Archive for the 'Tefekkür Denizim' Category

22
Şub
15

Ruhum Bende Gibi Ama Değil…


 

Ruhum Bende Gibi Ama Değil…

Hayatım irademin dışında sınavlarda

Kendimi seyrediyorum puslu aynada

Sanki uçsuz bir denizde yol almakta

Dümen bende gibi, ama değil…

Takdir edilen ezelden çizilmiş bir rota

Yüreğimde bir huzur hâkim, inşirahta

Hissediyorum, varacağım liman vuslatta

Ben bende gibi, ama değil…

İpuçları verilmiş lakin bir muammada

Çözülmesi güç kader sınavında

Bazen sendelesem de ilacım tefvizde

Aklım bende gibi, ama değil…

Ümidim Ebedi Sevdiğimin İlahi Aşk’ında…

Bu zamana kadar bırakmadı hiç yarı yolda

O’na teslimim bundan önce ve sonra da

Kalbim bende gibi, ama değil…

Ne olaydı bu rotasını bilmediğim yolculukta

Her dem O’nunla olaydım gizli ve aşikârda

Sevgisine müptela muhabbetine ram meşk de

Ruhum bende gibi, ama değil…

Mihrican Ulupınar

22.02.2015

17
Haz
14

Alışkanlıklar ve Değişim


Alışkanlıklar ve Değişim

Alışkanlıklar ve Değişim

Buram buram yasemin ve hanımeli kokuları sarmış çardakta, gönül dostumla oturuyoruz. Masamızda ki kasede suya serpilmiş gül goncaları hoş bir tablo oluşturmuştu. Bir yanda yavru kedilerin sevimli yaramazlıklarını seyrediyor, diğer yanda semaverde demlenen tomurcuklu çayımıza limon dilimimizi ekliyor ve muhabbetle yudumluyoruz. Fıstıklı un helvamız muhabbet saatlerimizin vazgeçilmezleri arasındaydı. Bu kıymetli saatler istiyorum ki faydalı bir sohbetle de taçlansın.

-‘’Bu gün konu başlığımız ne olsun?’’ Diye soruyorum.

Biraz düşündükten sonra dostum:

-İbadetleri hayatıma uygulama da sorun yaşıyorum. Bunun hakkında konuşabiliriz’’ diyor.

-‘’O vakit konu başlığımız –alışkanlıklarımız ve değişim- olsun’’diyorum.

‘’ Hayatta önceliklerin nelerdir önce onları bir listele derim. Her şeyin ilk adımı zordur, sebat edip devam ettin mi alışkanlık oluşur. Sonrası zor gelmez, senin bir parçan olur. Onu yapmadan rahat edemezsin.
Bu sebeple ilk adımlar, ilk başlangıçlar önemlidir. Namaza, oruca, kur’an-a, kaza namazına, tesettüre, kitap okumaya v.s. başlamak senin için bir hicrettir.
Hayat filminde bulunmasını istediğin değerlerini, vazgeçilmezlerin olana dek nefsinle mücadele ederek uygula.
Onlar hayatına girdiğinde; iç huzuru, sevgi, muhabbet, vicdan rahatlığı, manevi feyzler ve daha nice hediyeleri ile gelirler.
Aldığın ruhani doyum, maddi doyumların kat kat üstündedir. Maddi doyumlar seni dünyaya çeker ve nefsin ruhuna hâkim olur. Nefis doymak bilmez, verdikçe daha fazlasını ister, mutlu olmaz, hırslanır ve yavaş yavaş seni kuyuya çeker.
Ruhani doyumlar ise seni, uhrevi âleme çekerek hafifletir, yükseltir… Ruhun nefsine hâkim olmaya başlar. Huzura erersin, iyilerin safında yolculuğa devam edersin.
Mevlam yar ve yardımcın olsun gönül dostum. Bol dua etmeli ki bu değişim kolaylaşsın.

-İyi güzel söylüyorsun da o alışkanlıklara başlamak için yeterli gücü bulmak için ne yapabilirim?

