibetin isabet etmesinden mi?.. Yazılmamışsa zaten kimse zarar veremez.

Yazılmışsa da hiç kimse merhamete gelip o zararı def edemez…

Onlar Allah’ı sevdiler ve bu sevgi diğer korkuların silinmesini sağladı.

‘Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kafirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. (Hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar.) Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lutuftur. Allah’ın lutfu ve ilmi geniştir. (Maide: 5/54)

Sevgi ve korkunun giriş ve çıkışları kalpte gerçekleşir… Kalbin tasarrufu kimin elinde? [216]

15. Dilleri Zikirle Islaktır

Günün her saatinde ve her ortamda Allah’ın gücünü, büyüklüğünü ve sanatını gördükleri için hayranlıklarını dile getirirler…

‘Subhanallah’

‘Elhamdulillah’

‘Allahuekber’

Allah’ın, zikredilmeyi çok sevdiğini bildikleri için dillerini en çok bu yönde kullanırlar… [217]

16. Saatlerini Gece 2.30’a Kurarlar

O saatte kalktıklarını Allah’tan başkasının görmemesi için oldukça dikkat ederler.[218] Gecenin mutluluğunu ve muhabbetini yalnızca Allah ile paylaşmak isterler.

O saatlerin önemini Allah dostları bakınız nasıl dile getiriyorlar;

Ata b.ebi Rabah;

“Gece namazı, bedene ve bütün organlara kuvvettir. Bu namaza kalkan kimse, sevinçli ve huzurlu olur. Kalkmayan, üzüntülü ve kalbi kırık olur. Kendini birşey kaybetmez gibi hisseder. Gerçekten de o çok faydalı şey kaybetmiştir.[219]

Hz. Ebu Bekir, son anlarının yaklaştığını hissedince, kendinden sonra halife olacak Hz. Ömeri çağırarak şu vasiyette bulundu:

“Ey Ömer!, Allah’tan kork ve bil ki Allah’ın gece yerine getirilmesi gereken hakları var, onları gündüz kabul etmez; gündüz yapılması gereken hakları var onları da gece kabul etmez.

Hz. Ömer, çoğu gün uyuyacak zaman bulamadığı için, oturduğu yerde uyukladığı olurdu. “Gündüz uyusam halkın işlerini göremem, gece uyusam Allah’tan gelecek payımdan mahrum kalırım” derdi.[220]

Selman-ı Farisi, gece karanlığında namaz kılmaya başlar, yorulduğunda ise dille zikreder, yine yorulunca ağlar, bundan da yorulunca ayet ve azamet-i ilahiyyeyi tefekkür ederdi. Sonra kendi kendine “İstırahat ettin, haydi kalk!” der ve namaza devam ederdi. Bir süre namaz kıldıktan sonra “İstirahat ettin, artık zikir yap!” der ve zikre başlardı. Böylece gecesini hep namaz, zikir ve tefekkürle geçirirdi.[221]

Allahû Teâlâ’nın, bir insana gece vaktini sevimli kılması demek; O insana birçok lutufta bulunmuş demektir….

İşte bu yüzden; saatlerini çoğunun kurmadığı bir saate kurarlar… [222]

17. Yürüyen Kur’an Çağrışımı Yaparlar.

Allah’a dost olan bir insan, Allah’ın emir ve yasaklarının dışına çıkmaz. Allah’a olan itaatlerini amelleriyle ispat etmeye çalışır.

Bunun için, Kur’an’dan aldıkları her on ayeti yaşadıktan/pratiğini yaptıktan sonra bir on ayet daha alırlar… Gün gelir, kağıt üzerindeki ayetler insan amelinde sergilenir…

İşte Allah dostları, konuşmalarıyla, görüşmeleriyle, nasihatlarıyla, üzülmeleriyle, ticaretleriyle, komşuluk ilişkileriyle, adaletli oluşlarıyla, edepli oluşlarıyla, kardeşlik hukukunu gözetmeleriyle, yardımlaşmalarıyla, adeta Kur’an’dan inciler sergilerler…

Onlar, insanlar için iyi bir Kur’an fihristidirler… İstediğin ayeti onların amellerinde bulabilirsiniz…

Ne mutlu O Allah dostlarına ki Kur’an’ı bedenlerine giydirdiler… [223]

18. Hiç Kimsenin Kınamasından Çekinmezler

Allah’ın tüm insanlara tavsiye ettiği bu büyük dini seçerken hiç kimseye danışmayan Allah dostları hiç kimsenin kınamasına da kulak vermezler…Çünkü, Allah ile yapmış oldukları dostluk sözleşmesinde şu ibarelerin altına imza atmışlardır:

1. Senden başka hiçbir ilah yoktur Allah’ım!

2. Tüm canlıların rızkını sen verirsin!

3. Herşey senin kontrolünde

4. Senin, ya da bir başkasının rızası arasında kaldığımda, senin rızan diyeceğim.

İşte bu yüzden hiç kimsenin kınamalarına aldırış etmezler ve korkmazlar…

Eğer haklı olduklarına inanıyorlarsa, çürütücü deliller dışında hiçbir göç onların kararını bozamaz! (Allah’ın izniyle). [224]

19. Canlarını Heran Vermeye Hazırdırlar

Allah’a dost olmaya çalışan bir insan, her an patlamaya hazır bir bomba olan bir insandır. Ecir avcısı olarak da tanınan Allah dostları, nefse en ağır gelen amellere de talip olurlar;

‘Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip O yolda canını vermiştir; kimi de (şehidliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde sözlerini değiştirmemişlerdir. (Ahzap: 33/23)

Bir an önce gerçek dosta kavuşabilmenin hesabını yaparlar… Bu arzu ve istekleri hem çokca salih amel işlemelerini sağlar hem de şehadet kervanına katılmadan önce rezervasyon yaparlar… Adları okunduğunda;

‘Tüm imanım ve aşkımla, işte buradayım’ derler. [225]

20. Yoklukta Bile Varlıklı Görünürler.

Allah dostları, yokluk zamanlarının en iyi ilacı olan sabır ve tevekkülü kullanırlar… Hiçbir şekilde insanların ellerine bakmazlar… Taleplerini gerçek dosttan yana kullanırlar… Böylelikle onurlu ve izzetli bir şekilde hayatlarına devam etmiş olurlar. [226]

21. Kardeşlerini Kendi Nefislerine Tercih Ederler.

Bu tercihleri Allah’a olan sevgilerinden kaynaklanır. Allah dostları için bir kardeşe hizmet etmek demek, Allah’a hizmet etmek demektir.

Allaha karşı sevgi ve saygıları; kardeşleri için her türlü riski göze alacak kadar ileridedir.

Uhud’da ne olmuştu?

Uhud’da, yaralı mücahidler, ihtiyacı olduğu halde kendilerine uzatılan suyu içmeyip diğer kardeşlere verilmesini istemişlerdir. Onlar da aynı fedakarlığı gösterip diğer kardeşe verilmesini istemişlerdir… Yaralıların hepsi şehid olur, su bardakta kalır…

Allahû Ekber!

Bir insan nasıl olur da kardeşini nefsine tercih eder? Nedir bu işin sırrı?

Bir Allah dostu bunu şöyle açıkladı.

Müslüman kardeşin, birçok soruları barındıran imtihan sorundur. Çözdükçe Allah’ın rızasını kazanırsın. Yani müslüman kardeşinin arkasında Allah’ı göreceksin.

Durum böyle olunca o müslüman, gözünde değer kazanır. O müslümanı kırmak istemezsin… Soruyu beğenmeyen bir öğrenci nasıl başarılı olabilir ki?

Müslümanı sev, Allah da seni sevsin.

Müslümanın kusurunu gizle, Allah da senin kusurlarını gizlesin.

Müslümanın ihtiyacını karşıla, Allah’da senin ihtiyacını karşılasın.

Müslümana ikram et, Allah’da sana ikram etsin.

Müslümanı nefsine tercih et, Allah’da sana değer versin.

Hiçbir menfaat beklemeden yaranıza kan veren bir müslüman görürseniz, biliniz ki Allah size dostunu göndermiş de ders almanızı istemiş. [227]

22. Hücrelerinde Kibir Virüsüne Rastlanmaz.

Kibirlenmeyi hak edecek hiçbir malzemeye sahip olmadıklarını bildikleri için kibirlenmenin yanından bile geçmezler.

Kibirlenenlerin akibetinin ne olacağını adı gibi bilirler;

‘Onlara: İçinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin; kibirlenenlerin yeri ne kötü! denilir.’ (Zümer: 39/72) [228]

23. Bulundukları Her Ortamda Allah’ın Rızasını Ararlar.

Susmaları gereken yerde konuşmazlar, konuşmaları gereken yerde de kesinlikle susmayı tercih etmezler…

Kalkmaları gereken yerde kalkarlar, beklemeleri gereken yerden de bir yere ayrılmazlar… Yeter ki O amellerde Allah’ın onayı olsun! [229]

24. Sabır Ve Şükür, Hayatlarının Vazgeçilmez İkilisidir.

Allah’ın; hangi vasıfları taşıyan müslümanları sevdiğini bildikleri için sonunda sabrı getiren amelleri işlemeye çalışırlar…Ve bir şekilde sıkıntılı bir hayat yaşarlar… Hiçbir zaman dil ile ya da surat asarak isyanvari görüntü içine girmezler…

Herhangi bir maddi ya da manevi sıkıntı içinde görürseniz, sorun onlara;

– Nasılsınız?

verecekleri cevap;

– Elhamdulillah…İyiyim…. Daha da beteri olabilirdi. Her halukârda elhamdulillah’ olur.

