Archive for the 'Sohbetler' Category

06
Mar
13

Fıtratın Zuhuruna Vesile Olmak


Fıtratın Zuhuruna Vesile Olmak

Fıtrat: Kelime olarak yaradılış, tıynet, hilkat gibi manalara geliyor. Bir şeyi başlangıcında yarmak, kazmak anlamına gelen ve “fatr” kökünden türemiş olan fıtrat kelimesi, “ilk yaratılış” manasına gelir. Yani, mutlak yokluğun yarılarak, içinden varlığın çıkmasıdır. Fıtrat, bu yarma sonucu ortaya çıkan ilk varlık halidir.İbn Manzur, Lisânü’l-Arab adlı eserinde “fıtrat”ı şöyle tanımlar; yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, peygamberlerin sünneti, kâlb-i selim, adetullahtır. Ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidât gibi manalara da gelir.

Terim olarak fıtrat: “Allah Teâlâ’nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrak edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. İbn-i Arabi ise “fıtrat” sözcüğüne “bir şey üzerine yaratılmak” mânâsı vermektedir.

Dünyaya geliş gayemiz: Marifetullah ve Muhabbetullaha ermektir. Allahın varlığını ve birliğini tanımak, kabullenmek, sevmek, tanıtmak ve Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) lâyık-ı veçhile kulluk yapabilmektir.

İstidat: Bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil, kabiliyet ve yetenek demektir. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahlûklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvvelerine denir.

Yüce Yaratıcı bütün ruhlara: “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye sorunca, bütün varlığı ile insanlar: “Evet, sen bizim Rabbimizsin” dediler. Elest bezminde iken ruhumuz bu hitaba aşk ile cevap vermişti. Ruhumuz Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) hayran ve âşık olmuştu. Henüz gafletle perdelenmemiştik ve ilahi sevgi tüm zerrelerimize işlemişti.

Dünyaya gelişten sonra bu sözümüzü unutmuş ve gaflete dalmıştık. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) kalplerimize doğrudan ilhamları ya da vesileleri ile elest bezmindeki sözümüzü hatırladık ve kulluk çizgisinde istikamet üzere yürümeye gayret ediyoruz.

Yüce Yaratacımız, Peygamberine (A.S.) ve onun şahsında ümmetine şöyle emrediyor: ‘’O halde sen yüzünü doğruca, ‘Allah’ı birleyen’ olarak dine, (yani) Allah’ın, insanları üzerinde yarattığı fıtrata (İslâm’a) çevir. Allah’ın (İslâm’a kabiliyetli) yaratışında hiç değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.’’(Rum suresi/ 30.Ayet/ Feyzü’l-Furkân)

Bu yaratılışın gereği, sadece O’na kulluk yapmak ve yalnız O’na bağlanmaktır. Ayet şöyle devam ediyor: “Hepiniz Rabbinize yönelerek, O’na karşı gelmekten sakının, namazı kılın; müşriklerden olmayın.”

Elest bezminde verdiğimiz sözün şuurunda olarak gönlümüzü İlâhi âşk ile doldurmalı, taklidi imandan tahkiki imana erişmeliyiz. Kâinata sevgi elçileri olabilmeliyiz. Mevlana Şems misali…Bu sevgi ile tüm insanlığa gücümüz nispetinde hayra vesile olmalı, bizden sonra gelecek nesillere her açıdan güzel miraslar bırakabilmeliyiz. Fıtratımız buna müsait, zuhurunun inkişafı için ise; gafletten uyanmalı, tevbe suyu ile temizlenmeli, tefekkürü mevt ile ölmeden ölüme hazırlanmalı ve ahirette hüsrana uğrayanlar arasında olmamanın yollarını öğrenmeliyiz.

Dünyaya gelişimizde tertemiz bir fıtratla yaratıldığımızın ispatı Rasulullah (A.S.) Efendimizin şu hadisi şerifi ile de teyit ediliyor:
. “Her çocuk, fıtrat üzerine doğar, sonra annesi, babası onu ya Yahudi, ya Hristiyan, ya da mecusî yapar. Nasıl ki hayvan da uzuvları tam olarak doğar. Hiç doğan hayvanda bir eksiklik görür müsünüz?” (Buhâri, Cenaiz, 79).