-Hayırlı dostluk bu demde çok önemli; karga çöplüğe, bülbül gül bahçesine götürür. Arkadaşlarını iyi seçmelisin. Eğer güçlü kişiliğin yoksa kuyudakiler seni aşağı çeker. Onlara el uzatabilmen için manen çok güçlü olman lazım. Kendini değiştirmeden onları değiştiremezsin. Allah dostları bazı dönemler neden uzlete ve itikâfa girerdi?
Bir de ilim önemli, kazanmak istediğin alışkanlıkların sana fayda ve zararlarını öğrenmen, alışma ve devam ettirme sürecinde sana manevi enerji ve hedefinde ilerlemen için destek olacaktır.
Kişisel hayat programını da hazırlamalı ve düzenli takip etmelisin. Bu neden önemli? Ömür yapraklarımızı hayırlı ve salih ameller ile doldurmamız için hayatımızı bilinçli ve farkındalıklı yaşamalıyız. Çünkü, ömür bize kısa bir vakit için ayrılmış… Ezelden ebede süren yolculuğumuzda biz yolcu, dünya bir han misalidir. Azığımızı alıp kabre gireceğiz.
Kısacası aklımızı, kalbimizi, uzuvlarımızı, zamanımızı dikkatli kullanmalıyız.
Farkındalık uyanışı, uyanış değişimi, değişimde kemaliyet basamaklarına adım atmayı getirir.
21 ya da 40 günlük denemelerle başlayabilirsin, alışkanlık oluştuktan sonra istediğin güzelliklerin hiç de zor olmadığını göreceksin. Ve derinleştikçe derinleşeceksin.
Mübarek üç aylarda dış dünyaya gözleri kapatıp, iç âleme açma vakti gelmedi mi?
Bir gün ölüm kapını çaldığında, özün en çok neye yanacaksa bu gün onların telafisine bakmalısın.
Kim ahiret işlerine öncelik tanırsa Allah dünya işinde ona yardımcıdır.

Avn bin Abdullah H.z’lerinin bir sözü ile sohbetimiz değerlensin.
‘’Sizden öncekiler, âhiret işleriyle uğraşıp, sâdece artan zamanlarını dünyâ işlerine harcarlardı. Siz ise bu gün hep dünyâ işiyle uğraşıyor, zaman kalırsa âhiret işlerini yapıyorsunuz.
Allahü teâlâ âhiret için çalışanın dünyâ işlerine kâfi gelir, dünyâsı husûsunda ona yardımcı olur. Kim Allahü teâlâya karşı hâlini düzeltirse, Allahü teâlâ onunla insanlar arasını düzeltir, güzel yapar. İçini düzeltenin, Allahü teâlâ dışını düzeltir, güzel yapar.’’

-Teşekkür ediyorum gönül dostum, nasihatlerini uygulamaya çalışacağım. Düşünce dünyamda bazı kapılar bu sohbetle aralandı gibi…

Yeniden çaylarımızı yudumluyor, helvamızla da damağımızı şenlendiriyoruz. Kızım ney üflerken, arıların, güllerin üzerindeki hızlı alışverişlerini gözlemliyor, dut ağacında ötüşen cıvıl cıvıl kuş seslerini dinliyoruz. Yavru kedilerin hoş yaramazlıklarını da seyran ederek muhabbetimizi demliyoruz.

Mihrican Ulupınar
16.06.2014
15:00

17
Haz
14

… Cami’de Bir İkindi Molası


… Cami’de Bir İkindi Molası

… Cami’de Bir İkindi Molası

Şu an camide, Allahu Zülcelâlin evindeyim… İçim huzurla doluyor. Sevinç, neşe, sakinlik, inşirah sarıyor tüm benliğimi… Dünya dertlerine, sıkıntılarına, belâlarına bir mola yeri burası…

Sadece dünyaya mı?

Hırslara, arzulara, hüzünlere, emellere de bir mola… Belki de buradan uzak olduğumuzdandır; bunca kâlp darlığımız, sıkıntılarımız, dağınıklığımız… Camilerin boşluğundan mıdır? Hastaneler dolup taşıyor! İllaki doktor, illaki ilaç ihtiyacı hissediyoruz ama hangi doktor, hangi ilaç? Gerçek hastalığımızın nedeni, çaresi ne?

Camiler sizi bekliyor! Neden yoksunuz?

Hacca gücünüz yetmiyor olabilir, camiye gelmeye de mi gücünüz yok?

Hele bir niyetinize alın, bakın bakalım yollar size nasıl açılıyor… Camilerdeki tespihler, zikirleriniz için size şahitlik etmek istiyor. Yeşil halılar saf saf cemaat özleminde; huşu ile kılınacak, feyzi ilahiyle ıslanacak namazlarımızı bekliyor… Kutsal kitabımız, Mevlâmızın bize mektubu Kur’an-ı Kerimler, bir köşede mahzun, kapaklarının açılmasını bekliyor. Tahta rahleler aşk ile okunacak sureleri ve hatimlerimizi bekliyor.

Her şey hazır; senin, benim, bizim için… Sadece ziyaretimiz ile şad olmayı bekliyor.

