Archive for the 'Kişisel Gelişim' Category

30
Mar
13

İnsan olmak! Zor ki, ne zor!




İnsan olmak! Zor ki, ne zor!

Misafirim bu fani dünya da
Yüküm ağır; İnsan olmak! Zor ki, ne zor!

Dizili kostümlerim, Hayat Tiyatrosunda
Rollerimin hakkını vermek, zor ki, ne zor!


Bir yanım vefalı evlât iken,
Diğer yanım ise duyarlı anne
Bir yanım sevgili eş iken,
Diğer yanım ise adaletli görümce
Bir yanım sabırlı gelin iken,
Diğer yanım ise hürmete lâyık kayınvalide

Bir yanım saygılı komşu iken,
Diğer yanım ise sıla-i Rahim derdinde
Bir yanım yardımsever arkadaş iken,
Diğer yanım ise dost muhabbetinde

Bir yanım konuşmaktayken,
Diğer yanım ise dinlemekte
Bir yanım kâinatı okurken,
Diğer yanım ise hayretle seyretmekte

Bir yanım ahireti kazanırken,
Diğer yanım ise dünyayı kaybetmekte
Bir yanım Aklın vezirliğindeyken,
Diğer yanım ise Gönlün Kabe’sinde

Bir yanım zulme karşı şecaatteyken,
Diğer yanım ise mazluma şefkatte
Bir yanım derin Tefekkürdeyken,
Diğer yanım ise Ölmeden evvel Ölmekte

Bir yanım hizmet için kalabalıktayken,
Diğer yanım ise İlâhi âşk ile halvette
Bir yanım Ruhumun Sultanlığındayken,
Diğer yanım ise nefsim müebbet hapiste

Bir dem misafir, Bir dem de ev sahibidir
Bir dem dünya kardeşlerine ulaşmaya çalışan yazar
Bir dem de gönülden taşan dizelerle şairdir

Bir dem Aziz Vatanıma her pahasına vatandaştır
Bir dem de O’nu bekleyen kabrine hazır mevtadır

Bir yanda uğraşırım zihnimi diri tutmaya
Fen, Edebiyat, Matematik, Sosyal bilimleriyle
Bir yanda gayret ederim gönlümü uyandırmaya
Kur’an, Hadis, Siyer, İslam Tarihi ilimleriyle
Bir yanda kalbimi azmederim doldurmaya
Allah, Peygamber, Vatan, İnsan, Doğa sevgisiyle

Bir dem de Kültür Elçiliği Sosyoloji de
Bir dem Kişisel Gelişim Psikoloji de
Bir dem de Çocuk Eğitimi Pedagoji de
Bir dem Telefon, Bilgisayar son Teknoloji de

Bir dem de kollara yüklenen Sanatta;
Dikiş, Nakış, Ebru, Tezhip, Ney, Hat’ta
Bir dem de dilimizi doğru kullanmakta
Osmanlıca, Türkçe, Arapça, Edebiyatta
Bir dem de Tasavvuf Seyr-ü Sülukta,
Zikir, Marifet, Muhabbet ve Aşkullahta


Bir dem Leyla ile Mecnun’da
Bir dem ise Ferhat ile Şirin’de
Bir dem Kerem ile Aslı’da
Bir dem ise Mevlana ile Şems’te


Bir dem Âdem ile Cennette
Bir dem ise Nuh ile tufanda
Bir dem İbrahim ile Nemrut’ta
Bir dem ise Hacer ile İsmail’de
Bir dem Yusuf ile kuyuda
Bir dem ise Eyyup ile hastalıkta
Bir dem Musa ile Firavun’da
Bir dem ise Yunus ile balığın karnında
Bir dem Süleyman ile zenginliğin tahtında
Bir dem İsa ile Meryem’in kucağında
Bir dem ise Muhammed ile Aşkın zirvesinde

Bir dem de Nezaket, Zarafet, Edep, Güzel Ahlakta
Bir dem de Kur’an, Oruç, Namaz, Hac da
Bir dem de geçmiş Atalarıma hayır duada
Bir dem de gelecek neslime hayır hasenatta

Bir dem de Kültür elçisi olmak nesilden nesile
Bir dem Öğretmen iken, bir dem de Son nefese dek Talebe
Bir dem de Hakkıyla Derviş olmak Kâmil Mürşide
Bir dem Allaha kul iken, bir dem de Ümmet olmak Peygamberimize

Öyle bir zordayım ki!

İncitmeden, kırmadan, taşırmadan, dökmeden
Düşmeden, sapmadan, kaymadan, kopmadan
Vazgeçmeden, kin tutmadan, yeter demeden,
Kaçmadan, unutmadan, doymadan, gaflete dalmadan,
Ah bir başarabilsem…

Yürümeliyim!
Sonsuz nura yolculuk benimkisi
Huzura vardığımda
İnce hesaplara tabi olduğumda
Utanmadan, sıkılmadan bakabilmeliyim

Cemalullaha…

Mevlam kolaylaştıra…


Mihrican Ulupınar
30.03.13
02:40

Reklamlar
27
Şub
13

Ebedi sevgiliye doğru/ Tesettür Yolculuğu


Ebedi sevgiliye doğru/ Tesettür Yolculuğu



Henüz 16 yaşındaydı. Saçlarına o gün perçem kestirmiş ve saç bandını da takmıştı. En sevdiği pembe bluzu ve siyah pantolonu giydi. Alışveriş için dışarıya çıktı. Kendini çok beğeniyordu. Çok güzel olmuştu.

Başı dik ve gururla yürürken karşıdan, kendi yaşlarında, omuzlarına salınan büyük eşarplı , pardesülü bir genç kız geliyordu.

Utandı… Başını önüne eğdi.

Bu yaşta nefsini ayaklarının altına alan bir genç kız; yanından usulca, edebane ve mütevazi bir tavırla geçiyordu… Haliyle ve duruşuyla, sessiz ama gönülden, öyle çok şey fısıldamıştı ki… Gönlü de O’na akıp gitmişti sanki… Mıknatısa yapışan demir parçası gibi tutulduğunu hissetti…

Az önce kibirli olan kendisi nereye gitmişti?
Ya da kibir yapan nefsi nereye gitmişti?