Allahu Tealâ, bir kudsi hadiste de, insan fıtratının nasıl bozulduğunu şöyle belirtmiştir: “Ben, bütün kullarımı sadece bana kulluk edecek özellikte yarattım. Fakat onları şeytanlar kandırıp dinlerinden uzaklaştırdılar. Benim kendilerine helal kıldığım şeyleri onlara haram yaptılar, onlara bana şirk koşmalarını ve yarattığım şeyleri değiştirmelerini emrettiler.” (Müslim, Nesai)

Her bir fert fani dünyadaki yolculuğunda, imtihan sırrını hatırından çıkarmadan, Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) seyri sülûkuna dikkat etmeli, önce kendisini yetiştirmeli, sonrasında çevresine de tebliğ ederek onlarında bu bilincinin uyanmasına vesile olmalıdırlar.

Fıtratımız evliliğe ve çocuk sahibi olmaya meyillidir. Bize Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) emaneti olan evlatlarımızı tertemiz fıtratlarına uygun yetiştirmeli, buna azami derece de gayret göstermeliyiz. Bizim ihmal ettiğimiz evlatları başkaları ele geçirecek ruhlarını yanlış itikatlarla dolduracaklar, ateist, satanist, maddeperest, putperest yapmak için sinsice çalışacaklardır. Mevlam muhafaza etsin.

Gençler; dış tesirler, arkadaş ortamı, internetin kötüye kullanımı, medyanın yanlış yönlendirmesi, insi ve cinni vesveselerin etkisiyle, kalplerinde ve sırat-ı müstakimde şaşırma yaşayabilirler. Anne ve babaların İslami şuuru ve yaşantısı ne kadar kuvvetliyse evlatlarının mizacını da aynı derece de etkileyecektir. Ebeveynler bir an önce gaflet uykusundan uyanmalı, kâl ehli değil hâl ehli olmaya özen göstermelidir. Konuşan değil yaşayan, örnek olan, şuurlu Müslümanlardan olmak için gayret etmelidirler.

El, ayak, göz, kulak, dil ve diğer âzâlar (organlar); kalbin emrinde ve hizmetindedir. Bu âzâlarda kalb dilediği gibi tasarruf eder (bunları kullanır) ve onları istediği yöne yöneltir. Bu âzâlar, fıtraten kalbe itâate (uymaya) mecbûrdur. Ona aslâ karşı gelip, isyân etmezler. (İmâm-ı Gazâlî)

Allah dostları, İslamı şuurlu yaşayan anne babalar, aile ortamı, arkadaş çevresi, eğitim birimleri, katıldığımız sohbetler, fıtraten yaratıldığımız saf öze dönmemize vesile olacaklardır.
İnsan tabiatı itibarıyla güzel ahlakı sever, kötü ahlaktan uzaklaşır. Bize verilen cüz-i irademizi hayır tarafına kullanırsak hidayet vuku bulacaktır. Bunun sonucunda nice hayırlı salih amellere imzalarımızı atmış olacağız.

“İslâm tabiat dini olduğu için, yâni hilkate ve fıtrata ve tabiata uygun olduğu için, toplum içinde olmayı tercih ediyor. Bir kenara çekilip kendi başına, ibadet hazları içinde, memnun yaşamaktansa; toplumun içine girip toplumun fertlerinin kendisine ezâ ve cefâ ve zulmüne tahammül etmek, daha sevaplı olarak gösteriliyor.” O yüzden müslümanın da iyi yetişmiş ve sosyal olanı makbuldür.
(Prof. Dr. M. Esad COŞAN (Rh.A)

Sosyal organizasyonlarının hizmet binalarının vakıf ve derneklerin cemaati sağlam ve güçlü tutması bundandır. Yalnızlığa çekilen fertler imanları güçlü değilse, akarsudan ayrılan su damlaları misali, kendi oluşturdukları göletlerinde; yosunlaşmaya, bulanmaya, bozulmaya, sekteye uğrayacaklar ve enerjilerini kaybedeceklerdir.