‘’Huzur ‘’
‘’Mutluluk ‘’
‘’Dost ‘’
‘’Yâr, yâren‘’
‘’Dinlenmek, sakinleşmek ‘’
‘’Toparlanmak ‘’
Ve
‘’Ebedi Sevgiliyi’’ istiyorsak camiye koşalım… Allahu Zülcelâl’in evine, yakınlığına, sükûnetine, ruhani hediyelerine koşalım…

Camilerimiz dolu dolu olmalı.Hayat yolculuğumuzun merkezinde uğradığımız liman olmalı. Sabah namazları sonrası Kur’an tilaveti, sohbet, çorba dağıtımı olmalı. Müslümanlar muhabbet ile kaynaşmalı… Güne pırıl pırıl bir enerji ile başlamalı… Kadın, çoluk, çocuk cami sohbetlerine müdavim olmalı.

Kadınlar neden çarşı pazarı doldurur? Camiye gelmesi hoş görülmeyen bayanları, pazarlara, alışveriş mekânlarına rahatça yollayan beyler? Sizce bu bir çelişki değil mi?

Camilere çocuklarınızda gelsin. Allah’u Teâlâ’nın evinde büyüsünler. Babalarını, annelerini, ablalarını namaz kılarken görsünler. Caminin havasını, ruhunu teneffüs etsinler. Çocukluktaki anılar, betona yazı yazmak gibi kalıcıdır. Kolay kolay silinmezler.

Teknolojinin cendereye aldığı akıl ve ruhlarımız, camilerde sükûneti tatmalı… Gözler fani dünyaya bir müddet kapanıp, gönül gözleri, deruni âlemlerde seyahat etmeli… Maddenin esir aldığı ruhlar, kafeslerinden özgürlüğe kanat çırpmalı…
Hasret çeken sevgililerin buluşması gibi, ruh ve gönlümüz Vedud Mevlamızın manevi ikramları; sevgi, aşk, feyiz, cezbe ile coşmalı… İlahi aşk ile demlenmeli.

Babalığına, anneliğine, evlâdına, öğretmenliğine, sanatına, memurluğuna, polisliğine, yöneticiliğine, mimarlığına, avukatlığına, hâkimliğine, doktorluğuna, hastabakıcılığına, fabrikasına, işyerine, ticaretine, temizliğine; cemre düşmüş gönlüyle, eli kârda, gönlü yârda şuurunda, marifet nazarıyla, halka hizmet vazifesini devir alabilmeli… Kulluk vazifelerini omuzlarına yeniden yüklediğinde, daha bir neşeli, daha bir coşkun, daha bir aşk ile yerine getirmeli…
Bir namaz molasında Camilerimizde buluşmak dileğiyle…

Sevgi ve saygılarımla…

Mihrican Ulupınar

08.04.2014
09:02

11
Şub
14

Ve Ravza Yollarındayız…


Ve Ravza Yollarındayız…

Ve Ravza Yollarındayız…

Tarih, Kader sayfalarıma mührünü vuruyor: 25.01.2006 Çarşamba…

Sabah Mekke’de veda tavafımızı yapmış, doyamamış ikindi namazında yeniden, son bir ziyaretle, ikinci bir veda daha yapıp, otelimize dönmüştük. Pınardan fışkıran kaynak suyu gibi, durmak bilmeyen yaşlı gözlerle…
Kalbim ikiye bölünmüş sanki; bir yanım Mekke’de kalıyor, bir yanım ise Medine’ye hasret…

Başlamıştı mübarek yolculuğumuz… O anki duyguları anlatmaya dilim aciz kalıyor, çok otobüs yolculuğu yapmıştım, özellikle memlekete yaptığım yolculuklarda… Lakin bu yolculuk o kadar başka ki, gönülden istiyorum her anını faydalı geçireyim… Tefekkür ediyorum ve içimden diyorum ki, bu otobüstekiler ne kadar şanslı… Çünkü Kutlu Sultanımız H.z Muhammed’e (s.a.v) gidiyoruz…
Kaç yolculuk bunun gibi özel olabilir? Kaç yolculuk böyle kutlu, kıymetli olabilir?
Allah’ım dilim anlatamıyor bu anları; Kutlu Sultanımız (s.a.v) deveyle ve zorluklarla yaptı, ben ise otobüste rahat koltuğumdayım, utanıyorum… Bir tarafımda ise coşkun bir heyecan! İçim içime sığmıyor, dakikalar asır gibi… Geçmek bilmiyor.
Yolculuğumda bazı sevmediğim davranışlar oluyor, özellikle bir yazar kardeşimin sitemleri beni çok üzüyor, otobüsün konforunu şikâyet ediyor? Neden daha lüks değilmiş diye!
Ahhhhh, yolculuğumuzun mübarekliğine binaen onu üzmek istemiyorum ama kalbim ona hep şu sözleri söylüyor… ’’ İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, eğer kendin bilmezsen bu nice okumaktır’’ İnşaallah O’nun kalbine de yol olmuştur bu kelamlar! Biz ki ne haddimize konfor ararız, biz ki… Ahhhh… Sürünerek gitsek bile layık olamayız o kapıya, nice Allah (C. C) dostları, Peygamber âşıkları ne büyük hürmetlerle gitmişlerdi o mübarek kapıya, ya biz!