Ruhu şimdi hâkimiyeti ele geçirmiş, ‘’hadi bakalım’’ dedi. ‘’Senin yaşlarından bir genç kız bunu yapabiliyor da, sen neden yapmıyorsun?’’

O gün beyninde ilk şimşekler çakmıştı!

O tesettürlü hanım kız; bilse idi hal diliyle, her geçtiği yerden tebliğ yaptığını…Konuşmasına gerek kalmadan, yaşayarak nasihat verebildiğini…

Kendisi de namazını kılıyordu. Ama başını kapatmak zor geliyordu.
Ezan okunduğunda namaz bohçasını açıyor; namaz eteğini, çorabını ve uzun kollu hırkasını giyiniyor, başörtüsünü de takıyordu. Seccadesini seriyor ve namazını eda ediyordu. Namazı bitince yeniden hepsini düzgün bir şekilde katlıyor ve bir sonra ki namaz vaktine saklıyordu.

Takliden yapıyordu her şeyi… Taklitte olsa sorgulamalar başlamıştı…

O zamanlar örtünmenin ayette geçtiğini bile bilmiyordu. Sorabileceği kimse yok muydu, yoksa çok çekingen olduğu için sormayı mı akıl edemiyordu?

Yine alışveriş için dışarıya çıktığı bir gündü; kolu kısa, başı açık ve pantolonluydu… Başı açık olmasına rağmen bluzlarını pantolon üzerine bırakırdı. Edepli giyinir, hatlarının belli olmasından utanırdı.

Yolda hem yürüyor, hem de analiz yapıyordu.

Sorular yumağında buldu kendisini:

Kendisine sordu:’’ Dört duvar içinde neden kapatıyorum? Beni hiçbir erkek görmüyor ki?’’
’’ Eğer açıklık haksa, doğruysa; namazda dört duvar içinde neden kapalıyım? Eğer kapalılık haksa, o zaman benim dışarıdaki bu halim nedir?’’

Şimşek gibi çaktı, bu soru beyninde!

İlk defa o gün kapanması gerektiğini kabullenmişti ama icraata geçmesi çok zordu.

Nefsine ağır geliyordu. Kabullenmişti lakin kolay mıydı başarmak?

Beş vakit namazında: ‘’Allah’ım beni Sen kapat, ben başaramıyorum, bir vesile ver’’ diye dua etmeye başladı. Bir destek, bir yardım eli bekliyordu.

Her ne kadar büyük şehirde yaşasalar da köklerine ve geleneklerine bağlı bir ailesi vardı.Bir gün Annesi ona bir teklifte bulundu. Köy âdetine göre artık başının kapanma vakti gelmişti.(saçlarının bir kısmının göründüğü kapanma şekli!)

Kapanmasını teklif ediyordu; ayet, hadis, bilgi vermeksizin!
Halbuki ufacık bir sohbet bile yeterdi? Kapanmasına…

Öyle açtı ki İslam’ı anlatabilecek birilerine…
Ruhunun sohbete ihtiyacı vardı. Körü körüne yaşamak değil, analiz ederek ve bilgi sahibi olarak yaşamak istiyordu. Neyi, niçin yaptığını bilerek…

O dönemler yasakların çok olduğu dönemlerdi. Birçok kişi içki, gazino ve eğlence batağındaydı.
Her şeyi kendisi öğrenmek zorundaydı. Annesinin okuma yazması yoktu. Babası ise rızık derdiyle uğraştığı için ve de dini bilgisi olmadığından maneviyat eğitimi veremiyordu.Kardeşleri de kendisi gibi İslam hakkında bilgili değilerdi.

Ağustos ayında sıcak bir yaz günüydü. Annesiyle pazara çıkacaklardı.
Annesi: ‘’Kızım hadi başını ört, öyle çıkalım’’ dedi.

İşte! Beklediği yardım eli gelmişti. Dualarının cevabı gelmişti. Annesi disiplinli bir kadındı. Annesinin sözünü ikilemedi. Hem bu teklifi zaten beklemiyor muydu?

‘’Tamam Anneciğim’’ dedi sevinçle…

Yatak odasında ki şifonyerin çekmecesine koştu. Beyaz krep bir başörtüsü vardı. Onu aldı, ayna karşısına geçti. Saçlarının bir teli dahi görünmeyecek şekilde başını kapattı. Bu yaşta daha güzel bir başörtüsü bulsa nefsine belki hoş gelirdi. Fakat mümkünü yoktu. Evdeki tek dışarısı için olan başörtü buydu. Başına sanki nur yağmış gibi hissetti… Kendi diktiği portakal rengi tuniği ve siyah uzun eteği de giydi. Evde başka tesettüre uygun giysisi yoktu. O devirlerde etek boyları kısa olurdu, normal standart ölçü: 65 cm idi… Kendi diktiği etek şimdi işine yaramıştı.

Annesiyle dışarı çıktı. Önce tüm insanlar üzerine geliyor, kötü bakışların üzerinde dolaştığını hissetti, sonra baktı ki bunun kendisinin önyargı ve kuruntusu olduğunu anladı. Aslında kimsenin umurunda da değildi. Hiçbir şey de olmamıştı, alay eden bir tek kişi bile yoktu. Herkes kendi işiyle meşguldü. O’nu korkutanın nefsinin ve şeytanın vesvesesi olduğunu anladı.

Artık yavaş yavaş tesettüre alışıyordu. Önce etek boylarını ve kol boylarını uzattı. Sonra kendi isteği ile pardesü giydi. Kuran-ı Kerim’deki tesettür ile ilgili ayetleri araştırdı.