İlahi ente maksudi ve rızake matlubi niyetimizi devamlı aynı ayarda tutmalıyız.

Ölmeden ölmeyi başarabilmeli nefsimizin tasallutundan sıyrılabilmeli, ruhumuzun beden ülkemizdeki sultanlığına izin vermeliyiz. Ebedi kalacağımız cennet yurduna hazırlanmalı, Cemalullahı seyran eden bahtiyarlardan olabilmeliyiz. Aksi takdirde esfeli safiline kayabilir ve ebedi ızdırap yurduna kendimizi hazırlamış oluruz. Ruhumuz bedenimize esir düşerse, fıtratımıza zıt bir durum vaki olacaktır. Buhran, hüsran kaybedilmişlik kapımızı çalacaktır. Allah Teâlâ Hazretleri (C.C.) muhafaza etsin.

Hidayete ermelerde vesilelere bağlanmak yerine sıratı müstakim üzere istikameti muhafaza etmeli, nihai hedef olarak Allah Teâlâ Hazretlerine (C.C.) ermeye, ulaşmaya azmetmelidir. Vesile olanlar kendilerinden benlik görmemeli, kalplerinin ayarını devamlı kontrol etmeli, Hakkın kapısında hadimlik nimetini bahşettiği için Mevla’ya devamlı şükür halinde olmalıdır.

Peygamberimizin Mi’rac´ı: Sütü Alması, Fıtratı Tercih Etmesi

(Sümme ütîtü biinâin) Sonra diyor ki Peygamber Efendimiz: “Bana üç tane kap getirildi; (inâin min hamr) cennet şarabından bir kap, (ve inâin min leben) cennet sütünden bir kap, (ve inâin min asel) cennet balından bir kap… Bal süt ve meşrubat. Hamr, yâni cennet şarabı, meşrubatı… (Feehaztül-leben) Süt kabını aldım.”
(Fekàle: Hiyel-fıtratüllletî ente aleyhâ ve ümmetüke) Cebrâil dedi ki:
“–Bu senin ve ümmetinin üzerinde bulunduğu fıtrattır”
Yâni, Rasûlulah’nı sütü alması fıtratı tercih etmesi demek. Tabii bu da ne demek muhterem kardeşlerim: İslâm dininin insan tabiatına uygunluğu demek. Fıtrata, yaradılışa müsâid, ahkâmı yaradılışa ters değil…
–Bir misal ver hocam da yaradılışa ters nedir anlayayım, yaradılışa uygun nedir anlayayım!..
Bakın meselâ İslâm’da nikâh Peygamber Efendimiz’in sünnetidir, evlenmek sevaptır, evlilik bir çok sevaplar kazandırır insana… Evine yiyecek içecek getirdiği zaman, yediyüz misli sevap alır; çoluk çocuğunu yetiştirince sevap alır, hanım çocuğunu emzirince sevap alır, cihad etmiş gibi ecir kazanır. Karı koca birbirleriyle güzel muamele ettikleri zaman sevap kazanırlar. Yâni bir sürü sevap kazanırlar. Bu, insanın tabiatı işte… Erkek ve dişiden yaratılmış, aile kuruyorlar, çocukları oluyor. Bu böyle…
Fıtrata aykırılık nedir? Evlenmemek, bekâr durmak veya evlenmemeyi dinin bir esasıymış gibi ortaya koymak; işte fıtrata aykırılık… Bizim dinimiz insan tabiatına, çevreye en uygun dindir. Yâni, çevrenin korunması için de İslâm’ın ayakta olması, İslâm’ın devreye girmesi lâzım, müslümanların çalışması lâzım!.. Çevreyi de İslâm dini korur, insanın ruhunu da İslâm dini korur, bedenini de İslâm dini korur. Çünkü fıtrat dinidir, her şey tabii, her şey güzel, her şey olurunca, her şey akış istikametine uygun, akış istikametine ters değil…
Peygamber Efendimiz sütü tercih etmesinden, fıtratı tercih etmesinden, sütü tercih edince de Cebrâil AS’ın: “Tamam, güzel bir şey yaptın, fıtratı tercih ettin.” demesinden sonra devam ediyor. Bizim için büyük bir şeref tabii. Bizim dinimiz fıtrat dinidir. Çağın dinidir, çağlar üstü dindir, ileriye doğru kıyamate kadar insanlığın aradığı dindir. Çünkü fıtrat dinidir. İnsanın tabiatına uygun olağanüstü, olağandışı, akıl dışı, mantık dışı şeyler yok. Her şey insanın tabiatına, fıtratına uygun. Böyle sütle sembolize edilmiş olarak bu rivâyette karşımıza geldi.
M. Esad Coşan