Yolculuk bitmek bilmiyor, hepimizde bir heyecan… Allah’ım sanki yanımızda O (S.A.V), sanki bizimle… Ahhhh…
Sevdim seni ya RasulAllah Sevdim seni ya HabibAllah
Bizi de al yanına Güllerin Efendisi Âşıklarını kabul et ümmetin Sevgilisi

Akşamüzeri saat 18.00 de Mekke’den başlayan yolculuğumuz gece saat 02.00 de Medine’ de bitiyor, işte o ilk ışıklar!
Ravza’nın minaresinin ışıkları! Işıl ışıl… Nur dağıtıyor Ümmete…

Oteli istemiyorum, bir girebilsem huzura, Sevgiliye, aşka, muhabbete… Hemen şimdi gitmek istiyorum… Sevgilisine kavuşmak isteyen bir âşık gibi… Sılaya dönen bir yolcu gibi… Babasını özleyen bir evlat gibi… Hepimiz ayaktayız görmek için yarış yapıyoruz. Ve indik otelin önüne, eşyalarımızı teslim ediyoruz ve yine bir sürpriz daha…

Evet, anahtarları vermiyorlar, otelin odaları hazır değilmiş!
Allah’ım nasıl sevindim, nasıl sevindim…

Valizleri hemen girişe bırakıp, Ravza-i Mutahhara’ya doğru aşkla yürüyoruz, otelimiz hemen Mescid-i Nebevi’nin karşısında… Green Palas… Lakin Ravza-i Mutahhara’nın yanında öyle sönük kalıyor ki… Tüm oteller sadece bir misafirhane, bu kutlu yolcuların misafirhaneleri… Mana ile doyanlar maddeye takılır mı hiç?

Sevinç ve tatlı bir heyecan ile abdestlerimizi alıyoruz. Çok az hacı var, nasıl seviniyoruz. Bu demektir ki, doya doya hasret gidereceğiz… Mekke çok kalabalıktı, biz ayrılana kadar da bir türlü boşalmamıştı. Kızmayın bana ne olur, insan sevdiğini paylaşamıyor! Burası da kalabalık olacak diye korkuyorduk, bu sakinlik sevindirmişti bizi, demek hacılar memleketlerine gitmişti artık…

Mescid-i Nebevi öyle büyüktü ki tarifi mümkün değil… Yatsı ve teheccüd namazlarımızı kıldık. Kapısı çok fazla… Biz genelde H.z Osman kapısından giriyoruz, her kapının bir adı ve numaraları var… Daha sabah namazına çok var…

Bu ne kutlu bir gece Ya Rab! Sabaha kadar çok özel bir dem…
Bu sabah hiç olmasa!
Yarını bekleyemeyeceğiz; ben, hocamızın hanımı, birde Aynur ablam Ravza-i Mutahhara’ya gidiyoruz. İçeriye giremiyoruz, henüz açık değil. Bizde dışarıdan ziyaret ediyoruz.

Ve ‘’O AN’’ YEŞİL KUBBE’NİN karşısındayım…

Allah’ım sanki Kutlu Sultanımız H.z Muhammed (s.a.v) bize diyor ki; ‘’Hoş geldiniz’’… Benim yüzüm öyle kızardı ki, işlediğim hatalar, kusurlarım aklıma geliyor, layık değilim diyorum bu kapıya, ne sunacağım şimdi? Hani hediyem? İçimde amansız fırtınalar, dışımda ise sessizlik ve sükût demindeyim…

Ve dilimden gayri ihtiyari dökülenler…

Esselatü vesselamü aleyke ya RASULALLAH
Esselatü vesselamü aleyke ya HABİBALLAH
Esselatü vesselamü aleyke ya H.z Eba Bekir
Esselatü vesselamü aleyke ya H.z. Ömer

Sana getirecek temiz hiç bir şeyim yok, ya RasulAllah… Riya karışmamış bir amelim var mı bilmiyorum? Sadece Sana sunacağım en kıymetli hediyem, Kâbe’nin üzerime toplanan tozları… Onlar benden çok daha temiz… Ne olur Kâbe’nin tozu hürmetine,’’EBEDİ SEVGİLİNİN EVİNİN TOZU HÜRMETİNE’’ affeder misin beni? Ne olur? Bağışlar mısın bu acizi? Kabul eder misin dergâhına?