Tesettür ile ilgili Ayetler

59.’’ Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman, kendilerini baştan ayağa bolca örten, şeffaf olmayan) dış elbiselerini üzerlerine iyice giyinip örtsünler. Bu, onların (cariye veya hafifmeşrep değil, şerefli ve namuslu) bilinmelerine, (cinsel) taciz/sarkıntılık edilmemelerine daha elverişlidir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.[16]‘’

Ahzab Suresi/ Feyzü’l-Furkân

31.’’ Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama istekle bakmaktan) sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar. Ziynetlerini/ziynet sayılan yerlerini meydana çıkarmasınlar/göstermesinler. Ancak (kendiliğinden) görünen (el, yüz) bu emrin dışındadır. Başörtülerini, yakalarının üstüne kadar (boyunlarını örtecek şekilde) koysunlar.[9] Ziynet (ve ziynet sayılan yer)lerini kendi kocalarından veya babalarından veya kocalarının babalarından veya kendi oğullarından veya kocalarının oğullarından veya kardeşlerinden veya kardeşlerinin oğullarından veya kız kardeşlerinin oğullarından veya kendi (mü’min)[10] kadınlarından veya ellerinin altındaki sahip oldukları (cariyeleri)nden veya kadına ihtiyaç duymayan (tamamen şehvetsiz) erkek hizmetçilerinden veya kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayacak çocuklardan başkasına aç(ıp göster)mesinler. Gizledikleri ziynetlerinin bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ey mü’minler! Hepiniz Allah’a tevbe edin (ve emirlerini yerine getirin) ki kurtuluşa eresiniz. ‘’

Nur Suresi/ Feyzü’l-Furkân

Kendisini duvarları sağlam bir kalede hisediyordu. Dışarıya çıktığında laf atmalar ve saygısız davranışlarkesilmişti . Aksine eskisinden daha fazla saygı görüyordu. Ahlakını da günden güne düzeltiyordu. Tesettüre yakışmayan ortamlarda bulunmamaya özen gösteriyordu. Çünkü artık başındaki bir bez parçası değildi, bir ayet taşımanın şuuruyla davranışlarına dikkat etmeliydi. Başörtüsünün büyüklüğünü arttırdı. Omuzlarını örtecek şekilde bağlamalar yapıyordu. Beden hatlarını belli eden giyim, tesettür olamazdı!

Pardesüsünü geniş tutmaya başladı. Sonra renkler de O’nu rahatsız etmeye başladı. Göz alıcı çarpıcı renkleri eledi.

Tesettürün amacı neydi? Hoş görünmek mi? Yoksa Allahın emri miydi?

Peygamberimizin (s.a.v)tesettür ile ilgili hadislerini araştırdı. İslam büyükleri ve örnek hanım sahabelerin tesettüre verdikleri önemi okudu. Yasaklara dikkat etti. Başörtüyü kabarık gösteren ve hadis-i şerifle uyarılan topuzu bir sefer bile yapmadı.

Tesettür ile ilgili Hadisler

Umeys’in kızı Esma’dan nakledildi. Dediki:
Resulüllah (s.a.v) bir gün Hz. Aişe (r.anha)’nın evine girdi. Kızkardeşi Esma yanında idi. Üzerinde vücudunun hertarafını örten ve yenleri geniş bir elbise vardı. Resulüllah (s.a.v) onu görünce kalkıp dışarı çıktı. Hz. Aişe (r.anha) kızkardeşine “buradan uzaklaş Resulüllah (s.a.v) sende hoşlanmadığı bir şey gördü” dedi. Hz. Esma uzaklaştı arkasından Resulüllah (s.a.v) içeriye girdi.Hz. Aişe (r.anha) niçin kalkıp gittiğini sordu. Resulüllah (s.a.v) de elbisesinin yenini sadece parmakları görünecek şekilde ellerinin üzerine çekerek şöyle cevap verdi:
“Kızkardeşini görmedin mi? Müslüman bir kadın şurasından başkasını gösteremez.” (Mecmeu’zzevâid nr:4168)

Hz. Âişe’den rivâyete göre, bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah Resulunun huzuruna girmişti. Resulullah (s.a.s) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu:
“Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çagına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.” (Ebu Davûd, Libâs, 31). “Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez” (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151, 218, 259).

Hz. Âişe (r. anhâ) ilk başörtüsü uygulamasını şöyle anlatır:
“Allah ilk muhâcir kadınlara rahmet etsin onlar; “Başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar…” (en-Nûr, 24/31) ayeti inince, etekliklerini kesip bunlardan başörtüsü yaptılar.”
Yine Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: “Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âîşe dedi ki:
“Şüphesiz Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim Nûr sûresinde “Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar…” ayeti inince, onların erkekleri bu ayetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kız, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan her biri etek kumaşlarından, Allah’ın kitabını tasdik ve ona iman ederek başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı.” (Buharî, Tefsîru Sûre, 29/12; İbn Kesîr, Muhtasar, M. Alî, es-Sâbûnî, 7. Baskı, Beyrut 1402/1981, II/600).

Fetva boyutu O’na yetmemeye başladı ve takva boyutunu araştırdı. Her şeyin en güzelini yapmalıydı. Tesettüründe en güzeli olmalıydı.

Nefsine her zaman şunu söyledi: ”Cennet elbiseleri ve yaşantısı dünyadan kat kat üstündür… Ey nefsim sabret ve emre uy!”

Sadeleşti ve en sonunda siyahta karar kıldı…

Mihrican Ulupınar
mihricanulupinar@gmail.com
28.02.13
00.23

26
Oca
13

Hastalığım /Ruhumun Kanatları


Hastalığım /Ruhumun Kanatları

Hastane koridorun da ki belirsiz bekleyişlerim. Her an yeni bir sürpriz habere hazır olma halim. Doktorum ameliyat dediğinde, şaşkınlıkla birlikte bir teslimiyetin ruhumu kuşatması.
Yaradanımın elbet bir bildiği vardı. Maddi ve manevi yolculuğumun bu deminde yeniden bıçak altına yatmak vardı. Teslim oldum/ şikayet etmeden…
Hemen ameliyat için hazırlığa başladım. Tahlil ve filmlerim çekildi. Perşembe öğle sonu operasyon saatim ayarlandı.
Sevdiklerimle vedalaştım. Odama yatışa hazırlanıyordum ki, anestezi doktorum operasyona izin vermediğini söyledi. O gün ameliyat olursam anesteziden uyanamayacağımı bildirdi. Bir başka rahatsızlığım gizli ve sinsice ilerlemişti. Bu vesileyle onunla da tanışmış olduk/ Aynı şehirde birbirinden habersiz dostlar gibiydik.
Ve eve dönüş…
Onbeş günlük bir hormon tedavisi süreci başlamış oldu.’ Vardır bunda da bir hayır’ diyerek bekledik.
Tedavi olumlu sonuç vermiş ve ameliyat günüm gelmişti. Hazırlandım ölüme gider gibi. Öyle ya geri dönemeyebilirdim!/Kayınpederim gibi…

Hayat neydi? Bir göz kapayıp /açma süresi, bilinmeyen bir zaman mı?