Allah Teâlâ’nın gönderdiği İslâm, insanların fıtratlarına uygun bir dindir. İnsanın fıtratı şimdiye kadar değişmediği gibi kıyamete kadar da değişmeyecektir. O hâlde bu din ebediyyen geçerlidir ve her çağda insanları huzûra kavuşturacak yegâne yoldur. Ahlâkî sefâlete sürüklenerek insânî fıtratı bozmaya çalışanların ise ondan daha iyi bir yapıya kavuşmaları mümkün değildir. Öyleyse insanlar Allah’ın yarattığı fıtratı muhafaza etmeli ve buna en uygun olan dine sarılmalıdırlar. (Dr. Murat Kaya, Ebedi Yol Haritası İslam, Erkam Yay.)

Bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalışan bir akrep görür.
Onu kurtarmaya karar verir, parmağını uzatır ama akrep onu sokar. Bu adam tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar. Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler.

Buna karşılık akrebin soktuğu adam söyle der : “Sokmak akrebin fıtratında vardır. Benim fıtratımda ise sevmek var. Neden sokmak akrebin fıtratında var diye kendi fıtratımda olan sevmekten vazgeçeyim?’’

Bizim görevimiz tebliğdir. Bunu yaparken sevgi eksenli olmalı zorlayarak değil sevgi metodunu kullanmalıyız. Örnek halimizle duruşumuzla, yaşam tarzımızla, hayırlı vesilelerden olmalıyız. Halis niyet ile başladığımız bu güzel yolculukta, faydalı ilim tahsili ile irademizi güçlü tutarak, kulluk vazifelerimizde ve hizmetlerde azami gayret göstererek, başarıya ulaşmak elbet zor olmayacaktır.

Allah kusurlarımızı affetsin… Tevfikàt-ı samedâniyyesine mazhar eylesin… Sevdiği, râzı olduğu kullarının arasına bizleri de kabul etsin inşaallah…

Allah-u Teàlâ Hazretleri iki cihanda cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin… Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin… Rıdvân-ı ekberine vâsıl eylesin…

Ya Rabbi! Yolumuzu aç!
Dualarımızı aziz ve yüce İsmin hürmetine kabul et.
Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü tehlike ve kötülüklerden koru.
Bildiğimiz bilmediğimiz her türlü güzellik ve iyiliklere eriştir.
Bizleri muvaffak ve muzaffer eyle.

Mihrican Ulupınar
mihricanulupinar@gmail.com
06.03.2013/ 03:39

01
Şub
13

Ebedi Sevgili ile Kurbiyyet


Ebedi Sevgili ile Kurbiyyet

Ebedi Sevgili ile Kurbiyyet

Ne zamandır huşu ile namaz kılamıyordu.
Kendisini sorgulamaya başladı: ‘’Neden böyleyim? Niçin namaza kendimi veremiyorum?
Bir vazife gibi değil, namazım Sevgiliyle muhabbet gibi olmalıydı ’’ dedi, içinden…

Birden ayağa kalktı. Elindeki tüm işleri bıraktı. Yatsı namazını daha kılmamıştı. Namazının feyizli olması için dua etti. Namazın anlam ve faziletine odaklandı . Edep ile banyoya yöneldi.