Gözlerim yeşil kubbede takıldı kaldı, ayrılamıyorum, ne büyük bir Onur bu Allah’ım… Kutlu Sultanımız (s.a.v) bizi direk huzuruna kabul etmiş ve otelde misafirliğimize bile izin vermemişti… Bu gece sabaha dek Mescid-i Nebevi’nin misafiriyiz bu mutluluğu anlatmaya doyamıyorum. Her şerde bir hayır gizli değil mi? İşte o hayrı doya seyrediyorum.

Sonra Cennet-ül Baki’ye gidiyoruz. H.z Osman’a(r.a.) ve tüm sahabelere H.z Fatıma’ya(r.a) ve Peygamberimizin(s.a.v) tüm yakınlarına doyasıya selamlar veriyoruz. Onbinlerce sahabi var burada, aman Allah’ım! Ben kitaplardan okuyarak onlara ulaşmaya çalışırdım, buradalar ve karşımdalar… Bu nasıl bir zaman dilimi, bir daha nasip olur mu? Bir daha tadabilir miyim bu maddi ve manevi ziyareti?

Geri geliyoruz, aman Allah’ım! Bu kalabalık da nedir? Hayret üzere hayret yaşıyorum!

Nasıl olur ama daha yarım saat öncesinde kimseler yok gibiydi, şu an akın akın insan seli geliyor ve ben, yetmiş beş bin kişinin namaz kılabildiği Mescid-i Nebevi’nin içine giremiyorum, çünkü yer kalmamış! Ne zaman geldi bunca insan?
Aman Allah’ım erken düşünmüşüm, yine yanıldım! Bir âşık biz miyiz sandım? Ahhhh, âşıklar meğer buluşma saatini gözetliyormuş, hiç kılar mı onlar evlerinde ya da otellerinde? Sabah namazına buraya, Sevgili Peygamberimiz’e(s.a.v)koşmuşlar. Gıpta ediyorum, imreniyorum ve birazda kıskanıyorum, ne güzel Allah’ım… Her vakit namazını burada kılıyorlar, çok geç kalmışım çok…

Mescid-i Nebevi’nin bahçesinde bir yer buluyorum kendime, evet bahçesi bile ÂŞIKLAR ile dolu. Kutlu Sultanımız H.z Muhammed’i (s.a.v) sevenler ile dolu… Tüm dünya ülkelerinden ziyaretçileri var. Avrupa, Asya, Afrika, Avustralya, Amerika kıtaları cem olmuş, dünya Müslümanları burada toplanmış. Zengini- fakiri, yaşlısı- genci, çocuğu- bebeği, makamlısı-makamsızı…

Burada bahçe bölünmüş, namazlarımızı artık bayan ve erkekler ayrı ayrı kılıyoruz. Burayı da paylaşmak zorundayız
’’Sevilen bu kadar güzel olursa seveni de bir o kadar çok olacaktı tabi, ne bekliyordun?’’ diyorum kendime ve o güzelim Medine rüzgârının serinliğinde sabah namazlarımızı âşıklarla birlikte eda ediyoruz. Sağımda Nijerya’lı,solumda Almanya’lı kardeşimle…
Şâd olmuş, tatmin olmuş, vuslata ermiş bir gönülle otelimize dönüyoruz, kahvaltımız hazır, bir an önce dinlenip, Ravza-i Mutahhara’yı içeriden ziyaret etmek için hazırlık yapmamız gerekiyor. Bayanlara belli vakitler ayrılmış, günde iki kere, bir sabah bir de öğle sonu… Beylere daha çok izin var.
Oteldeki hacı arkadaşlarımıza bakarken tefekkür ettim; ne güzel bir birliktelikti bu, Peygamberimize(s.a.v) manidar aşk dolu vuslatı, çok kıymetli bir hatırayı paylaşıyorduk.
Mevlam razı olsun tüm hocalarımızdan, hacı arkadaşlarım ve hizmet eden görevlilerden. Otelimizde restoranda hâkim renk tonu; Tatlı pembe ile mor arası( en sevdiğim renklerdendir)… Bu renkler tüm yorgunluğu üzerimizden atmamıza yardımcı oluyor, odalar yine yeşil renk tonunda bizi rehavete düşürmüyor, dinamik tutuyor. Ben boş bulabilirsem cam önünde oturmak istiyorum, çünkü tam karşımızda Ravza-i Mutahhara… Onu seyran etmek bile öyle güzel ki.
Vakit namazlarımızı hep Mescid-i Nebevi’de kılıyoruz 40 vakit namazımızı burada eda etmeye niyetlendik, zaten toplam 8 günümüz kaldı. Allah’ım 8 gün yeter mi, yeter mi? Sadece 8 gün! Acaba bir daha buralara ulaşabilecek miyim? Bilmiyorum. Ama yetmek zorunda bu 8 gün… Bende hiç bir vakit namazımı kaçırmadan, hepsinde Mescid-i Nebevi’ye koşuyorum… Ya bir daha gelemezsem? Göremezsem?