İşte O Allah dostuna sıkı sıkı sarılın…Çünkü O size tevekkül, teslimiyet ve sabır dersi vermiştir. [230]

25. Vakitlerine Değer Verirler.

Zamanla yarıştıklarını bilirler… Sol tarafındaki meleği yormamak! için vakitlerini boşa harcamazlar. Onları her an bir işte görürsünüz… Hayatları dolu doludur…

Bir işi bitirince diğerine başlarlar… Tembel değillerdir. Özellikle de Allah’a daha çok yaklaştıracak amellerin hangi vakte denk geldiklerini bildikleri için hayatlarını O vakte ayarlarlar… [231]

Sonuç

Allah’a dost olmaya çalışan bir müslüman olarak derim ki;

Allah, sizi kendisine dost olmaya zorlamıyor. Bu konuda oldukça serbestsiniz. İster Allah’ı ve dostlarını dost edinin ister başkalarını… Ama unutmayın ki başkaları sınıfındaki dostlar babanız ya da en yakınınız da olsalar şeytanın dostlarıdırlar…

Çünkü Allah ve dostları dışındaki tüm dostluklar Şeytani olarak adlandırılır.

Eğer Allah’a dost olmaya karar vermişseniz unutmayın ki; Bu saate kadar ne kadar çok günah işlemiş de olsanız Allah’a dost olabilme olasılığı her zaman yüksektir.

• Allah ile kurulacak olan dostluğun önündeki engelleri tesbit edip gerekli önlemleri almak dostluk yönünde önemli bir adımdır…
• Allah ile dostluk nasıl kurulabilir başlığı altındaki yazılarla sınırlı kalmayın… Başka vesileler de arayın…
• Allah ile kurulacak dostluğun getirisini ve O’na dost olamamanın götürüsünü iyi bilin ki vereceğiniz dostluk kararı sağlam olsun.
• Allah’ın, kullarına dost olmasının belirtilerini kendi nefislerinizde tecelli ettirmeye çalışın…

Allah ile dostluğumuzun önündeki engelleri bir bir aşıp O’na dost olabilmemiz duasıyla….

KAYNAK:
[195] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 180.

[196] Zannetmeyin ki Feyzullah bu tür vasıfları taşıyor. Vallahi bu sayfaları utanarak yazıyorum. Çünkü bu sayfayı yazarken sabah ezanı okunuyor ve camiye uzaklığım 300-400 metre… İnşaallah ‘şimdi’ kelimesini kullananlardan oluruz… inşaallah…

[197] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 180-181.

[198] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 181.

[199] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 181.

[200] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 181-182.

[201] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 182.

[202] Allah’ın emir, yasak ve tavsiyelerini yaşamaya çalış.

[203] Allah’ın kuluna dünyada yardım etmesi, cennette derecenin artırılması.

[204] Tirmizi.

[205] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 182-183.

[206] Buhari.

Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 183.

[207] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 183-184.

[208] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 184-185.

[209] İbnü’l-Cevzi, Sıfatu’s-Safve: 3/72; İman ve Salih Amel, Abdulhamid Bilali, Buruc Yayınları.

[210] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 185-186.

[211] Müsned: c:3 s.: 299. hd: 3481, 9341.

[212] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 186-187.

[213] Özellikle de hüküm istenen konularda.

[214] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 187-188.

[215] Daha önce kaynağı verilmiştir.

[216] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 188-189.

[217] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 189.

[218] Evli olanlar için birbirlerini uyandırmaları tavsiye edilmiştir.

[219] İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-nihaye: 9/294.

[220] İbnü’l-Cevzi, Sıfatu’s-Safve: 1/264.

[221] Kevseri, Altun Silsile, 47.

[222] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 189-190.

[223] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 191.

[224] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 191-192.

[225] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 192.

[226] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 192.

[227] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 193-194.

[228] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 194-195.

[229] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 195.

[230] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 195-196.

[231] Feyzullah Birışık, Allah İle Dostluk Nasıl Kurulabilir?, Karınca Yayınları: 196.

04
Nis
07

Hiç Miraca Çıktınız Mı?


semapy4.jpg

Rastladıkça sorardı bir arkadaşım bana:

-Miraca çıktın mı?

Acaba çıkmış mıydım?

Yani bir namazda Mirac duygusu yaşamış mıydım? Koltuğumun altına alıp, Mahşer’de Rabbimin huzuruna güvenle taşıyacağım bir vakit namazım var mıydı?

Namaz kaygısı yüreğimi hoplatıyor.

Allah Rasulü – sallallahü aleyhi ve sellem- o yüceliklere çıkmış, ve oradan Namazla dönmüş. Böylece Namaz ile Mirac arasında derin bir akrabalık doğmuş.

Sanki Namaz mü’minin Miracı olmuş.

İslam, insanın Rabbi ile yakınlığını bilinç – idrak haline getirmeyi öngörüyor. “Kulluk” bilincinin – idrakinin böyle olduğu takdirde diri yaşanacağını düşünüyor. “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” Bu birlikteliği idrak, insanın İslam içindeki seyrü seferinin başarısına bağlı.

Tüm ibadetler bu seyrü seferin güne, haftaya, aya, yıla yayılan safhaları… Bu ibadetlerle, “Her an”da yaşanan “Huzur Hali”ne ulaşıyor insan: O’nun huzurundasın. O seni görüyor. O’nunla berabersin. Bunu idrak sende nasıl bir halet-i ruhiye oluşturursa onu kuşanmaya çalış.

Bu idrak durup dururken kazanılmıyor. Kalbe emek vermek gerekiyor; Kalb zikirle – Allah Teala ile beraberlik temrinleri- ile yoğruluyor. Namazlar, oruçlar, haclar, zekatlar kalbi yoğuran beraberlik temrinleri.

Namaza durdunuz:

Huzurda mısınız?

Abdestinizi abdest gibi aldınız mı, yani yüreğinizdeki manevi kirlerden arınma cehdi gösterdiniz mi, sonra maddi her türlü kirden arındınız mı, sonra Huzura çıkma vaktinin heyecanını yaşadınız mı, sonra yönler içinde savruluşlardan kurtulup, O’na yöneldiniz mi, ve sonra bütün bu hazırlık eylemlerini getirip, “İşte huzurdayım Rabbim” gibi bir kalbi yoğunlaşma, niyet duruluğu yaşadınız mı?

“Allahüekber!”

Tüm engelleri O’nun için aştınız ve geldiniz, yüreğinizden bir sada koptu, tüm yücelikler O’nun yüceliği yanında silinip gitti, bir iman, bir karar anıt gibi dikildi içinize:

“Allahüekber!”

Huzurdasınız. Hem var hem yoksunuz, O sizi kabul etti, böyle bir yüceliği tadıyorsunuz. kalbinizde tarif edilmez bir Kabe kavseyn heyecanı… meleklerin bile kanadı bu yüceye çıkmak için yetmemiş, onlar bile geride kalmış.

Böyle bir namazınız var mı?

Namazlarınızdan kaygı duyuyor musunuz?

Kendinizi “Veylün lil musallin” kapsamı içinde hissetme tedirginliğine düştüğünüz oluyor mu? Namazlarınızda sık sık “sehv” alemlerine savrulduğunuz için….

Okumaya başladınız. Yüreğinizde Fatihayı idrak çağlayanı oluştu. Alemlerin Rabbini tefekkür ettiniz, tüm övgüleri O’na tahsis ettiniz, O’nun Rahman ve Rahim ismi şeriflerine sığındınız, Din Gün’ünü hatırladınız, “El hükmü yevmeizin lillah” dediniz, o hüküm anında mutluluk yaşamayı düşlediniz, sonra döndünüz, ibadetlerinize baktınız, bir ikrar geçti içinizden “Ancak….Sana ibadet ederiz, ancak…. Sen’den yardım dileriz.” Yüreğinizin sarsılmalarına karşı bu ikrara sığındınız. Sonra dua kelimelerinden yardım dilediniz, “İhdina! Bize yol göster!” sırat-ı müstakim için, in’am edilen insanların yolu için, gazaba uğrayanların ve sapkınların olmayan yol için…”

Kıyamları, kıraatleri, rükuları, secdeleri nasıl yaşıyorsunuz?

Secdede bir Rabbani yakınlık hissediyor musunuz?

Namazdan çıkınca nasılsınız?

Namazdan çıkınca hayatınız nasıl?

Miraca tutkun – sevdalı bir namaz.

-Mirac’a çıktınız mı?

-Mirac iklimini yüreğinize taşıyan bir namaz kıldınız mı?

Ben derim ki, insanın böyle, hiç olmazsa bir vakit bir namazı olmalı. Onu koltuğunun altına alıp, Rabbinin huzuruna varabilmeli, “İşte Rabbim, diyebilmeli, çok namaz kıldım, ama işte bu namazım bütün yarasına beresine rağmen Senin huzuruna taşınabilecek bir güzellik taşıyor!”

<ALINTIDIR>

04
Nis
07

Hazret-i Mevlana’nın namaz Değerlendirmesi


normal8789610024am.jpg

Hazret-i Mevlana’nın namaz DeğerlendirmesiGönül ustası Hazret-i Mevlânâ, insanı ilâhî huzura ulaştıran tekbir, kıyam, rükû, secde, selam ve dua gibi namaz rükünlerine oldukça düşündürücü mânâlar kazandırır.