Tüm dikkatini vererek euzu besmele çekti ;
Eûzubillahimineşşeytânirracîm
Bismillahirrahmanirrahîm
‘’Kovulmuş Şeytan’ın şerrinden Allah’a sığınırım
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adı ile’’

Musluğu açtı, niyetini etti. Günahlarından da arınmayı dileyerek…
Ellerini yıkarken Amentü duasını okuyor, imanının tazeliyordu. Bir yandan da elleriyle işlediği günahları düşünüyordu ‘’acaba ellerimle farkına varmadığım günahlarımda oluyor mu ?..’’

Sonra ağzına üç kere su aldı. Ağzıyla işlediği günahları düşündü. Yaptığı gıybetleri, boş sözleri, öfke nöbetlerini, kırdığı kalpleri, yakışıyor muydu kendine, toparladı kendini yeniden…
Abdest suyu ile ağzındaki günahlar da dökülmüştü. Havz-ı Nebiden içmeyi murad etti.

Burnuna üç kere su çekti. Gönlünden diledi ki; [tüm sevdikleriyle ahirette cennet kokularını tatsın. Cehennem kokularından korunsun.]

Yüzünü yıkadı. Yüzünü, gözünü namahremden sakınıyor muydu? Mevlasının verdiği o güzeliği mümkün oldukça gizlemiş miydi?
’İyi ki,’ dedi içinden,’ makyaj malzemeleriyle aram hiç barışık değil’…
Dışarı çıkarken sürme bile çekmiyordu.
Ya gözleriyle harama bakmış mıydı? İlk bakışın lehine, ikincisinin aleyhine olduğunu bildiği halde.

Hatırladı Nur suresi 31. ayeti; ’’Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama istekle bakmaktan) sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar…..’’
‘’Tevbe’’ dedi gönlünden, pişmanlık yaktı içini…

Abdest suyu ile yüzündeki zulmet bakışları da akıp gitmişti, yüzünün nurlanmasını murat etti.
Görebilseydi kalp gözüyle akan suyun rengini, bir daha harama değer miydi gözleri… Haramların olduğu ortamlarda bulunur muydu? …

Sağ kolunu başladı yıkamaya, [ahirette kitabının sağından verilmesi ve hesabının kolay olmasını] umarak…

Sol eline geçti sonra…( Kitabının solundan verilmesinin ve hesabının zor olmasından] Mevla’sına sığındı.

Elini başına götürdü, dörtte birini mesh etti. [Ey Allah’ım! Vücudumu ve saçlarımı Cehenneme atma. Başka gölgenin olmadığı günde Arş-ı âlânın gölgesinde gölgelendir.] duasını etti.

Kulaklarını [Ey Allah’ım! Beni, sözü dinleyip, en güzelini tutanlardan eyle.] diyerek mesh etti.

Boynunun mesh etti [Ey Allah’ım! Boynumu ateşten azat eyle.]diyerek içinden duasını etti.

Ayaklarını yıkadı…[Ey Allahım! Ayakların kaydığı günde, sıratta ayaklarımı sabit eyle.] niyetiyle…

Onunla gittiği yanlış yollar olmuş muydu? Mevlasının razı olmadığı adımları var mıydı?
Bundan sonra attığı adımlara da dikkat edeceğine içinden söz verdi.

Bir yudum su içti, vücuduna yetmiş derde şifa olsun diyerek…
Kadir suresini okudu, havlusuyla kurulandı. Bu havlunun cennette, mizana konulduğu geldi, gözlerini önüne…

Arınmış ve temizlenmişti ,suyu verdiği için Mevlasına şükretti.
Ruhunun hafiflediğini hissetti. Üzerindeki günah yüklerinden biraz olsun rahatlamıştı, ah birde kul hakları olmasaydı boynunda.. .
Onları da ödeyebilmek için dualar etti.

Aşık, maşuğu ile buluşmaya giderken kalbini tatlı bir heyecan kaplar. Kafesten uçmaya hazır kuş gibi pır pır ederdi. Dişlerini fırçalar, yüzünü defalarca yıkar, saçlarını tarar, en güzel elbiselerini giyerdi. Özenle seçtiği kokusunu sürerdi.

Düşündü!..
Yarattığı bir kula bunca hürmet edilirse Yaradan Allah’a{C.C} nasıl tazim etmeliydi?