Saat sekiz de eşimle vedalaşarak ameliyata alındım. Soğuk odada kolumdan başlayan bir ağırlıkla uyutulmuştum. Dokuz buçuk da uyandırıldım. Gözlerim kan çanağına dönmüş ve şişmişti. Görmekte zorlanıyordum. Sevdiklerim yanımdaydı; eşim, annem ,babam, kardeşlerim, gelinlerimiz, dostlarım…
Sıcacık bir sevgi selinde, rahmetin kucağında, huzurun bahçesindeydim.
Zor günlerimde sevdiklerimin yanımda olması gücüme güç, sabrıma sabır katıyordu.
Susuzluktan kavrulan dudaklarıma damlattıkları su; ab-ı hayat/ zemzem gibiydi.

Rüyamda kollarımı açmış uçmaya hazırlanıyordum. Öyle hafiflemiştim ki. Bu hastalık Allah bilir üzerimden hangi sıkıntı ve dertleri alıp götürmüştü.
Ruhumdaki büyük huzur, sakinlik, hafiflik tarifi mümkün olmayan bir güzellikti. Bedenim sıkıntı da ruhum ise sefa içinde idi.
Uykuya daldığımda odamı çiçekler içinde görmüştüm. Uyandığımda odam gerçekten çiçekler ile doluydu. Gerçekte gören neydi, göz mü, kalp mi?
Kalbin bakışına engel varmıydı?

Bu hastalık beni topladı, tüm dağınıklığımı giderdi, rotamı düzeltti.
Yavaşlattı, rahmetin kucağını dalga dalga hissettirdi, yakınlaştırdı.
Ağırlıklarımı aldı sakinleştirdi. Hem ruhen hem bedenen hafiflemek, bu olsa gerekti.

Hastalığım süresince en manidar yolculuğum ise; H.z Hacer, H.z İsmail(a.s) , H.z İbrahim (a.s) ile aynı zaman dilimini yaşamaktı. Onların çektiklerini okudukça; bedenim yatağımda, ruhum ise Mısır, Filistin, Mekke topraklarında sefer ediyordu. H.z Hacer’ in teslimiyeti sabrıma sabır katıyor, ruhumu güçlendiriyordu.

Bu kısacık an içinde ruhum hangi merhaleleri geçmişti bilemem…
Yattığım yerde sabrımla hangi salih amelleri defterime yazdırdım bilemem…
Bildiğim şu ki yeniden bir hayat bahşedildi/ O’na {C.C} daha yakın olabilmek için…

Hiçbir şey bana ait değil, belki de huzurumun kaynağı bunu bilmekti.
Tüm nimetlerin emanet olduğunu bilmek haddini bilmekti/Kulluğu yeniden tatmaktı.
Hastalık bir sabundu/ günah kirlerimi yıkadı, temizledi gitti.
Hastalık bir misafirdi memnun edebildi isem/ hediyelerini bıraktı gitti …