Namaza tekbirle girmek, “İlâhî, biz senin huzurunda kurban olduk” demektir. (Tekbir getirerek kurban kesildiği gibi, tekbirle namaza başlamak da ‘Allah’ım, canımız sana feda olsun’ anlamındadır.)

Namazda kıyama durmak, Allah’ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır. Kul, biraz sonra hakkıyla yerine getiremediği kulluğundan ve işlediği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükû’a eğilir.

Başı rükû’da iken “Hakk’ın sualle-rine cevap ver!” diye İlâhî ferman gelir. Kul, rükûdan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüz üstü secdeye kapanır.

Tekrar ona “Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver!” diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırırsa da, tekrar yüzüstüne kapanır.

O ağır yükün tesirinden dizleri üstüne çöker. Sağa selam verir; peygamberler ve melekler tarafına bakar, onlardan şefaat talep eder. Onlar derler: “Çare ve yardım günü geçti. Çare, ancak dünyada olabilirdi. Orada salih amellerde bulunmadınız, o günler gitti.”

Sola selam verir; akraba ve yakınlarının tarafına bakar. Onlardan da bir fayda göremez.

Herkesten ümidini kesince, dua için iki elini kaldırır. “Ya Rabbi, herkesten ümidimi kestim. Kuluna melce ancak Sensin. Senin rahmet ve mağfiretine sınır yoktur

04
Nis
07

Alimlerin Fazileti


ALİMLERİN FAZİLETİ

Kütüb-i Sitte

ALİMLERİN FAZİLETİ4072 – Ebu Ümame radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a biri âbid diğeri alim iki kişiden bahsedilmişti.

“Alimin âbide üstünlüğü, benim, sizden en basitinize olan üstünlüğüm gibidir” buyurdu.”

Tirmizi, İlim 19, (2686).

4073 – Yine Tirmizi’nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir: “…Aleyhissalatu vesselam sonra buyurdular ki: “Allah Teâla Hazretleri, melekleri, semâvat ehli, deliğindeki karıncaya, denizindeki balıklara varıncaya kadar arz ehli, halka hayrı öğretene mağfiret duasında bulunur.”

Hadis Tirmizi’nin aynı babındadır.

4074 – İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Tek bir fakih, şeytana bin âbidden daha yamandır.”

Tirmizi, İlim 19, (2083).

4075 – Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a Allah indinde en efdal insanın kim olduğu sorulmuştu: “Allah indinde en kıymetlileri en muttaki olanlardır!” buyurdular. “Biz bunu sormadık!” demeleri üzerine: “Öyleyse o, Halîlullah’ın oğlu, Nebiyyullah’ın oğlu Nebiyyullah’ın oğlu Yusuf’tur” buyurmuştu. Yine itirazla: “Hayır bunu da sormadık” dediler. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam: “siz bana Arap hanedanlarından mı soruyorsunuz?” dedi. “Evet (Ey Allah’ın Resûlü!) dediler. “Onların cahiliye dönemindeki hayırlıları, fıkıh öğrendikleri takdirde, İslam’da da en hayırlılarıdır!” cevabını verdi.”

Buhari, Enbiya 8, 14, 19, Menakıb 1, 25, Tefsir, Yusaf 1; Müslim, Fezail 168, (2378).

4076 – Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Dinde fakih (bilgili) olan kimse ne iyi kimsedir! Kendisine muhtaç olununca faydalı olur. Kendisine ihtiyaç olmayınca ilmini artırır.”

Rezin tahric etmiştir.

4077 – Yine Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Kim, benden sonra öldürülmüş olan bir sünnetimi ihya ederse beni seviyor demektir. Beni seven de benimle beraberdir.”

Rezin tahric etmiştir.

4078 – Ebu’d-Derda radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın şöyle dediğini işittim: “Kim bir ilim öğrenmek için bir yola sülûk ederse Allah onu cennete giden yollardan birine dahil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) koyarlar. Semavat ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar âlim için istiğfar ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasib elde etmiştir.”

Ebu Davud, İlm 1, (3641); Tirmizi, İlm 19, (2683); İbnu Mace, Mukaddime 17, (223).

03
Nis
07

ilim cennete götürür


kk7gw4hn0gq3.jpg

03
Nis
07

İlim öğrenmek ve öğretmek


04. 06. 1999 – AKRA CUMA SOHBETİ

Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN Rh.A

——————————

İLİM ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEK

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili Ak-Televizyon izleyicileri ve Ak-Radyo dinleyenleri! Allah hepinizden razı olsun… Sevdiği razı olduğu kul olup, öyle yaşayıp, huzuruna öyle varmayı nasîb eylesin… İki cihan saadetine erdirsin…

Bugün kur’a ile açılan hadis-i şerif kitabı sayfası, Râmûz’un 440’ıncı sayfası… Dört tane ilimle ilgili hadis-i şerif var. Sohbetimizdeki ağırlıklı konu, ilim konusu olacak demek ki.

a. İlim Taleb Etmenin Karşılığı

Birinci hadis-i şerifi okuyorum. Abdullah ibn-i Ömer RA’dan rivayet edilmiş. İbnün-Neccâr kitabında kaydetmiş. Peygamber SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:

RE. 440/2 (Men kâne fî talebil-ilm, kânetil cenneti fî talebih, ve men kâne fî talebil-ma’sıyeh, kânetin-nâru fî talebih.)

“Kim ilim talebi peşinde olursa, ilim öğrenme yolunda, onu elde etmek için çalışma uğrunda niyetini, gayretini sarfediyor olursa, (kânetil-cenneti fî talebihî) cennet de onu ister. Cennet de onun peşine düşer, cennet de onu taleb eder, onun isteğinde olur.” Yâni bu kul cennete gelsin, girsin diye ister o kulu.

(Ve men kâne fî talebil-ma’sıyeh) “Kim de isyan, günah peşinde olursa, onu yapmağa, onu elde etmeğe uğraşırsa; gayretini, himmetini, düşüncesini oraya sarfederse; (kânetin-nâru fî talebih) onun da cehennem peşine düşer, cehennem onu ister. ‘Yâ Rabbi, bu herifi cehenneme koy!’ diye, cehennem onun talebcisi, taliplisi, isteklisi olur.”

 

Demek ki müslüman olarak Allah’ın rızasına erenlerin gittiği yer olan cenneti, rızası yurdunun, nimetler, ebedî saadetin olduğu yer olan cenneti istediğimize göre, cehenneme düşmekten Allah’a sığındığımıza göre; cenneti biz istiyoruz, bir de cennet bizi isterse, o iki taraflı istek daha da hoş bir şey olur. Cennet taleb edecek bizi, “Yâ Rabbi, şu kulunu cennete sok!” diyecek. Ne kadar güzel bir şey…

O halde aziz dinleyenler ve izleyiciler, ilim peşinde olmalıyız. İlim çok önemli. Dünyayı isteyen de ilim öğrenmek zorunda… Dünyayı isteyen ne demek; dünyada meslek sahibi olsun, kazanç sahibi olsun, yükselsin, itibarlı bir insan olsun, ilerlesin, gelişsin, rakiplerini geçsin… Dünyevî amaçlar bunlar, bu dünya hayatı ile ilgili istekler. Bunu isteyen de ilme sarılmalı!

İlimle çalışan, bilimsel yöntemleri kullanan, mesleğinde ilmi takib eden, mesleğinin gelişmelerini, dünyanın neresinde olursa olsun meslektaşlarının yaptıklarını dergilerden, kitaplardan, ilmî toplantılardan takib eden ilerler.

 

Uluslarası sergileri gezmeğe giden bir arkadaşımız söylüyordu:

“–Çok istifade ediyoruz hocam!” diyordu. “Bir sergiye gittiğimiz zaman, orda kendi mesleğimizdeki yeni gelişmeleri görüyoruz, bizim için çok faydalı oluyor.” diyordu.

Dünyayı isteyen de ilme sarılmak zorunda ve kendi mesleğinde, kendi dalında ilmî usüllerle çalışmak ve ilme eğilmek zorunda.

Meslekler çeşitli ama, hepsinin müşterek bir öğrenmesi gereken bir konu var; o da din ve iman, akîde konusu… Demin bir arkadaş bana sordu, boş zamanı varmış bir kardeşimizin; “Nedir mesleği?” diye sordum ben. Biraz ilmî kitaplar okumak istiyormuş. Tamam, hangi meslekte olursa olsun, mutlaka okumalı!..

 

Bu geçtiğimiz hafta İstanbul’un fethi münasebetiyle Fatih Sultan Muhammed Hân-ı Cennet-mekân’ı anlatırken, özelliklerini, husûsiyetlerini, meziyetlerini, diğer insanlardan farklarını anlatırken, en çarpıcı olan yerlerden birisi, çok kitap okuması ve bir de çok dil bilmesi… Muhtelif dilleri biliyor. Fethettikleri ülkelerde yaşayan insanların dillerini bilen bir kimse…. Arapça, Farsça, Rumca, Lâtince, Yunanca dillerini biliyor. Daha fazla diller bildiğini söyleyenler de var.

Kütüphanesinden pek çok yabancı dilde kitap intikal etmiş bize. Demek ki okuyordu. Hocalarından bir kısmının yabancı hocalar olduğunu biliyoruz. Dünyayı çok iyi takib etmiş. Coğrafyaya dair eserleri var. Dünyanın neresinde ne var, öğrenmiş.