Bu düşünceler içinde salona girdi. Ayetli gece lambasının fişini prize taktı. Odaya loş şule huzmeleri yayıldı.
Siyah taş işlemeli Feracesini, salon kapısının arkasından aldı, özenle giyindi.Nur misali beyaz başörtüsünü dikkatlice bağladı ,gül kokusunu süründü. Gözlerine ismid sürmesi sürdü. Salonun bir köşesinde hazırladığı Mescit bölümüne geldi. Kırmızı güllü seccadesi seriliydi. Yan tarafta gül ağacından rahlesinde, sevdiği gönül dostunun hediyesi Kur’an-ı Kerim’i hazır bekliyordu. Namazdan sonra birkaç sayfa okuyayım diyerek niyetlendi içinden…

Gül kokulu tespihi asılı bekliyordu, aşk ile zikirler için.

Uzun cam vazodaki kırmızı ve beyaz güllere gözü değdi. Bir an kendisini cennet bahçesinde hissetti. Ruhu sakinleşti, fırtınaları dindi, teslimiyet çöktü üzerine, omzundan tüm yük ve vazifelerini indirdi. Yeniden güç kazanabilme ümidi canlandı…

Bir doktor kardeşinin sözü geldi aklına
‘’Allah var problem yoktu’’
Mevlam her şeye yeter, dedi.
Benim bir sahibim Yaradanım var dedi, ne güzeldi ’İman Ehli’ olmak…
Bedenin faniliğini anlamak, ruhun hakikatini kavramak dünyada öğrenilmesi gerek en elzem bilgiydi.

Huzur ile kıbleye döndü, dünyayı arkasına attı. Ellerini ‘’Allahu ekber!’’ diyerek kaldırdı.
Secde Burağına bindi ve Yatsı Miracına çıktı…

Mihrican Ulupınar
05:48
30.01.13

12
Oca
13

Ebedi Sevgiliye/ Aşk


Ebedi Sevgiliye /Aşk

elizanys0

 

 

 Önce Sevgili’yi merak etmeliyim.

 Hakkında sorular sormalıyım. O’nu tanımaya çalışmalyım. O’nu ne kadar çok bilirsem o kadar çok severim. Esma’ül hüsnayı öğrenmeliyim.Zat-i ve Subuti sıfatlarını öğrenmeliyim.

O’nu çok iyi tanımalıyım. O’na vakit ayırmalıyım. Her gün yalnız ikimize ait zamanlar olmalı. Bu özel zamanlarda O’nunla buluşmalıyım. Ve hep ben, vaktime sadık kalmalıyım. Zaman zaman önüme engeller çıksa da hep O’na gitmeliyim. Beş vakit namaz O’nunla yaşadığım özel vakitler olmalı. Zikir anlarım olmalı, sadece O’nu düşünerek çektiğim. Kur’an-ı Kerim okurken O’nunla konuştuğumu muhabbet ettiğimi düşünmeliyim.

Sadece O’nunla olduğum anlar olmalı. Tüm gün yaptığım tüm hizmetlerde, yaşayışımda, yüreğimde hep O olmalı. Her şeyi O’nun için yapmalıyım. Rızasının olmadığı şeyleri elemeliyim hayatımdan… Çocuğuma hizmet ederken O olmalı yüreğimde… O’nun rızası için yapmalıyım, bir gün bana bakar diye değil…

Sofra hazırlarken, misafir ağırlarken, evimi temizlerken, hizmetlere koşarken, anneme- babama hizmet ederken, komşuma gülümserken, yolculuk yaparken, hasta bakarken, Kur’an Öğretirken, Kur’an okurken, rızkımı kazanırken hep O’nunla olduğumu unutmamalıyım. Engeller çıksada önüme, hepsini bir bir aşıp O’na gitmeliyim.

Rabbime gittiğimde bakımlı olmalıyım. Güzel kokular sürünmeli, temiz giyinmeliyim. Birlikteyken aklımda yalnızca Rabbim olmalı. Düşüncemi yalnızca O’na vermeliyim. Tüm dünyayı zihnimden silip atabilmeliyim. Zamanla geçirdiğim vakitler bana yetmemeli. Daha çok birlikte zaman geçirebilmeliyim. Farz namazlar yetmemeli, nafile namazlar; işrak, duha, evvabin, gece namazı, şükür namazları… Bunun için hep bir bahane bulmalıyım O’na kaçabileceğim O’nunla olabileceğim… Fırsatlar üretebilmeliyim, daha çok O’nun yanına gidebilmek için.