İş yerleri ezan okunmadan önce kapanıyor, ‘’halas-bitti, salât- namaz’’ diyorlar onlar için namaz önemli, ticaret ikinci planda, ne kadar güzel ah… Neler gelmedi ki aklıma? Türkiye geldi, acaba namaza gereken değeri bu kadar veriyor muyduk, önce namaz mıydı, yoksa ticaret mi? Camiler boş, pazarlar ve AVM ler insan doluydu, hatırladım ve hüzünlendim. Nasıl bu hale gelmiştik? Yorumsuz…

Burada da ibadet, Kâbe’de olduğu gibi çok değerli… Kâbe’de 1 rekâta 100.000 sevap varken, burada bir rekâta 1000 sevap var… Her şey kıymetli buralarda, değerlendirmeli ve uyuyarak geçirmemeli, kıymetini bilmeli. Hacılar ve Medine ahalisi saatler öncesinden akın akın Mescid-i Nebevi’ye geliyorlar, hatta bir kaç namaz vakti mescitten ayrılmayanlar da var, bol bol Kuran-ı Kerim okuyoruz. Burada tavaf yok, bu yüzden boş vaktimiz çok ve en güzel değerlendirme şekli de Kur’an-ı Kerim okumak, özellikle tüm kardeşlerimizle beraber hatim üzerine hatim indiriyoruz. Zaten öyle güzel ki Mesid-i Nebevide Kur’an-ı Kerim okumak, nasılda özlemişim, doyasıya okumayı, çünkü 3 küçük çocuğum var eskisi gibi Kur’an-ı Kerim okumaya zaman bulamıyordum. Gençliğimde çokça okurdum ama hayat şartları ağırlaştıkça yüküm arttıkça ibadetlerimi istediğim zenginlikte yapamaz olmuştum. Zaten en çok ibadetlerle dinlenirdim, tüm yorgunluğum sıkıntılarım, Kur’an-ı Kerim okurken, namazımı kılarken, dini kitaplar okurken bir bir giderdi. Bu yüzden çok özlüyordum doyasıya ibadeti, bunun için bol bol okuyorum. Hiç yorulmuyor insan, bir şeyi severek yapıyorsa…

Kur’an-ı Kerim okumayı çok seviyorum, namaz kılmayı çok seviyorum, Allah’ım iyi ki bizi Müslüman dünyaya getirdin ve iyi ki Seni Tanıdım ey Yüce Ebedi Sevgilim… Ne kadar şükretsem az, ne kadar hamdetsem az, seni çok seviyorum, aşkım sen ol Allahım… Aşkım sen ol Allah’ım…

Ravza ziyaretimi bir başka anıda kaleme almak duasıyla…

2006 Hac anılarımdan hatıralar
Mihrican Ulupınar

11
Şub
14

Ravza-i Mutahhara’ya ilk ziyaretim…


Ravza-i Mutahhara’ya ilk ziyaretim…

Resimi orjinal boyutunda görmek için buraya tıklayın.

Ravza-i Mutahhara’ya ilk ziyaretim…

Tarih unutulmaz bir hatırayı daha Kader sayfalarımdan açığa çıkarıyor. ‘’26.01.2006’’

Ve bekliyorum…

Burada ibadet çok değerli, nasıl değerli olmasın ki? 1 Rekat’a 1000 sevap veriliyor ve Peygamberimin (S.A.V) mescidindeyim. O’na (s.a.v) o kadar yakınım ki… Bazen ’’acaba cemaat arasında dolaşıyor mu?’’ diye düşünmeden geçemiyorum. Hacı kardeşlerimiz ve Medine halkı akın akın Ravza-i Mutahhara’ya geliyorlar, izdiham var türbesinde… Mescid tıklım tıklım. Bayanlara ziyaret için günde iki kere, beylere geri kalan tüm zamanlar da izin var. Onlar bizden daha şanslı. Biz bayanlar ülke ülke sıra bekleyerek ziyaret ediyoruz. Burada beklemek bile o kadar güzel ki…