Tarihi iyi takib etmiş. Eski devletleri yönetenlerin hangi hataları yaptığını, hangilerinin ne sebeplerle başarı kazandıklarını incelemiş, okumuş. Onun için müstesnâ bir padişah, başkalarına benzemeyen bir padişah ve başkalarının yapamadığı kadar büyük işleri başarmış. Başkalarının nail olamadığı kadar büyük şöhrete ermiş.

Yabancılardan bir kısmının da söylediğine göre, cihanın gelmiş geçmiş en büyük cihangir devlet adamı, hükümdarı ki, “İskenderler bile geride kalmış.” diyenler var.

 

Yetişme tarzı çok büyük alim hocalardan. Küçük yaşından itibaren çocuklukla, oyunla, geziyle vs. ile ömrünü zâyî etmemiş. Küçük yaşında padişah olmuş. Ondan sonra bir ara vermiş. Ondan sonra babası vefat ettiği için, 19 yaşında kesin olarak padişahlık tahtına oturmuş. Üç sene sonra da, 22 yaşında İstanbul’u fetheylemiş.

Özellikleri ne?.. En mühim özelliği çok kitap okuması, ilmi sevmesi, ilim adamlarıyla beraber olması, ilim adamları tarafından yetiştirilmesi, ilim adamlarıyla istişare yapması, ilim adamlarını çevresinde bulundurması; yabancı dil bilmesi… Bunlar 15. Yüzyıl’da, kaç asır önce…

Fatih’i sevenler, Fatih’in milletinin mensupları, fatihlerin yetiştiği milletin mensupları olan bizler de, aynı şekilde çok okumalıyız, çok bilmeliyiz; çok dil bilmeliyiz, dünyayı çok iyi takib etmeliyiz. Çok önemli…

 

Dünyayı isteyen de ilim öğrenecek, ahireti isteyen de ilim öğrenecek. Çünkü ahiret ilimleri de bilgi ister, atmakla, tutmakla olmaz.

–Benim kafama göre böyle…

Senin kafanın benim nazarımda hiç kıymeti yok… Sen Kur’an-ı Kerim ne söylüyor, onu söyle! Peygamber Efendimiz ne buyurmuş, onu anlamağa çalış önce!.. Çünkü senin kafan ya yamuksa, ya doğru düzgün düşünemiyorsa, çalışmıyorsa, doğruyu aksettirmiyorsa…

Aynalar görüntü verir insana. Ayna düz olmadığı zaman yamuk görüntü verir; şişman insanı zayıf gösterir, zayıf insanı şişman gösterir, yuvarlak kafayı uzun gösterir; çarpıtır görüntüyü… Ayna ama, düz olmak şartı var. Akıl ama, akıl akl-ı selim olmazsa, iyi çalışmazsa, gerçekleri gösteremez.

Onun için, “Bana göre böyle!” diyenlere ben şöyle bir bakıyorum, acıyorum, dudak büküyorum; “Behey adam! Etin ne, budun ne, boyun ne, posun ne ki, ne cesaretle bana göre diyebiliyorsun? Bu ne küstahlık!.. Sen kimsin?” diyorum.

 

Dînî konularda atıp tutuyor, farzları çiğniyor, sünnetleri çiğniyor. Ulemâyı hiçe sayıyor sanki kendisinden önce İslâm’la ilgilenen, İslâm’ı derinlemesine inceleyen büyük alimler yokmuş gibi hareket ediyor. Onları okumak lüzumunu duymuyor.

Halbuki Avrupalı bir zât müslüman olmuş, kendisiyle konuşan bir kimseye demiş ki:

“–Siz İslâm medeniyeti mensubları çok büyük adamlar, dâhîler yetiştirmişsiniz. Bu dâhîlerin kitaplarını okuyun! Bak ben şimdi Endülüs İslâm dünyasının yetiştirdiği falanca büyük alimi okuyorum.” demiş.

Ötekisi adını bile bilmiyor. Müslüman olan Avrupalı kim dâhî anlamış, harıl harıl onun eserini okuyor. Berikinin hiç haberi yok…

 

Bizim de halkımızdan, yarım aydınlarımızdan, yarım aydınlanmış insanların kafası boş oluyor. Yarım aydınlıkla iş olmaz. Pırıl pırıl aydın olması lâzım ki, gölge bir kalmaması, karanlık bir yer kalmaması lâzım ki, doğru düzgün iş yapsın.

Yarım aydın bir şey bilmiyor, sanıyor ki mâzîsinde hiçbir değer yok… Avrupalılıar söylemese, Akerikalılar söylemese, hâlâ uyanmayacak. Amerikalılar Osmanlının esaslarını uyguluyorlar. İbn-i Haldun’u okuyorlar, Mukaddime’sinin içindeki bilimsel gerçekleri göz önünde bulundurup ona göre hareket ediyorlar.

Bizimkiler, “İbn-i Haldun da kim?” diyorlar. Zâten böyle eski bir İslâmî isim oldu mu, hemen defterden siliyorlar.

 

Geçen gün gazetelerde yazılmış, çok çok üzüldüm: Bandırma’ya giden gemilerden birisinin adı Akşemseddin’miş, silmişler. Akşemseddin, Fatih’i Fâtih yapan büyük zât… Fatih kuşatmayı bırakacakken, sırf Akşemseddin tutmuş ve demiş ki:

“–Devam edeceksin padişahım, bırakmayacaksın! Fetih müyesser olacak!” demiş.

Çok büyük bir alim, çok zarif bir insan… Fatih’in karşısında elpençe divan durduğu kimse… Fatih’i yetiştiren kimse… Onun isminin gemiden, kayıktan, motordan silinmesi çok büyük cahillik, çok büyük küstahlık… O Akşemseddin’in kadr ü kıymetini bilmeyen bir millet; Fatihin kılmetini bilmeyen, Fatih’in yaptırdığı kalenin kitabesini kazıtan bir yabânîlik, bir vahşîlik çok acaib…

İşte böyle bu cahillikten kaynaklanıyor bunlar. Kendisinin hiçbir kıymetinden haberi yok, başkaları o hazineleri bulup bulup, çalıp çalıp götürüyorlar. Kendisi hiçbir şeyden haberdar değil, batıya bakıyor.

 

Şimdi ben, dünyanın muhtelif yerlerini gezen ve tanıyan bir kardeşiniz olarak, doğuyu da gördüm, batıyı da gördüm, Amerika’yı da gördüm, Avrupa ülkelerinde de bulundum, Ortadoğu ülkelerinde de bulundum… Bizim yarı aydınlar çok mutaassıb, çok geri kafalı, çok tutucu insanlar… Dünyadan haberleri yok!

Amerika’da, üniversitelerde ders veren bazı profesörler de televizyonda söylediler. Birisi ısrarla devrimleri konu edip ona soru sorunca, gayet ciddî bir zât dedi ki:

“–Devrimler böyle bilgisiz, kaba saba insanların elinde kalmıştır. Onları yorumlamak, anlamak durumunda olmayan, mutaassıb insanların elinde kalmıştır.” dedi.

Onlar rağbette; yâni davulcu gibi kuru gürültü, başka bir şey yok… Mûsikinin inceliği nerde, davulun vurması nerde?.. Arada çok büyük fark var. Birisi çok ses çıkartıyor ama, davula vurmak herhalde bir sanat eseri değil. Mûsikîde davulla bir sanat şâheseri ortaya konmaz.

 

Onun için ahireti isteyen de ilme çalışacak, dünyayı isteyen de ilme çalışacak, ülkeyi iyileştirmek, yükseltmek isteyen de ilme çalışacak. Bilimle taban tabana zıt bir anlayışla ne yönetim olur, ne ilerleme olur, ne yükselme olur…

Peygamber SAS efendimiz’din ilimle ilgili birinci hadis-i şerif bu… Yâni ilim taleb edeni cennet kendisi tâlib oluyor, istiyor. Günah taleb edeni, günahın peşinde koşanı, cehennem peşine düşüyor, istiyor. Cennetlik olmak isteyen ilme çalışacak.

Onun için ilmi çok seviyorum. Bana soru soran bütün talebelerime, ihvanıma, kardeşlerime ilim yolunda ilerlemesini tavsiye ediyorum. Mümkünse asistanlık yapmasını, doktora yapmasını, kendi mesleğinde ilerlemesini, yükselmesini; mümkünse yurtdışına gitmesini, yabancı dilleri öğrenmesini tavsiye ediyorum, ufku açılsın diye… Yoksa küfleniyor. Böyle önüne bakan, sağı solu görmeyen insanlar çok geride kalıyorlar.

 

b. İlmin Sadakası

 

İkinci hadis-i şerif, yine Abdullah ibn-i Ömer RA’dan. Bu sefer İbn-i Sinnî isimli alim (Rh.A) rivayet etmiş. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

 

RE. 440/4 (Men kâne lehû ilmün felyetesaddak min ilmihî, ve men kâne lehû mâlün felyetesaddak min mâlih.)

Bu da kısa bir hadis-i şerif. Bunların hepsi hatırda kalabilecek temel esaslar, temel bilgiler. İnsanın hayatına ışık tutan, yön veren nasihatler.

(Men kâne lehû ilmün) “Kimin ilmi varsa, (felyetesaddak min ilmihî) bilgisi varsa, ilminden sadaka versin…” İlminden sadaka vermek ne demek; ilmini anlatmak, bildiğini başkalarına öğretmek demek, ilmini ortaya koymak demek.