Bunun kolay olmayacağını biliyorum. Beni sınamak için önüme engeller koyacağını biliyorum. Kimi zaman naz edecek, bana sırtını döner gibi yapacak. O’nun beni terketmeyeceğini biliyorum… Sadece beni denediğini biliyorum. O’na karşı sevgimde ısrarcı olmalıyım. Yüreğimde aşkını hissetmediğim demlerde bile kapısına gelip beklemeliyim. Günlerce, haftalarca, belki aylarca…

O’na olan aşkımda gerçekten sebat etmeliyim. O’ndan daha değerli kimse olmamalı benim için. Yalnızca O olmalı… Mutsuzken bile O’nu düşününce içimi sevinç kaplamalı…” Allah var problem yok” diyebilmeliyim…

Mutluyken O’nu hatırladığımda sevincim ikiye katlanmalı… Hemen şükür secdesine varabilmeli, dilimde devamlı şükür kelimeleriyle mutluluğumu kat kat artırabilmeliyim, verenin O olduğunu bilerek…

Hep O’ndan bahsetmeliyim, her gördüğüme O’nu anlatmalı,konuştuğumda yalnızca O’ndan bahsetmeliyim, söz etmeliyim. O benim yaşamımın merkezinde olmalı. O’nu hayat şartlarıma değil, hayat şartlarımı O’na uydurmalıyım. O’ndan önceki sevdalarımı hep unuttum, sadece O var…

Ahhh ilahiaşkım…

Gittikçe O’nun ahlâkına benzemeliyim, insanlar bana baktıklarında, bende O’nun ahlâkını görmeliler. O’nun boyasına boyanmalıyım… Sıbgatullah olabilmeliyim, yüreğimde ilahiaşkı alev alev yanmalı, yanık sesli Ney olabilmeliyim.

Aldığım her nefeste O olmalı. Yürürken, dururken,konuşurken, susarken, yerken, uyurken hep O’nunla dopdolu olmalıyım. Sahi yemek yerken O’nun adıylamı yiyorum? Yürürken O’nun adını unutuyormuyum? Uyurken O’nun adıyla mı uyuyorum? Susarken O’nun hayret demlerinin tefekkürleriyle mi doluyum? Yarattığı bunca nimetin tefekkürlerini eda edebiliyormuyum? Bir su damlasının, bir gül yaprağının, bir bebeğin gülümsemesinin, yıllara meydan okuyan büyüklerimin ellerinde ve yüzlerinde ki derin çizgilerin… Sümbül kokularının, baharda uyanan çiçek tomurcuklarının, beyaz, siyah,yeşil, pembe, kırmızı, mavi, sarının.. Gökyüzünün, okyanusların,köprülerin, yolların, ışıkların, güneşin, ellerimin, aklımın, gönlümün… Sahi tefekkür ve şükür edilecek ne çok nimeti var ve ben neden hep dertleri görür olmuşum bunca zamandır? Dumanlar dağılınca görmeye başladım, hakiki gerçekleri… Hatalarım oluyorsa affet beni Allahım ne olur…

Senin huyunla huylanmalıyım. Muhammedi nurunla nurlanmalıyım…

Aramızda hiç bir ayrılık gayrılık kalmadığı zaman inanırım ki ben sana gerçekten aşığım. Ben seni gerçekten seviyorum.

Allahım seni seviyorum

Bu Aşk denizinde

Bu aşk denizinde

Bu aşk denizinde

Senin ahlâkınla ahlâklanmayı bana kolaylaştır.

Yaşayan bir Kur’an olmayı bana kolaylaştır.

Seni seviyorum Allah’ım…

 Mihrican Ulupınar 

Yazısıyla bana ilham veren Şebnem Pişkin kardeşime ve beni yazmaya yeniden cesaretlendiren gönül dostlarıma teşekkür ediyorum.