Yeni bir beyaz sayfa açtım hayata/’’ yeniden merhaba’’ diyerek…

Mihrican Ulupınar

00.04
27.01.2013

13
Ara
07

Sevgiden Gıdasız Çocuklar


yillarsonrabylavinia3spki2.jpg 

Sevgiden Gıdasız Çocuklar
Doç. Dr. Sefa SAYGILI

Sevgiden Gıdasız Çocuklar
Siz hiç Afrika’da açlık çeken insanları ve onların zavallı çocuklarını gördünüz mü? Ben de Afrika’ya gitmedim, ama gördüm. Gerçi çocuklar Afrikalı değildi, fakat onlardan da beterdi. Biri 5 diğeri 6 yaşlarında iki kız çocuğuydu bunlar. Gazetelerde zaman zaman resimlerini gördüğümüz açlıktan kırılan insanlara aynen benziyorlardı. Çökük yanaklar, çıkık elmacık kemikleri, yer yer dökülmüş saçlar, incelmiş dişler ve ayakta onları zor tutan çarpık bacaklar. Ve en korkuncu da, her zaman neş’eli olan çocuksu hava, yerini sanki kırkını çoktan devirmiş intibaı veren çizgili bir yüze çevirmiş. Sorulara cevap verebilmek için sadece bir iki kelime ile konuşuyorlardı. Üstelik Haseki Hastanesi’nde yatarak, bir süre serum ve vitamin tedavisi de görmüşlerdi.
Onları görüp, hikâyelerini dinleyince insanlığımdan utanmıştım. Neyse ki şimdi dinî bir hayır müessesesinin bakımı ve kontrolü altındaydılar.
Hikâyeleri şöyleydi: Esra ve Zeynep, annelerini bir hastalık sonucu kaybetmişlerdi. Babaları da bir süre sonra evlenmek zorunda kalmıştı. Sözde çocukları için evlenmişti. Hanım adayı, ısrarla, çocukları kendi çocukları gibi bağrına basacağını söylemişti. Güler yüzle ve defalarca söz veren bu canavar ruhlu kadın, evlendikten sonra sözlerinin hepsini unutmuştu. Çocuklara yapmadığı eziyet kalmıyordu. Kocası önceleri hayli itiraz etmiş, çocuklarını korumak için büyük gayret sarf etmişti. Bir süre sonra kadının usta manevraları ile o da çocuklarını suçlu ve yaramaz görmeye başlamış, giderek sessizleşmişti.
Çocuklar kendilerine ayrılan odadan çıkamıyorlardı. Üvey anne, tuvalet ihtiyaçları için sadece günün belirli saatlerinde izin veriyordu. Başka zamanlarda, isterlerse altlarına yapsınlardı. Yemek için ise çocuksu nazlanmalar ya da beğenmemek aklın alamayacağı şeylerdi. Önlerine konan birer kap yemeği yemek zorundaydılar. İtiraza hiç hakları yoktu. Ayrıca doymak zorundaydılar da. Aç kalırlarsa, bir sonraki gün doyarlardı. Gezmek ve oynamak da ne demekti? Dar imkânlarına rağmen, büyük bir fedakârlıkla (!) onlara oda bile ayırmışlardı. Odalarında ne yaparlarsa yaparlardı. Hiç bir şeye ilişmemek, ortalığı karıştırmamak şartıyla tabiî. Yoksa “düzeltmek ve temizlemek” cezasına çarptırılırlardı.
Çocuklar bu şekilde bir kaç sene geçirmişlerdi. Durumları korkunçtu. Çok sık rahatsızlandıkları için üvey anne onları evden atmanın yollarını arıyordu. Ta ki dindar bir aile olaya el koyuncaya kadar. İşin garibi üvey anne kendi çocuklarına asla ayni muameleyi yapmıyordu. Bu dindar aile, çocukları ruhî yönden eski hallerine döndürmek için neler yapılabileceğini öğrenmek için, bana gelmişlerdi.
Kendilerine bu çocukların Afrikalı aç çocuklardan daha zor bir durumda olduklarını izah ettim. Çünkü orada eksik olan sadece gıda idi. Bunlarda ise, sevgi ve güven yoksunluğu hâkimdi. Mutlaka yaşamaları gereken çocukluklarını hiç yaşamamışlardı. Şimdi ise sevgiye boğulma, yaşıtlarıyla ve oyuncaklarıyla doyasıya oynama, içlerinden geldiği gibi koşma ve nazlanma ihtiyaçlarını fazlasıyla yerine getirmeliydiler. Çocukluklarından ne kurtarabilseler kârdı. Onları himaye eden ailenin ise işi çok zordu…
Servet uçurumu
Muayenehaneme yüzünde korku ifadeleriyle bağırarak gelen ve hıçkırıklarla ağlayan yaşlı kadını hiç unutamıyorum. Hemen bir yatıştırıcı iğne yapmış, muayeneden sonra da reçetesini düzenlemiştim. Sıra ücret vermeye gelince cüzdanını açmış ve muayene parasının onda biri bile etmeyen bozuk paraları karıştırmaya başlamıştı. O, belki birkaç gün yiyeceği katıksız ekmeğin parasıydı. Onu bir ruhî rahatsızlığa iten de belki bu durumuydu. “Kalsın teyze” dedim. Dua ederek çıktı, gitti.
İçeriye iyi giyimli biri girdi. Kırk yaşlarında idi. “Doktor bey, caddeden geçiyordum, tabelânızı gördüm. Bir problemim var, onu danışmaya geldim” dedi. Anlatmaya başladı: “Ben, ihracat-ithalat işiyle uğraşan bir şirketin sahibiyim. Hamdolsun bu yıl işlerim yoğun gitti. Ancak zihnen çok yoruldum. Acaba tatili nerede ve nasıl geçirmem beni dinlendirir? Deniz kenarı demeyin zaten Boğaz’da oturuyorum.”