Yazacaksa, yazacak… Tabii yazmak için yazılacak yer lâzım, gazete lâzım, dergi lâzım!.. Konuşacaksa, konuşacak yer lâzım; sesini duyurmak için radyo lâzım, televizyon lâzım!.. Bunlar ilmin çok önemli araçları olduğu için, gazete çok önemli diyoruz, radyo çok önemli diyoruz, televizyon çok önemli diyoruz; kardeşlerimize çok ısrarla söylüyoruz, teşvikte bulunuyoruz. Gazeteleri geliştirmek için her türlü fedâkârlığı yapın, dergilerimizi geliştirmek için her türlü desteği yapın! Okuma desteği, satma desteği, daha başka hayırlar…

 

Şimdi bu devirde birisine yiyecek bir şey versen, dudağını kıvırır. Ne olacak yâni, herkes yiyecek bir şey buluyor, giyecek bir şey buluyor; Türkiye’de hayat seviyesi yüksek… Ama eksik olan taraf, işte gerçeklerin söylendiği bir tertemiz gazete… Sağduyu sahibi bir gazete çok önemli!

Biz bunu başarmışız, burca bayrak dikmişiz. Ulubatlı Hasan, boyna ok atılıyor üstüne; göğsüne yirmi tane, otuz tane ok saplanmış. En büyük kaybı da mâlî imkânların azlığı. Birisi gelecek destekleyecek, bayrak burçtan aşağı düşmeyecek. Anlatılacak, konuşulacak.

Başkaları bu gazeteleri şerde kullanıyor, mafiaların sömürüleri için kullanıyor, gerçekleri çarpıtmak için kullanıyor… Memleketi batırmak için kullanıyor, gençliği bozmak için kullanıyor. Yalan söylüyor, kötü yayın yapıyor, müstehcen neşriyat yapıyor. Ahlâkı bozayım, millet zayıflasın, çöksün, çürüsün diye çalışıyor.

Biz de; (Ve eiddû lehüm mesteta’tüm min kuvveh) “Gücünüz yettiğinizce onlara karşı kuvvet hazırlayın!” (El-Enfal: 60) diye Kur’an-ı Kerim’de Allah emrettiği için, en önemli olan aletleri, cihazları hizmete sokmağa çalışıyoruz, sokuyoruz. O hizmette onların yürümesi lâzım!

Gazete çıkmalı, dergiler çıkmalı; çıkacak inşaallah! Belki çıktı bile birisi, İslâm dergisi; çünkü ben yazıları gönderdim ve çıkacağına dair müjdeyi de aldım. Bütün dergilerimiz çıkacak. Bir kısa duraksamadan, bir küçük fetret devresinden sonra dergiler çıkacak, gazete devam edecek, gelişecek, artacak. Belki başka alanlarda yayın yapan gazeteler, dergiler çıkacak.

Radyomuz, televizyonumuz gelişecek. Gerçekleri anlatacağız, bilimsel bakımdan halkımıza gerçekleri söyleyecğiz, faydalı olacağız. Dünya ve ahiretlerini kurtarmağa çalışacağız. Yanlışlıkları dile getireceğiz.

 

İşte ilmin sadakası nedir?.. İlmi anlatmaktır. Anlatmak için kimse gelmiyor. Ben öyle iyi kıymetli hocalar biliyorum, “Kimse gelmiyor hocam talebe olarak!” diyor. Ben üzülüyorum, “Vaktim olsa ben geleceğim, seni dinleyeceğim!” diyorum, ben gelince, başkaları da gider diye.

Kimse gitmiyor. Neden?.. Ağır geliyor. Onun dili biraz anlaşılmaz oluyor, veya kulağı iyi duymuyor. Veyahut ötekisinin zamanı olmuyor. İşte bu güçlükleri aşacak çareler bulmak lâzım!

Çare ne?.. Radyodan adam çalışırken bir şeyler öğrenebiliyor. Radyoyu koyuyor tezgâhına, bir taraftan çalışıyor, bir taraftan radyodan bizim anlattıklarımızı duyuyor Hem eli çalışıyor, hem kulağı dinliyor, hem aklı, gönlü doluyor. Radyo çok büyük bir eğitim vasıtası…

Televizyon karşısında akşamleyin kahvesini içerken, çayını içerken, kendisine güzel bir görüntüyle güzel şeyleri anlatan, çoluk çocuğuyla zevkle dinleyebileceği, yüzü kızarmadan, dinine hücum olmadan, akîdesi bozulmadan, günaha girmeden seyredebileceği bir televizyon… Ne kadar güzel… Böyle bir şeyi istemez mi?.. İster. Ama siz kuruyorsunuz, biz kuruyoruz; destek yok, masraflar çok olduğundan yürütemiyoruz. Desteklenmesi lâzım ki, bu hizmetler yürüsün. Biz de ilmimizin gereği olan sözleri söyleyelim!

Kimin ilmi varsa, ilminden sadaka versin; yani ilmini anlatsın, öğretsin! Öğretmenin vasıtası, öğretmenin ileri yolu nedir?.. Mekteptir, mekândır, radyodur, televizyondur, dergidir, gazetedir, toplantıdır, konferanstır, seminerdir… Çeşitli adlarla, çeşitli şekillerde bilgilendirmeler.

 

(Ve men kâne lehû mâlün felyetesaddak min mâlihî) “Kimin malı varsa, o da malından sadaka versin!” Hâ, demek ki malı olan, malını İslâm’ın hizmetine koyacak, verecek; fakirler o maldan istifade edecek, o para ile, o malla yapılması gereken hizmetler yapılacak.

Bugün Yirminci Yüzyıl’da, şu bizim yaşadığımız yıllarda kaç tane savaş gördük. Çeçenistan’daki savaşı gördük, Bosna savaşını gördük, Sırpların Kosova’daki katliamlarını gördük, Irak harbini gördük. Şimdi Keşmir harbini görüyoruz. Yâni pek çok savaş görüyoruz.

Bu savaşlarda aletleri, cihazları, techizâtı üstün olan ordu, zahmetsiz galibiyet kazanıyor. Bombayı uzaktan sallıyor, köyleri yakıyor, yıkıyor; köylü ordan kaçtıktan sonra geliyor, orayı zabtediyor. Bu sefer daha ilerideki köyü bombalıyor, oradaki insanları kaçırtıyor. Orayı zabtediyor, başkasının ülkesini istilâ ediyor.

 

Meselâ Azerbaycan ülkesinin topraklarının %30 – %40 bölümü Ermeniler tarafından böyle alındı. Aynı şekilde Bosna toprak kaybetti.

Yugoslavya dağıldığı zaman Almanlar yardım ettiler, Slovenya’yı Yugoslavya’dan ayırdılar. Çünkü orası gelişmiş kısmıydı, zengin kısmıydı Yugoslavya’nın. Ötekilerden de dînî yönden farklıydı. Onlar katolikti, Almanlarla uyuşuyordu, ama ötekiler ortodoks idi. Almanya orda teknik gücüne dayanarak Slovenya’yı kopardı Yugoslavya’dan. Biraz çarpışmak istediler, baktılar ki Almanya’nın desteklediği Slovenya’yı halledemeyecekler; geri çekildiler. Slovenya istiklâlini kazandı, Yugoslavya’dan koptu.

Aynı şekilde Hırvatistan da, yine katoliklikten dolayı İtalya’nın, Almanya’nın desteğini aldı. Sırplar onlarla da biraz çarpıştılar ama, baktılar ki onları da yiyip yutamayacaklar; onlara da istiklâlini verdiler, çekildiler.

Ama müslümanlar geri olduğu için, müslümanlar silahsız olduğu için, müslümanları destekleyen bir başka ülke olmadığı için, mâsum insanlara saldırıyorlar, köyleri bombalıyorlar. Erkekleri dışarı çıkartıyorlar, boğazlarından kesiyorlar. Kızların, kadınların gördüğü hakaretin, tecavüzün haddi hesabı yok… Yâni techizat eksikliği, bilgi eksikliği, sonunda boğazdan kesilmeye kadar götürüyor işi…

 

Onun için, müslümanların bilimsel yönden çalışması lâzım ve elinden gelen gayreti göstermesi lâzım! Bilenlerin de boş durmaması lâzım, bildiğini anlatması lâzım, öğretmesi lâzım! Talebe toplaması lâzım etrafına; özel talebe veyahut resmî talebe, neyse… Bildiklerini mutlaka anlatmalı!

İlmin olan ilmin sadakasını verecek, ilim öğretecek; malı olan da malını verecek! Allah yoluna, din yoluna, hayır yoluna, hasenat yoluna, hayırlı işlerin yapılması için, o da malını verecek. Herkesin ilmi olmaz, ilim adamı olmak kolay değil… Ömrü harcıyorsunuz, yıllar geçiyor; o zaman birikince, hatırlı bir ilim adamı oluyor insan.

Herkes ilim adamı olamaz ama, ilim adamını destekleyebilir, parasını o yolda sarfedebilir. Yetişmiş bir insanın güzel faaliyetler yapmasına yardımcı olabilir. “Tamam kardeşim, senin her türlü bilgin, müktesebâtın var; benim de param var, ben de paramla seni destekleyeyim!” der. “İki gönül bir olunca, samanlık seyran olur.” derler. İlimle para bir araya geldiği zaman, çok büyük güçler, kuvvetler, hamleler, atılımlar, gelişmeler, yükselmeler, ilerlemeler olur.