12
Kas
10

Yar ile Şimdi


Yar ile Şimdi

 

 

 

 

12
Kas
10

Cemalullah


Cemalullah

 

 

 

30
Eki
09

Divan-ı Aşk


Divan-ı Aşk

Harfleri ayna Elif’e. Elif, be, te, se… Eliflerin gide gide, kıvrıla kıvrıla, eğile büküle “ye” Olduğunu anlatıyor bize. Alfabe kutsal bir dokunuşla Elif gibi başlıyor, dosdoğru… Ye gibi bitiyor sonra. Yılan gibi… Şimdi herkes harfini arayacak sevgilim. Elif olmaksa zor. Bazıları kendini Vav’da bulacak, bazıları iki gözü iki Çeşme He’de. Bazıları “ye” gibi, sürünecek dünyanın Toprağına, mim olup kalacak… Bazıları başına üç yıldız konmuş taçlar giyecek, Şehzadeler gibi uyanacak bazıları…

01
Eki
07

Çoban Ve Aşkı


Çoban Ve Aşkı

Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:

– Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim…

İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.

– Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.

Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:

– Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?

– Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.

İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah…

Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:

– Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah’a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah…”

Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar.

Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah…

Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri.

Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:

– Hünkârım, gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:

– Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
– Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden… Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar.

Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;

– Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar… Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.

– Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz…

Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.

Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:

Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:

– Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?

Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:

– A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim…




İlahiaşk

Blog İstatistiklerim...@

  • 838,610 hits
İmam-ı Gazali son nefeste iman üzere ölmek için aşağıdaki duanın sabah namazlarının sünneti ile farzı arasında okunmasının tavsiye etmiştir Bismillahirrahmanirrahim " Ya hayyü ya kayyumü ya bedias semavati vel erdı ya zel celali vel ikram" Allahümme inni es'elüke en tuhyiye kalbi bi nuri ma'-rifetike ebeden ya allahü ya allahü ya allahü ya rahmanü ya rahıymü bi rahmetike ya erhamer rahımiyn"

@Hakkımda…@

15 Kasım 1971/26 Ramazan 1391 Niğde Değirmenli Kasabası doğumluyum.

1977' den itibaren Eğitim hayatımı İstanbul’da tamamladım.

Halen Dünyanın incisi İstanbul’da ikamet etmekteyim.

Biz Mevlamızın İlahiaşkının Hamallarıyız

Tek derdimiz; Mevlamızın Hakiki Kullarından Olabilmek ve Rızasını Kazanabilmek…

Terk-i dünya/ Terk-i Ukba/ Terk-i Terk/ Hiçlik/ Aşk-ı Deryada damla / Kulluk...

Dileğimiz; Son Nefesimizde Şeb-i Arusu yaşayabilmek ve Cennette Cemalullah’ ı müşahade edebilmektir…

Saygı, Sevgi ve Hürmetlerimle…

Mihrican Uymaz Ulupınar

mihricanulupinar@gmail.com

Sahifelerinize ne yazdığınıza dikkat ediniz. Çünkü bu, Rabbinize karşı okunacaktır. Yazık o kimseye ki çirkin söz konuşur. Eğer içinizden biri bir kardeşine içinde çirkin söz bulunan bir yazı gönderse, şüphesiz bu bir hayâsızlık olur. Ya Rabbine karşı kötü söz söyleyenin hâli ne olur?

Bişr-i Hâfî

Ağustos 2017
P S Ç P C C P
« Şub    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

Arşivler

@Son Yorumlarım@

hakkında fakraczi
hakkında fakraczi

Hoş Geldiniz :)

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

Diğer 722 takipçiye katılın

Follow Ebedi Sevgiliye Doğru on WordPress.com
Çok şükür bugünde Akraba günümüzü @zuhaltu evinde  muhabbet ve Sevgiyle tamamladık. ❤️🌹💝💞💖😍😘🌺☕️ @esraaulupnr @muhteremulupnar @suhedanurbsk @nursenauymaz @ilknuruymz ❤️tubauymaztekin

Twitter Sayfama hoş geldiniz.