Nerelerde beklemedik ki hayat boyunca; otobüs duraklarında, yollarda, arkadaş beklerken, isteklerimize ulaşmak için… Çok bekledik bu yaşımıza dek, lakin burada beklemenin tadı o kadar başka ki… Bazı bayan kardeşlerim sıkılıyor ve acele ediyorlar, ben onlara diyorum ‘’neden acele ediyorsunuz, nereye yetişeceksiniz? Bizim hayalimiz değil miydi buralara gelmek?’’ Gelemeyen kardeşlerimizin yürek yangınlarını bir hatırlasalar… Benim hiç acelem yok, yeter ki bu kapıda bekleyeyim başka kapılara dalmayayım. Şimdi Peygamberimizi (s.a.v) ziyaret için bekliyorum, saatler sürse bile o kadar güzel ki, hiç bitmesin istiyorum bu anların… Allah’ım benim şikâyetim yok, ben nerelerde beklemedim ki? Bunca zaman, vakitlerimi nerelerde harcamadım ki? Kaldı ki başka yerlerde bekleyişlerim bu mübarek yerde beklemenin değeriyle denk olur mu?

Yanımda Türkiye’nin değişik şehirlerinden gelen kardeşlerimle bir aradayım… Antep, Urfa, Adana, Niğde, Konya, Diyarbakır… Hepimiz aynı niyet için buradayız, biz bayanlar nerelerde toplanmıyoruz ki? Bilakis içlerindeki en güzel buluşma yeri bu mübarek yer… Biraz ilerimizde diğer ülkelerden; İran, Endonezya, Nijerya, Pakistan, Hindistan, Hollanda’dan din kardeşlerim var. Sırayla alınıyor tüm Ülkeler… Biz Türkiye’yi en son alıyorlar, bayanlardan en sabırlı ülke bizmişiz, bu yüzden diyorlar.

Allah’ım burada beklemek! Peygamberimin(s.a.v) kapısındayım, birazdan O Kutlu Sultan’a çok yakın olacağım, ben ki İstanbul’dan O’na gönül dolusu selamlar gönderirken, bazen hayalen onu ziyaret ederken, rabıtayla O’na yakın olmaya çalışırken… İşte geldim, işte davet edildim, hak etmediğim halde kapısındayım, kara yüzümle…

Bu anı anlatamıyorum, müthiş bir duygu selindeyim, ağlıyorum, titriyorum

Geldim işte, ne olur hiç bitmesin bu anlar, ben burada günlerce bekleyeyim razıyım… Yavaş yavaş, kademe kademe ilerliyoruz, neredeyse her adımda duruyoruz, bir hareket bir durgunlukta… Kaç kapı geçtik saymıyorum, sıra bize geliyor, yakınlaştıkça heyecanım artıyor. Allah’ım öyle bir koşuşturma var ki, hele kapılar açıldıkça içeriye bir koşuş, kendimizi su gibi hissediyorum, deryaya akan bir su… O coşkuyu bir görseniz, tarif edemiyor kelamlarım, hoş görün…

Bazen anlatabilmek için susmak gerekir…

Dillerimizde devamlı Salâvat-ı Şerifeler getiriyoruz, vuslat yakınlaştıkça kardeşlerimin heyecanı daha bir artıyor ve istemeyerek izdiham oluyor burada… Kaburgalarımın birbirine geçtiğini hissediyorum ama burada ölmeye razıyım zaten. Burada vefat eden kardeşlerimiz olmuş, çünkü o an ki aşk ve muhabbetten kimse birbirini göremiyor. İslam tarihini okuduğumda birbiriyle yarışan, Kutlu Sultanımız H.z Muhammed’in (s.a.v) doya doya cemalini seyreden, sohbetlerini dinleyen, aynı sofrayı paylaşan, birlikte yolculuk yapan sahabelerimize, mübarek annelerimize çok imrenirdim.

Ve… Ve… Ve… Geldim işte, buradayım… Güllerin efendisinin huzurunda(s.a.v)…

Ya RasulAllah, Seni en güzel selamlarla selamlıyorum. Geldim kapına aciz bir ümmetinim,
Affet biçareyim kapında, ne olur beni de kabul et… Geldim, Sana ümmetinin selamlarını da getirdim,
Gelemediler ama Seni çok seviyorlar ne olur onları da kabul et. Geldim, Sana ümmetinin, aşkını, muhabbetini, sevgisini getirdim.
Yanıyorlar hasretinden, ben gelirken çok ağladılar, ne olur onları da affet…
Burada gibi her biri, belki bedenleriyle gelemeseler de ruhlarıyla buradalar…

Allah’ım nedir bu demir parmaklıklar, niçin bu engel? Yine mi göremeyeceğiz Kutlu Sultanımızı(S.A.V)?