Kendisine yeşillik bir yerde ve iki parça halinde 10’ar günlük izin yapmasının uygun olduğunu, her gün bol bol yürüyüş yapmasının iyi geleceğini, bu arada işlerinden tam olarak uzaklaşması gerektiğini izah ettim. Kısa süre sonra muayene ücretini fazlasıyla masamın üzerine bırakarak ayrıldı.
Az bir zaman içinde, hem ülkemizdeki servet uçurumunu müşahede etmiş, hem de rızkın Allah’tan olduğuna bir kere daha iman etmiştim.

13
Ara
07


Kaybolan İnsanlığımız
Yrd. Doç. Dr. M. Doğan KARACOŞKUN

aisheruh1.jpg

Farkında mısınız, her gün daha refah içinde olacağımız bir hayata doğru gitmemize karşın, daha da yalnızlaştığımızı hissetmekte, birbirimizi sevebilme yeteneğimizi gün be gün kaybetmekteyiz. Yalnızlık demekle, çevremizde hiç insan olmaması gibi bir şey kastetmiyorum malumunuz. Çevremiz ne kadar çok insanla dolu olursa olsun, kendimizi yalnız hissetmemizden bahsediyorum. Bunaldığımız anda içten dost ve ahbap bulamama sorunumuzdan bahsediyorum. Her şeyin bir bedeli var mantığıyla insanların maddî karşılığı, yahut menfaatleri olmadan başkalarına yardım etmekten kaçınmalarından bahsediyorum. Kimsenin diğerine tahammülü yok çünkü artık. Bu hele de büyük şehirlerde artık o hale geldi ki kimse kimseyi dinlemiyor bile. Oysa hepimiz acılarımızı, sevinçlerimizi dostlarımızla paylaşmak isteriz. Sevmek ve sevilmek isteriz. Bize değer verilsin isteriz değil mi? Çok şey de değil aslında bu isteklerimiz öğle değil mi? Ama bunların kıymetini bilmedikçe, bunlar hayatımızdan kayboluyor. Bakın size ünlü psikiyatrist Viktor Frankl’ın başından geçen şu olayı nakletmek ve batı toplumlarında refah düzeyinin yükselmesine karşın, gittikçe yalnızlaşan zavallı insanının gerçekte hepimizin temel bir ihtiyacını nasıl yaşadığını göstermek istiyorum:
“Saat gecenin üçüdür. Frankl’ın telefonu çalar. Telefonun diğer ucunda intihar etmek üzere olan bir kadın vardır: ‘intihar etmeye karar verdim, ama ölmeden önce bir psikoterapist olarak sizin ne diyeceğinizi merak ettim’ der. Telefon konuşması yarım saat kadar sürer. Frankl, her türlü yöntemi deneyerek onu intihardan vaz geçirir. Kadın intihar etmeyeceğine ve Frankl’ı ziyarete geleceğine söz verir. Sözünü tutar ve bir gün Frankl’ın yanına gelir. Sohbet ederler. Sohbetleri sırasında Frankl, kadının kendisinin onu ikna etmek için yaptığı konuşmalardan dolayı değil de, başka bir sebeple intihardan vazgeçtiğini anlar. Bu sebep nedir biliyor musunuz? Gecenin saat üçünde uyandırılmasına rağmen sabırla onu dinleyen ve onunla konuşan birisinin de var olduğunu bilmektir sadece. Dolayısıyla bu dünyanın yaşamaya değeceğini düşünerek intihardan vazgeçmiştir kadın.”
İşte bu kadar basit gözüken bir davranış, gerçekte ne kadar önemli, görüyorsunuz değil mi? Batı dünyasında böyle de, bizde çok mu farklı? Bugün bizde de dostluk, fedakârlık, akrabalık, komşuluk, misafirlik, insana makam ve parası olduğu için değil, sadece insan olduğu için değer verme, karşılıksız sevgi gibi kavram ve konular gittikçe bir masalda geçen Kaf Dağı ve Anka Kuşu gibi ütopya olmaya başladı farkındaysanız. Hayatta en büyük amacımız ve değerimiz, daha fazla şeye sahip olmakla sınırlandı maalesef. Kazançlarımız, aldığımız ev ve arabalar, ev eşyaları, biriktirdiğimiz paralar. Ya kaybettiklerimiz? İnsanlığımız adına kaybettiğimiz neler var düşünsenize. Bu değerlerin hangisi parayla alınıp satılabilir? Dostluğun maddi değeri nedir söyler misiniz? Ya sevginin? Kardeşi için organını bağışlayan insanın bu davranışı kaç lira eder söyleyebilir misiniz? Ya dini, imanı, namusu ve vatanı için can veren kişi akılsız ve aptal mıdır bu düşüncede? Bu tür davranışlar hangi parayla ölçülür bunu bilenimiz olduğunu hiç sanmıyorum. Çağdaş bir psikoloğun ifadesiyle cenneti bile ancak devasa bir süper market olarak düşünen günümüz insanlarının kafasında her hangi bir kutsalın manevî fonksiyonu ne olabilir ki?
Bütün bu anlattıklarımla çizdiğim bu karamsar tablo sizleri ümitsizliğe sevk etmesin. Doğru olan umudu kaybetmek değil, nereden nereye geldiğimizi doğru okuyarak, hiç birimizin de memnun olmadığımız davranışlarımızın nedenlerini anlamaya çalışmak ve doğru davranışlar için çaba harcamaktır.
O halde kendimizle yüzleşmek için daha ne bekliyoruz. İçimize dönelim, insanlığımızı yeniden keşfedelim ve “yeniden doğuş” için düğmeye basalım. Kaybolan insanlığımız bulunamayacak kadar uzağımızda değil.
O halde haydi buyrun insanlık keşfine ! Buyrun içimize yapacağımız yolculuğa ! Yolunuz ve yolumuz açık olsun !