Hem para var, hem ilim var… Dünya ve ahireti mamur olur böyle ülkelerin. Onun için bu iki şeye sahip olan insanlar, kendi sahip oldukları şey ne ise, onu verecekler, hak yola harcayacaklar, vakfedecekler. İlmi olan ilmini verecek, malı olan malını verecek. Herkes nesi varsa onu verecek ki, ortada eser meydana gelsin. Milletimiz yükselsin diye böyle çalışmalar yapmak lâzım!..

 

c. İlmi Gizlemek

 

İbn-i Abbas RA’dan Taberânî Rh.A rivayet etmiş, Ebû Hüreyre’den Tirmizî rivâyet etmiş, hasen, sahih olduğunu beyân etmiş. Daha başka kaynaklar da kaydetmişler. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:

 

RE. 440/15 (Men keteme ilmen ya’lemühû ülcime yevmel-kıyâmeti bilicâmin min nâr)

Bu hadis-i şerif de demin söz arasında ihtar ettiğim bir hususu gösteriyor. Diyor ki Peygamber SAS:

(Men keteme ilmen ya’lemühû) “Bildiği bir ilmi saklayan, söylemeyen kimse, (ülcime) ağzına gem vurulur (yevmel-kıyâmeti) kıyamet gününde ağzı gemlenir, dizginlerin, (bilicâmin min nâr) ateşten bir gemle, ateşten bir dizginle ağzı dizginlenir.”

“–Sen bu ağzınla mı ilmi sakladın, kapattın, ilmi öğretmedin, kendi yanında tuttun, bilgiyi kimseye vermedin, cimrilik yaptın? Hadi bakalım!” denir, ağzına, böyle atın ağzına gem takıldığı gibi ateşten bir gem takılır.

Dizgin başına takılıyor da, ağzın içine de gem dediğimiz bir demir takılıyor. İki dudağının arasından… Dizgini çektiği zaman o demir çekiliyor. Ağzın iki kenarı çekildiği için, atın dudaklarının kenarı acıdığından başını geri kasıyor, koşamıyor. Yâni yavaşlaması için bir çare, ata gem vurmak. Yavaşlamasını sağlayacak bir şey bu.

Ahirette de ilmini söylemeyen insanlar ateşten gemlerle gemlenecek, öyle azap görecekler. Ağzında ateşten bir gem olacak. “Sen bu ağzınla ilmi sakladın, cezayı bu tarzda çek!” diye her suçun cezası, o suçun cinsine münâsib tarzda oluyor.

 

Kimler ilmi saklar, niye saklar?.. Bazen bazı şeyleri bilen insanlar, “Sırf ben bilici olayım, başkası öğrenirse benim tek kişiliğim kanmaz, eşsizliğim, emsalsizliğim, yegâneliğim kalmaz!” diye saklıyor, öğretmiyor.

Halbuki bu, İslâm’da günah. Bildiği güzel bilgileri etrafına anlatması lâzım! Anlatmadığı takdirde böyle dünyada, ahirette cezâya uğrar. Onun için meselâ Peygamber Efendimiz’in söylediği sözleri, bildiğini, duyduğunu söylemek istemeyen bazı insanlar, bazı mübârek insanlar; “Belki kelimelerini tam hatırlayamam, söylemeyem!” diye çekinen insanlar, ömrünün sonuna doğru, “Belki cümleyi tam hatırlayamam diye çekiniyorum ama, ben bunu söylemeden ölürsem ahirette azab görürüm.” diye çekindikleri için, duyduklarını anlatmışlar.

O da bir sorumluluk duygusu tabii. Böylece Peygamber Efendimiz’den, onun neler söylediği, hadis-i şerifleri, kavlî, fiilî, takrîrî hadis-i şerifleri bize kadar nice nice ciltlerle eserler, kitaplar halinde ulaşmış.

 

Yâni ilmi saklamayacak bir müslüman, öğretecek. Kabiliyetli insanları gözleyecek. Ve hattâ belki kendisi zenginse, varlıklıysa onu çağıracak. İmam-ı Âzam (Rh.A), Allah makamını a’lâ eylesin, ders verirmiş, nice insan onun dersini dinlermiş. İmam Ebû Yusuf da o zaman bir genç delikanlıyken, çırakmış. Kuyumcu dükkânına gidermiş, orada kuyumcu çıraklığı yaparmış. Meslek öğrenecek, para kazanacak, harçlık alacak. Annesi öyle istermiş.

İmam-ı Âzam, bakmış çok zeki, anlayışlı bir talebe:

“–Senin o kuyumcu dükkânına girip de alacağın para neyse, ondan daha fazlasını ben sana vereyim, sen benim derslerime devam et!” demiş.

Ondan sonra, çok büyük bir alim olmuş o zât. Yâni icabında kabiliyetli öğrenciyi hoca, kendisi seçmeli; “Ancak benim ilmimi bu çabuk kavrar, anlar. Bunu ben talebe alayım!” diye o almalı yanına… Böyle bir kabiliyetli bir kimseyi gören bir zengin de, onu desteklesin! Hani malından sadaka verecek insan, en hayırlı sadaka ilim öğrenen insanlara verilen sadakadır.

“–Tamam kardeşim, al yavrum, oğlum, kızım… Sen buyur, bu hocanın derslerine devam et, ben senin harçlığını vereyim! Sen benim dükkânımda çalışacak olsaydın, ne kadar vereceksem, daha fazlasını vereyim!” diyebilir.

 

Çünkü en iyi öğretme yollarından birisi âlimin yanına gidip ondan öğrenmektir. Ben Ankara’da da söylerdim. Böyle güzel vaiz kardeşlerimiz vardı. Bazı zengin dostlarımız da vardı, bana soruyorlardı:

“–Çocuğumu bu yaz tatilinde Mercedes yedek parçaları satan dükkâna vermek istiyorum, biraz piyasayı öğrensin diye. Ne yapayım?”

Ben de diyordum ki:

“–Çocuğunu imam-hatibe göndermişsin; onun mesleği Mercedes yedek parçacılığı değil. Sen onu şu vaizin hizmetine ver. O vaiz kaç camiye gidiyorsa onunla beraber gezsin, onun çantasını taşısın, ondan ilim öğrensin!” diyordum.

 

Bu güzel bir yol. Bakın bu Osmanlıların, Fâtih’i yetiştiren toplumun usülü de bu idi. Genç çocuğun başına hocalar tayin ediyorlar, hocaların nezaretinde sorumluluk veriyorlar. Sancak beyi oluyor. Sekiz yaşında, altı yaşında, on yaşında, oniki yaşında yönetim bilimini öğreniyor. Ama yanında olgun hocaları var, feylezof, hakim, bilge insanlar var. Böylece çocuk yaşlı insanların yanında durmaktan ciddiyeti öğreniyor, hayatı çabuk anlıyor.

Padişahların çoğu çok büyük işler yapmışlar ve padişahlar çok genç yaşta vefat etmişler. Meselâ Çelebi Sultan Mehmed, Osmanlı’nın Yıldırım’dan sonra dağılan birliğini derlemiş, toparlamış, nice fütûhat yapmış; otuz küsür yaşında, otuz iki yaşında filân vefat etti. Çünkü genç yaşında tahta geçmiş. Bereketli, 24 sefer yapmış. Yâni büyük ordu, büyük askerî harekât… Balkanlar’da ve sâirede kısa ömrü içinde nice nice çalışmalar yapmış.

Fâtih de öyle, 49 yaşında vefat etmiş. 27 sefer yapmış. 380 cami yapmış, 300 küsür kale ve kasaba ve şehir almış. Bir ülkenin alanını 900.000 kilometrekareden, 2.500.000 kilometrekareye çıkartmış. Böyle çalışmalar yapmışlar…

 

Büyük bir âlimin yanında iyi yetişiyor insanlar. Âlimlerin söz sahibi olduğu ülkeler gelişiyor. Âlimlerin horlandığı, itildiği, hapsedildiği ülkeler batıyor. Şimdi birçok İslâm ülkesinin en büyük sorunlarından biri, doğruyu söyleyen âlimlerin hürriyetsiz ortamda derhal yakalanıp hapse tıkılması. Bu Uzakdoğu ülkelerinde ben inceliyorum, duyuyorum. Ortadoğu ülkelerinde duyuyorum. Bir zalim yönetime geçiyor ve o yönetimde doğru sözü söyleyen, dosdoğru konuşan insanlar makbul değil. Tabii doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Onları yakalıyor, hapse tıkıyor, hemen. Yâni ilk hedef alimler oluyor.

Böyle toplumlar batar. Alimlerin sözünün dinlendiği, ilmin hâkim olduğu, bilimsel düşüncenin hâkim olduğu ülkeler gelişir.

Tabii, ilimlerin çeşitleri var. Şerefleri farklı, dereceleri farklı, sevapları farklı ama hepsi güzel. Her ilmin öğrenilmesi lâzım! Öğrenilmiş ilmin de başkalarına öğretilmesi lâzım! Üstadların ve alimlerin ilmini kendisiyle mezara götürmemesi lâzım, saklamaması lâzım!

Ama dînî ilimler çok önemli. Çünkü dinî ilim bir insanın dindarlıkta ilerletiyor, ihlâslı bir dindar yapıyor. İhlâslı bir insan da hayırlı işler yapıyor. İhlâssız olduğu zaman, alim olsa bile ilmini kötülüğe kullanabilir. Bu bakımdan insanın ahlâken dürüst olması, alimin ahlâklı olması çok önemli bir husus. Bu bakımdan dinî ilimler tabii öncelik kazanıyor.