13
Ara
07

Çalışan Annenin Çocuğu


1124063687a5515op.jpg

Çalışan Annenin Çocuğu
Doç. Dr. Sefa SAYGILI

Annenin çalışması, çocuğun ruh sağlığını çeşitli faktörlere bağlı olarak etkiler. Dönem dönem ele alarak inceleyelim.
Süt çocuğu
Doğumdan sonraki ilk yılda, çocuğun ilgi ve şefkat ihtiyacı, anne sütü, her hafta aldığı kilolar kadar önemlidir. Çünkü bu dönemde bebek, yalnız olmadığı­nı, etrafında güvenebileceği, sevildiğine ait hislerin ilk inançlarını filizlendirebileceği kimsenin olduğunu öğre­necektir. Ayrıca 4-5 saat aralarla aldığı süt, anne ile bebek arasındaki sevgi birliğini güçlendirmektedir.
Bu dönemdeki sevgi ve ilgi eksikliği, ömür boyun­ca doldurulamaz ve birçok belirti ve hastalıkların orta­ya çıkmasına sebep olur. Yani ruh sağlığının temeli bu yaşta atılır.
Annenin ev dışında çalışmasından dolayı çocu­ğundan uzak kalması, çocuğun ruhi gelişmesini aksa­tabilir. Çünkü çalışan anne genellikle yorgundur, ev iş­lerini halletmesi de gerektiğinden çocuğuna yeterince vakit ayıramaz. Oysa çocuğun ihtimam ve ilgiye ihtiya­cı vardır. Başıboş ve disiplinsiz bırakılan çocuk kendi­ni yalnız hisseder, ihtiyaç duyduğu anne-çocuk ilişkile­rini geliştiremez. Bu durum çocuğun gelişmesine kötü tesirde bulunacaktır. Çünkü, başlangıçta çocuk herşeyi anne yoluyla öğrenir. Anne çocuğu, çocuk anneyi et­kiler.
1-3 Yaş çocuğu
Bu yaşlarda çocuk, serbestleşmeye başlamıştır. Tuvalet terbiyesini almasının yanı sıra konuşmaya ve yürümeye de vakit gelmiştir.
Bu dönemde, çok hareketli olduğundan zarar ve yanlış bilmeden davranışlarda bulunur. Bu yüzden an­nesine ihtiyacı büyüktür. Annesinin sözleriyle, engelle­meleriyle, sevgisiyle bunların doğru olanını öğrenir.
Çalışan anne ve çocuğu için zorluk büyüktür.
Oyun çocuğu
3-6 yaşlardır. Konuşkan, hareketli ve hayat dolu­dur. Devamlı sual sorar. Bu dönemin belirgin özelliği, anne-babayı taklit ve onlara benzeme çabasıdır. Bu yüzden anne ile yeterince beraber olmamasının zararı­nı çeker.
Ayrıca cinsel kimliğin oluştuğu dönemdir. Erkek çocuk babayı, kız çocuk anneyi taklit ederek cinsiyet­lerini öğrenirler. Annenin çalışması ile erkek-kadın rol­lerinde bir değişme olursa, çocukta cinsiyet bozukluk­ları oluşabilir.
İlkokul dönemi
Özellikle öğrenim hayatının ilk yılında, aileden ko­pup başka ortama atıldığı için çocuğun ders yaparken yardım ve kontrole, hiç değilse destek ve ilgiye ihtiyacı vardır. Ayrıca, çocuk okul dönüşü dertleşebileceği okulda olanları anlatabileceği, birini arar. Bu dönemde çocuk şefkat gösterileri kadar, annesinin okul durumu ile ilgilenmesini bekler. Bu ilgi çocukta başarılı olma arzu ve çabasını artırır, aksi halde başarı düşer.
Annesi çalışan ve çalışmayan çocukların başarı durumu kıyaslandığında, ikincilerin daha başarılı ol­dukları görülmüştür. Ayrıca anneleri çalışan çocuklar, okulda daha silik ve çekingen davranmaktadırlar. Bu­nun sebebi annenin çalışmasının meydana getirdiği vakitsizlik, ilgisizlik, yorgunluk gibi durumlardır. Ço­ğunluğu okul dönüşü kendilerini karşılayan, dertlerini dinleyen, okul durumunu merak eden bir anneden mahrumdurlar.
Çocuk ağlıyorsa
Çocuk yalnızca mutsuz olduğu için ağlar. Ağladı­ğında yanına gidip, onu neyin rahatsız ettiğini bulma­ya ve rahatlatmaya çalışmak lâzımdır. Yoksa güven duygusu gelişmez.
Bebek 6 aylıktan sonra, zaman zaman yalnızca bir kimsenin yanında olup olmadığını anlamak ihtiyacını gidermek için ağlar. Önceleri kendini emniyette hisset­mek için annesinin kucağına alınmak isteyen bebek, sonraları onu sadece görmekle yetinebilir. Daha sonra ise, arada bir annesinin yakınlarında olup olmadığını kontrol etmekle iktifa edecektir.
Annenin çalışmasının bir tehlikesi de buradadır.
Disiplin
Çocuk için disiplinin çok önemli ve vazgeçilmez ol­duğu, bugün herkesin birleştirdiği bu konudur. Çocuk yanlış davrandığında ikaz edilecek, doğru yaptığında sevgi ve ilgi ile ödüllendirilecektir.
Çocuk annesinden ilgi, şefkat, destek ve teşvik bekler. Çocuğun bu beklentilerinden haberdar olan çalışan anneler, ev ve iş kadınlığının yanı sıra annelik görevlerini aksatmamak için büyük çaba harcarlar. Bu çaba bazılarında gerginlik ve suçluluk duygusu meydana getirir. Bu anneler çalıştıkları için çocuklarını ihmal ettiklerini düşünerek kendilerini suçlarlar. Bir kısmı, bu duygudan kurtulmak için, çocuklarına ılımlı bir disiplin uygularlar. Bazıları ise çocuklarının üzerine aşırı derecede düşerler, onu gereğinden fazla korurlar. Evde kendisine hiçbir iş yaptırmazlar, hatta çocuğun yapabileceği işleri bile kendileri görürler. Annenin bu tutumu bazı hallerde çocuğun aşırı hassas, bağımlı ve çekingen olmasına yol açar. Bazı hallerde de şımarık, asi ve dik başlı olmasına sebep olur.
Çalışan bazı anneler de, çalışmasını sık sık çocuğun başına kakarak, ona hoşgörülü davranmaz ve yaşının üstünde olgunluk bekler. Böyle çocuklar da iddiacı olurlar ve annelerine karşı zaman zaman düşmanca tutumlara varan küskünlüklerde bulunurlar.
Bu arada anneleri çalışan çocuklar hastalandıklarında anneleriyle daha fazla olabildiklerini sezer. Hiçbir anne, işi ne kadar önemli olursa olsun, çocuğunun hastalığına kayıtsız kalamaz. Bu sebepten ötürü de çocuk, annesinin kendisiyle daha fazla ilgilenmesini sağlamak amacıyla ikinci derecede hastalık belirtilerini geliştirmeye çalışabilirler.

13
Ara
07

Depresyondan Korunmanın Yolları


Depresyondan Korunmanın Yolları
Doç. Dr. Sefa SAYGILI

10.jpg

Depresyon; düşüncelerimizi, inanışlarımızı, duygularımızı ve tutumlarımızı da etkileyen bir rahatsızlıktır. Bu yüzden dünyaya ve problemlere bakış açımızı değiştirmemiz, korunmada önemli bir yer tutar.
İyimser Olalım
Yarısı dolu olan bardağa “ne kötü, yarısı boş” demek yerine “ne güzel, yarısında su var” demeliyiz, demesini öğrenmeliyiz. Çünkü kö­tümser olmak depresyona yatkınlık sağlar.
• Düşüncelerimizi tartalım, değerlendirelim ve olumsuz olanları olumlularla değiştirelim.
• Kötü durumların geçici olduğunu bilelim. Kötü hava şartları nasıl ki zamanla düzelecek, sosyal olayları da aynen bunun gibi görelim. Eskilerin dediği gibi, “bu da geçer yahu!”diyebilelim.
• Bir şeyler kötü gittiğinde hemen kendimizi suçlamayalım. Eşimiz, arkadaşımız veya amirimiz keyifsiz ise bunun bizden dolayı olduğunu düşünmeyelim. “Bir dertleri vardır herhalde” diyelim.
• Olumsuz düşüncelere kapılmadan önce, “acaba aşırı bir tepki mi veriyorum” diye kendimize soralım.
• Geleceğe ait endişelere önem vermeyelim. Birçoğu asla gerçekleşmeyecek hayallerin etrafında dönüp durmayalım. Yaşamakta olduğumuz zamana konsantre olalım.
Hayata karşı olumlu bakış açısı olanlar daha az stresli, rekabete karşı hazırlıklı ve daha sağlıklı olurlar.
Öfkemizi Kontrol Edelim
Kızmak ve öfkelenmek doğaldır, ancak kızgınlığı sürekli hale getirmek veya ani öfke patlamaları yaşamak sağlıklı değildir. Kontrolsüz öfke, birçok yönden kişiyi yaralayabilir.
Öfkelendiğimizde sakinleşmek için kendimize zaman tanıyalım. Sakinleşene kadar ortamdan uzaklaşalım veya pozisyonumuzu değiştirelim (oturuyorsak ayağa kalkalım) ya da yüzümüzü soğuk su ile yıkayalım. Derin derin soluk alıp vermek, yalnız kalmayı tercih etmek veya başkalarıyla sohbet ederek konudan uzaklaşmak da öfkeyi yatıştırma çareleridir.
Ancak öfkelendiğimizi bizi kıran kişiye belli etmemek için içimize atmak ve bastırmak da doğru değildir. Karşımızdaki kişiye sözel olarak saldırıda bulunmak yerine kızgınlığımızı sakin bir şekilde dışavuralım. “Hakaret ediyorsun” söylemektense “bu sözlerin beni gerçekten kırıyor” demekle daha iyi sonuç alınır. Veya “yalan söylüyorsun” yerine “bu söylediğin doğru değil” demelidir.
Kızgınlığımızı içimizden boşaltalım. Kızgınlık uyandıran mantıksız düşünceleri ayıklayalım ve bunları zihnimizden uzaklaştıralım. “Bu korkunç, her şey berbat oldu” demektense, “gerçekten bu durum insanı kızdırıyor, ama dünyanın sonu değil ya…” diyerek kendimizi rahatlatalım.
Kısacası haklı öfkemizi ifade ederken kararlı olalım, saldırgan değil. Öfkemizi sağlıklı yollarla boşaltalım, içimize atıp biriktirmeyelim. Bastırılmış öfke, uzun vadede ciddi sağlık sorunlarına yol açar. Başağrısı, gastrit ve hatta ülser, bağırsak hastalıkları ve başka sistem bozuklukları ortaya çıkar. “Beni insanların içinde küçük düşürdüğün için sana kızgınım. ”Bu basit ve kararlı bir ifadedir, hedefe yöneliktir. Halbuki, “ne kadar sahte, ne kadar zayıf, ne kadar ikiyüzlüsün!” demek yanlıştır. Böyle kızgınlık ve saldırganlık halleri hem karşımızdaki kişinin düşmanlık oklarını bize çevirir hem de sürekli öfke, düşmanca duygular ve kızgınlık, sağlığımızı tahrip eder.
Bağışlayıcı Olalım, Kin Tutmayalım
Bizi inciten veya hata yapan kişilere karşı küskünlüğümüzü sürdürmek, öfkemizi daha da artırabilir. Öfke devamlı hale geldikçe de yüksek tansiyon ve kalp hastalığı başta olmak üzere psikosomatik hastalıklara yakalanma riski artar.
Bağışlamak, öncelikle bağışlamama durumunun oluşturduğu stresi azaltır. Bağışlamama halinde acı, öfke, düşmanlık, nefret ve korku (yeniden aşağılanma veya acı çekme korkusu) gibi duygular birbirine karışır. Bunlar da fizyolojik olumsuz birtakım sonuçlara yol açar. Sözgelimi tansiyon yükselir, hormonal değişiklikler yaşanır, kalp hastalıkları ortaya çıkabilir.
Bağışlayıcı olmaya çalışalım. Bizi inciten birini affetmek zor olabilir. Ancak bağışlamak; yapılanı unutmak, inkar etmek, göz yummak veya uzlaşma sağlamak anlamına gelmez. Burada olumsuz duyguların bizi tüketmesine engel olmalıyız.
İntikam peşinde koşmayı bırakarak bağışlamayı başarabilenler, acı ve sıkıntılardan kurtulmuş olur. Sosyal ilişkileri daha güçlenir. Böyle kişiler daha sağlıklıdır.
“Çok şükür ahiret var, ilahi adalet var” diyelim. Kin ve intikam duygularıyla kendimizi yıpratmayalım.




İlahiaşk

Blog İstatistiklerim...@

  • 844,174 hits

Hatırlatıcı Notlar

Sahifelerinize ne yazdığınıza dikkat ediniz. Çünkü bu, Rabbinize karşı okunacaktır. Yazık o kimseye ki çirkin söz konuşur. Eğer içinizden biri bir kardeşine içinde çirkin söz bulunan bir yazı gönderse, şüphesiz bu bir hayâsızlık olur. Ya Rabbine karşı kötü söz söyleyenin hâli ne olur?

Bişr-i Hâfî

İmam-ı Gazali

İmam-ı Gazali son nefeste iman üzere ölmek için aşağıdaki duanın sabah namazlarının sünneti ile farzı arasında okunmasının tavsiye etmiştir Bismillahirrahmanirrahim " Ya hayyü ya kayyumü ya bedias semavati vel erdı ya zel celali vel ikram" Allahümme inni es'elüke en tuhyiye kalbi bi nuri ma'-rifetike ebeden ya allahü ya allahü ya allahü ya rahmanü ya rahıymü bi rahmetike ya erhamer rahımiyn"

Yaşam Koçu Mihrican Ulupınar

Yaşam Koçu Mihrican Ulupınar

Yaşam Koçluğu
Hayatında denge problemi yaşayan,
kişiliğinde, aile ilişkilerinde, ebeveynliğinde, sosyal ilişkilerinde, eğitiminde, ruhsal dünyasında kendini geliştirmek ve problemlerini çözümlemek, hedeflerine bilinçli yol almak için deneyimli bir rehbere ihtiyaç duyan, bayan danışanlara yardımcı olmak için buradayım. Saygılarımla.

@Hakkımda…@

15 Kasım 1971/26 Ramazan 1391 Niğde Değirmenli Kasabası doğumluyum.

1977' den itibaren Eğitim hayatımı İstanbul’da tamamladım.

Halen Dünyanın incisi İstanbul’da ikamet etmekteyim.

Biz Mevlamızın İlahiaşkının Hamallarıyız

Tek derdimiz; Mevlamızın Hakiki Kullarından Olabilmek ve Rızasını Kazanabilmek…

Terk-i dünya/ Terk-i Ukba/ Terk-i Terk/ Hiçlik/ Aşk-ı Deryada damla / Kulluk...

Dileğimiz; Son Nefesimizde Şeb-i Arusu yaşayabilmek ve Cennette Cemalullah’ ı müşahade edebilmektir…

Saygı, Sevgi ve Hürmetlerimle…

Mihrican Uymaz Ulupınar

mihricanulupinar@gmail.com

Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Şub    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

@Son Yorumlarım@

hakkında fakraczi
hakkında fakraczi

Hoş Geldiniz :)

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

Diğer 723 takipçiye katılın

Follow Ebedi Sevgiliye Doğru on WordPress.com
Çok şükür bugünde Akraba günümüzü @zuhaltu evinde  muhabbet ve Sevgiyle tamamladık. ❤️🌹💝💞💖😍😘🌺☕️ @esraaulupnr @muhteremulupnar @suhedanurbsk @nursenauymaz @ilknuruymz ❤️tubauymaztekin

Twitter Sayfama hoş geldiniz.