 

d. İlmi Yazan Kimsenin Ecri

 

Bu hususta bir hadis-i şerif daha var bu safyada, onu da okuyalım. Bu da Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz’den rivâyet edilmiş. Hâkim (Rh.A)’in Müstedrek’inde, tarihinde yazılmış bu hadis-i şerif:

 

RE. 440/13 (Men ketebe annî ilmen ev hadîsen lem yezel yüktebu lehul-ecri mâ bakıye zâlikel-ilmü evil-hadîs.) buyurmuş Peygamber SAS Efendimiz. Anlamı nedir?

(Men ketebe annî ilmen) “Kim benden duyduğu bir ilmi yazarsa; bir ilim, bir bilgi yazarsa; (ev hadîsen) veyahut söylediğim bir sözü yazarsa, (lem yezel yüktebu lehül-ecr) daima ona sevap yazılıp durur; (mâ bakıye zâlikel-ilmü evil-hadîs) bu ilim durdukça, bu hadis-i şerif ortada dolaştıkça, o yazan kimseye sevap yazılmaya devam eder durur, ecir yazılır durur.”

Demek ki ilmin yayıcılarının, yazıcılarının, kitap yazanların, yazarın, hocaların büyük sevapları var… O kitaplar okunduğu, öğrenildiği, öğretildiği müddetçe, zaman boyu devamlı olarak onların ecirleri yazılır duruyor sevgili kardeşlerim…

 

e. Kırk Hadis Yazmak

 

Meselâ hadis-i şerif filân öğrenmişse, bu hususta bir hadis-i şerif var yine bu sayfada, Abdulah ibn-i Amr ibnül-Âs RA’den; Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

 

RE. 440/12 (Men ketebe annî erbaîne hadîsen recâe en yuğferallàhu lehû gafara lehû ve a’tàhu sevâbeş-şühedâ’) “Kim benden duyduğu kırk hadisi yazarsa, benden duyduğu şeyler arasından kırk tane hadis yazarsa; günahları afv ü mağfiret olsun diye, sevabını Allah’tan bekleyerek, mağfiret olunmayı umarak böyle kırk hadis yazarsa; (gafara lehû) Allah onun günahlarını mağfiret eder, (ve a’tâhu sevâbeş-şühedâ’) ve ona şehidlerin sevabı gibi sevap verir.”

Demek ki öğrenecek, yazacak, tesbit edecek, kitap haline getirecek ve yayınlayacak; dinlenecek, öğrenilecek, uygulanacak. Onun için zamanımızda ve eski devirlerde bu kırk rakamını duyup, “Yüzlerce, binlerce hadis-i şerif okuyamıyorum, yazamıyorum, nakledemiyorum; bâri kırk tanesini yazayım, bu mükâfata nâil olayım!” diye kırk hadis toplayanlar çok olmuştur. Çeşitli konulara göre, veyahut kırk tane olsun da hangi konuda olursa olsun diye, muhtelif konuları ihtivâ eden kitaplar yazılmıştır.

Siz de hadis-i şerifleri öğrenirseniz, yazarsanız, başkalarına söylerseniz, dinletirseniz çoluk çocuğunuza; size de o sevap verilecek demektir. Onun için, can kulağıyla dinleyin ve bu hadis-i şerifleri çoluk çocuğunuza öğretin ki, ona göre hareket etsinler.

 

f. Mazeret Dolayısıyla Yapılamayan Amelin Sevabı

 

Yine bir başka müjdeli hadis-i şerife geçiyoruz. Ebû Mûsâ el-Eş’arî RA’den İmam Taberânî (Rh.A) kitabına yazmış ki:

 

RE. 440/3 (Men kâne lehû amelün ya’melühû feşağalehû anhü maradun ev seferun feinnehû yüktebu lehû sàlihu mâ kâne ya’mel ve hüve sahîhun mukîm.)

Bu müjdeli bir hadis-i şerif demiştim; buyuruyor ki Peygamber Efendimiz: (Men kâne lehû amelün ya’melühû) “Kimin adet edindiği, işlediği bir güzel ibadeti, ameli varsa…”

Farzedelim, –misâlle anlatıldığı zaman hatırda kolay kalır– geceleyin kalkıyordu, teheccüd namazı kılıyordu. Veyahut her yatsıdan sonra çoluk çocuğunu topluyordu, üç tane hadis okuyorlardı, beş tane ayet okuyorlardı diyelim. Yâni böyle işlediği bir hayırlı, sevaplı iş var.

“Kimin böyle bir sevaplı işi varsa (feşağalehû anhu maradun ev seferun) Bu adet edindiği işi bir hastalık geldiği için, ya da adam yolculuğa çıktığı için; bu hastalık veya yolculuk engellemişse, yaptırtmamışsa; yolcu ne yapsın veya hasta, baygın, yatakta… O evvelce yaptığı güzel şeyi yapamadı.” O zaman ne olur? (Feinnehû yüktebu lehû sàlihu mâ kâne ya’melü ve hüve sahîhun mukîm) “O adam sağlıklı iken, sıhhatteyken, evindeyken, rahatı huzuru tamam olduğu sıralarda o yapageldiği iyi şeyleri yapıyormuş gibi, ona sevap yazılır.” Yâni yapmadığı halde, mazeretinden dolayı yapamadığı için, Cenâb-ı Hak yapmış gibi sevap verir.

–Hasta, yapamadı…

E olsun Allah yine sevap, verir.

–Yolculuğa çıktı, yapamadı. İşte yolculuğun sıkıntıları, binek, eşyanın indirilmesi, beklemek, o vasıtadan o vasıtaya gitmek, koşuşturmak, yorulmak, bitkin düşmek… Yapamadı.

Tamam, olsun, yapmış gibi Allah-u Teàlâ Hazretleri sevap ihsân ediyor.

 

g. Kötülerle Birlikte Olmak

 

Bunlar bu konuda, bu sayfadaki hadis-i şeriflerden bazıları. Bunlar altı tane oldu. Okuduklarım yedi tane olsun, rakam tek olsun. “Allah tektir, teki sever.” diye hadis-i şerif var, sonuncu hadis-i şerifi okuyayım. Semüre isimli sahabiden (RA), Taberânî rivayet etmiş, başka kaynaklarda da var. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:

 

RE. 440/14 (Men keteme gàllen fehüve mislühû ve men câmeal-müşrike vesekene meahû feinnehû misluhû) Burada bazı kelimeler var, izah etmemiz gereken:

(Men keteme gàllen) “Kim gulül yapan bir kimseyi saklarsa…” Gàllen, gulül yapan demek. Gulül mastarının ism-i fâili. Gulül ne demek? Ganimet malını iç etmek, saklamak, çalmak demek.

İslâm’da harb olduğu zaman toplanan mallar bir yerde toplanır; beşte biri beytül-mâl-i müslimîne ayrılır, beşte dördü gazilerin arasında eşit olarak bölünür. Şimdi ortaya konulmayan, sakladığı bir mal varsa, yâni çarpışırken adamın cebinde on tane altın buldu, kendi cebine indirdi, kimse görmedi veya bir eve girdi, adamın karısının yüzükleri, bilezikleri var, onları cebine attı…

Şimdi bu Kosova, Çeçenistan, Bosna gibi yerlerde çok böyle olaylar oluyor. Yâni evinden kaçan insanların malları, mülkleri, servetleri yağmalanıyor. Eskiden de buna benzer şeyler olmuş olabilir. İslâm’da böyle şey yok. Düzenlilik var, ciddiyet var.

 

“Kim böyle ganimet malını ortaya koymadan saklamış, çalmışsa, gulül yapmışsa; birisi de gördüğü halde söylememişse; (fehüve mislühû) o da çalmış gibidir, o da mes’uldür.” Hırsızlık yapanı, saklayanı, ortaya koymayanı, beyan etmeyeni bildiği halde söylemeyen de, o kötülüğü yapmaya vesile olduğu için, o kötü adamın cezâlandırılmasını engellemiş olduğundan, o da onun gibidir. O da ganimetten çalmış gibidir.

Ganimetten çalan bir insan ne olur?.. Bir ayakkabı bağcığı bile çalsa, Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki:

“–Cehennemden ateşten bir bağ çalmış demektir, ayağına ateşten bağ bağlamış demektir.”

 

Bir keresinde nidâ ettirdi, dellâllara bağırttırdı ki:

“–Kimin yanında böyle alınmış bir şey varsa, getirsin, ortaya koysun! Ganimet taksimi yapılacak, kimse yanında bir şey bırakmasın!”

Herkes getirdi koydu. Taksimat yapıldı. Neden sonra birisi geldi, pişmanlık duydu herhalde, vicdanı rahatsız etti kendisini; iki tane bağcık getirdi, sırım getirdi ayakkabıyı bağlamak için. Ayağa giyilen çarık vs. neyse o zamanki şeyi bağlamak için.

“–Bunu al yâ Rasûlallah!” dedi.

Rasûlüllah Efendimiz dedi ki:

“–Ben çağırdığım zaman, söylediğim zaman niye getirmedin?.. Cehennemden iki tane ateşi elinde bıraktın!” dedi.

Efendimiz iltifat etmedi, yâni başında getirecektin demek istedi. Böyle bir kimseyi saklayan da onun gibidir.

 

(Ve men câmeal-müşrike) “Kim müşrikle birlikte olursa…” Câmea, yucâmiu, mucâmaa ve cimâ cem olmak, bir arada olmak demek. Çeşitli anlamlara geliyor.

Burada: “Müşrikle kim mücâmaa ederse, yâni cem olur, bir arada olursa… (Ve sekene meahû feinnehû misluhû) Onunla beraber oturursa, o da onun gibidir, yâni müşrik gibi olur.”

Ne yapacak?.. Mü’minlerin yanına gelecek.

 

Eğer anlamı benim verdiğim, ilk düşündüğüm anlam gibi değilse; çünkü bu şey müzekker gelmiş, müennes gelmemiş. Müennes olarak düşünelim, yâni cimanın bir de gayr-i meşrû münâsebet mânâsı var. “Kim öyle bir şey yaparsa, onun gibidir.” demek tabii, bu katmerli haydi haydi kötü oluyor. Onu söylese, onun müşrik olmasına lüzum yok. O kötü fiili, yâni Lût kavminin amelini birisiyle yaptı mı, insan zâten Lût kavminin cezasını hak ediyor. Çok büyük günah işlemiş oluyor.

Onun için bu kelimenin bazen böyle birarada olmak mânâsı da vardır, kelime anlamı da odur zâten. Ben sanıyorum ki, “Müşrikle ahbaplık eden, onunla beraber düşüp kalkan, beraber olan, onun yanında oturan onun gibidir.” demek isteniyor.

Mü’minleri bulacak, mü’minlerle ahbab olacak. Müşrike, kâfire yardımcı, yardakçı, yâr, yâver, destek, arkadaş olmayacak. Çünkü onun binbir türlü tehlikesi, zararı vardır. Mü’minleri arayıp bulacak, neredeyse…

 

Hoşuma gitti. Amerikalının birisi müslüman olmuş. Açmış telefon rehberini, orada İslâmî isimler ne var?.. Meselâ Muhammed… Muhammed ismini telefon rehberinden aramış, bir telefonu çevirmiş:

“–Kardeşim, ben yeni müslüman olmuş bir Amerikalıyım! Sizin isminizi telefon rehberinden buldum, müslmüman ismi diye; sizinle görüşebilir miyiz?” demiş.

Bak hemen mü’min kardeş arıyor kendisine, ne kadar güzel…

 

Onun için insan, isterse müslümanların arasında otursun, bir başka taraftaki kötü insanları tasvib ediyorsa, destekliyorsa, onları haklı görüyorsa; müslümanların arasında otursa bile, o sevdiği kimse ile beraber hesaba girer, o hesaba dahil olur ve onlardan sayılır.

Kişi sevdiği ile beraberdir. Kötüyü seviyorsa, kötünün yanına götürüverirler insanı… Kötü insanlarla arkadaşlık, ahbaplık bile doğru değildir.

Ama bunun karşısında, iyi insanlarla arkadaşlık, ahbaplık, ibadet sevabı kazandırır. İnsan iyi bir arkadaş edindi mi, mertebesi bir derece yükselir ve bir müslümanla arkadaşlık, ahbaplık ettiği için nice nice hayırlara nâil olur.

Onun için müslümanlar birbirlerini aramalı, bulmalı, hemen irtibat kurulmalı!..

 

Bugün bir yere götürdüler bizi. Biz Bosnalıların bir camisine gittik, Bosnalı kardeşlerimizi görelim diye. Kimseyi göremedik ama, o civarda öğrendik ki Türkler çok oturuyormuş. Hemen ben dedim ki:

“–Aman buraya bir cami kuralım veya bunlara gelelim, bunlarla tanışalım!” dedim.

Çünkü araması lâzım insanın… “Aman burada kim var, benim gibi Allah’ın varlığına, birliğine inanan, mü’min, muvahhid iyi kul?” diye arayıp, bulup; “Kardeşim, ben de senin gibiyim! Esselâmü aleyküm, merhaba!” diye sarılıp muhabbet etmesi lâzım!

Mü’minler mü’minlerin kardeşleridir. Kötü insanlarla da arkadaşlık, dostluk, yandaşlık yapmaması lâzım! Kötülerle yandaşlığın çok fenâdır, ağırdır.

(Ve lâ terkenû ilellezîne zalemû fetemessekümün-nâr.) (Hûd: 113) buyuruyor Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Keriminde. “Sakın zulmedenlere, zalimlere meyletmeyiniz, onların tarafını tutmayınız, onlarla beraber olmayınız; gönlünüz onlardan yana olmasın, akmasın, kaymasın, meyletmesin; sonra size cehennem ateşi dokunur, cehenneme düşersiniz!” diye tehdit ediliyor.

 

Mü’minlerin böyle bir vazifesi de vardır. Mü’min mü’mini bulacak, onunla arkadaşlık kuracak; ötekilerin arasında durmayacak. Çünkü adam müşrik olduğu için, puta taptığından çeşitli günahları işler, onu da alıştırır. Kumara alıştırır, içkiye alıştırır, zinaya alıştırır, afyona alıştırır… Çeşit çeşit kötü şeylere alıştırır.

Allah’ın emrini tutan, yasaklarından kaçan, ibadetleri yapan insan da, “Aman kardeşim! Bizim dinimizin, imanımızın gereği güzel ahlâklı olmaktır, güzel işleri yapmaktır; gel şunu beraberce yapalım!” der.

Kişi iyi bir arkadaş edinince kurtulur; kötü bir arkadaşa kapılınca da azar, sapar, kayar, gider. “Kişi refîkinden azar.” demiş eskiler. “Sen kiminle arkadaşlık yaptığını söyle, ben senin kim olduğunu söyleyeyim!” demiş bir zât da. yâni arkadaşlarıyla ölçülür insan… Güvercin güvercinle uçar, şahin şahinle, karga kargayla… Bu iş böyle gider.

Onun için iyi kimseleri seçmek lâzım! İyi kimselerle, alim, fâzıl, kâmil, bilge, edepli, terbiyeli, olumlu, hayırlı insanlarla ahbaplık etmek lâzım! Hayırsızların yanından sür’atle kaçmak lâzım; aidsten kaçar gibi, yangından kaçan gibi…

 

Allah bizi iyi kardeşlerle, arkadaşlarla beraber olmaya muvaffak eylesin… Hak yolda, hak cephede, haktan yana, Cenâb-ı Hakk’ın rızasından yana olmayı nasîb etsin…

Şeytandan yana, günahtan yana, haramdan yana, kötü şeylerden yana olmaktan bizi ve çoluk çocuğumuzu, ta kıyamete kadar da nesillerimizi korusun…

Her türlü güzelliği yapmağa bizi muvaffak eylesin, güzelliklere vesîle eylesin… Emr-i ma’ruf, nehy-i münker vazifesini, her türlü kötülüklere engel olma vazifesini de güzelce yapmayı nasîb eylesin… Allah hepinizden razı olsun…

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû, aziz ve sevgili Ak-Televizyon izleyicileri ve Ak-Radyo dinleyenleri!…

 

04. 06. 1999 – AVUSTRALYA

Dervişân




İlahiaşk

Blog İstatistiklerim...@

  • 838,610 hits
İmam-ı Gazali son nefeste iman üzere ölmek için aşağıdaki duanın sabah namazlarının sünneti ile farzı arasında okunmasının tavsiye etmiştir Bismillahirrahmanirrahim " Ya hayyü ya kayyumü ya bedias semavati vel erdı ya zel celali vel ikram" Allahümme inni es'elüke en tuhyiye kalbi bi nuri ma'-rifetike ebeden ya allahü ya allahü ya allahü ya rahmanü ya rahıymü bi rahmetike ya erhamer rahımiyn"

@Hakkımda…@

15 Kasım 1971/26 Ramazan 1391 Niğde Değirmenli Kasabası doğumluyum.

1977' den itibaren Eğitim hayatımı İstanbul’da tamamladım.

Halen Dünyanın incisi İstanbul’da ikamet etmekteyim.

Biz Mevlamızın İlahiaşkının Hamallarıyız

Tek derdimiz; Mevlamızın Hakiki Kullarından Olabilmek ve Rızasını Kazanabilmek…

Terk-i dünya/ Terk-i Ukba/ Terk-i Terk/ Hiçlik/ Aşk-ı Deryada damla / Kulluk...

Dileğimiz; Son Nefesimizde Şeb-i Arusu yaşayabilmek ve Cennette Cemalullah’ ı müşahade edebilmektir…

Saygı, Sevgi ve Hürmetlerimle…

Mihrican Uymaz Ulupınar

mihricanulupinar@gmail.com

Sahifelerinize ne yazdığınıza dikkat ediniz. Çünkü bu, Rabbinize karşı okunacaktır. Yazık o kimseye ki çirkin söz konuşur. Eğer içinizden biri bir kardeşine içinde çirkin söz bulunan bir yazı gönderse, şüphesiz bu bir hayâsızlık olur. Ya Rabbine karşı kötü söz söyleyenin hâli ne olur?

Bişr-i Hâfî

Ağustos 2017
P S Ç P C C P
« Şub    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

Arşivler

@Son Yorumlarım@

hakkında fakraczi
hakkında fakraczi

Hoş Geldiniz :)

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

Diğer 722 takipçiye katılın

Follow Ebedi Sevgiliye Doğru on WordPress.com
Çok şükür bugünde Akraba günümüzü @zuhaltu evinde  muhabbet ve Sevgiyle tamamladık. ❤️🌹💝💞💖😍😘🌺☕️ @esraaulupnr @muhteremulupnar @suhedanurbsk @nursenauymaz @ilknuruymz ❤️tubauymaztekin

Twitter Sayfama hoş geldiniz.