Görmeden sevmek kaderimizdi bizim… H.z. Veysel Karani misali…
Öyle isterdim ki O’na daha da yakın olmayı, öyle isterdim ki… Bu demir perde yaktı beni…
Sevgililerin buluşması niye bu kadar zor?

Selamlarımı verdim. O’nun (S.A.V) türbe-i şeriflerini daha yakından göremediğimiz gibi, bayan polislerin birde acele etmemizi işaret etmeleri yok mu? Onlar da haklı, anlıyorum ama ya bizler, ya bizlere yeter mi bir kaç dakikalık görüş? Gözümüz arkada kala kala, bu sırlı pencerelere takıla takıla, ilerliyoruz… Ola ki… Belki?

Evet, bulunduğumuz halı, yeşil halı, yani ‘’Cennet Bahçesi’’, burada kılınan namaz Cennette kılınıyor hükmünde… Bu yüzden namaz kılmaya çalışıyoruz lakin ne mümkün, yer ve zaman yok, arkadaşımın sırtına secde etmek zorunda kalıyorum. Artık varın kalabalığı siz tefekkür edin. Peygamberimi(S.A.V) ziyarete neden bu kadar geç kalmışım? Neden? Çok mu zordu? Niçin bu kadar vakit kaybettim?

Zahirim ile ayrılıyorum belki ama Manâm, Ravza’da zincirli kalıyor…

Ve ziyaretimi tamamlıyorum, hediyelerimi sundum, emanet edilen selamları bizzat ulaştırdım ve hüzünle ayrılıyorum. Burada kaldığım dönem boyunca devamlı Mescid-i Nebevi’de geçiriyorum zamanlarımı, otelin çok yakın olması özgür olmama yardımcı oluyor… Abimden genel izin aldım, artık özgürce istediğim an oradayım, alışverişlerde bile gözüm yok, sırf bazı arkadaşlarımın bana siparişleri için aceleyle gidiyorum ve hemen dönüyorum…
Genelde namazlarımı Mescid-i Nebevi’nin bahçesinde kılıyorum…
Büyük bir seccade seriyor ve seccademe diğer din kardeşlerimi de davet ediyorum, tüm dünyadaki kardeşlerimle beraber kılıyorum.
Her bir namazın tadı başka; akşam serinliğinin, öğle sıcağının, yatsının dingin namazı, sabahın seher vakti bir başka… İkindi de ise bahçe tüm yorgunluğa inat, yine tıklım tıklım dolu…

Kâbe’de nasıl ayakkabılarımı kaybettiysem bir kere, burada da iki kere kaybettim. Dursun Ali Erzincan’lı bir şiirini okuyor ya; Mescid-i Nebevi’de ayakkabısını kaybeden çocuk diye, ben her dinlediğimde kendimi hatırlıyorum bu şiirin içinde… Sadece ben miyim kaybeden? Öyle çok ki kaybedenler… Peşine düşmüyorum bu ayakkabıların, vardı bir hikmeti bıraktım oluruna, kaybolsundu…

Ah! Birde ben Resulümde(s.a.v) kaybolsam…

27 Ocak Cuma 2006

Bu sabah kahvaltıdan sonra yine Peygamberimizi (S.A.V)ziyaret ettik. Ravza-i Mutahhara’ya girdik, cuma namazı, cenaze namazları ve Kur’an-ı Kerim okuyarak uzun bir süremizi Mescidde geçirdik…
Hele o tahta rahlelerde Kur’an-ı Kerim okumak ruha ferahlık, inşirah… Ravzada’da çok büyük bir huzur hâkim…
Beynim boşalmış gibi, hiç bir dert ve sıkıntı kalmadı, sıfırlandım sanki, tüm hayatımın acıları ve sıkıntıları gitti, yeniden doğmuş gibiyim.

Mihrican Ulupınar

2006 Hac anılarımdan hatıralar
27.01.14

30
Mar
13

İnsan olmak! Zor ki, ne zor!




İnsan olmak! Zor ki, ne zor!

Misafirim bu fani dünya da
Yüküm ağır; İnsan olmak! Zor ki, ne zor!

Dizili kostümlerim, Hayat Tiyatrosunda
Rollerimin hakkını vermek, zor ki, ne zor!


Bir yanım vefalı evlât iken,
Diğer yanım ise duyarlı anne
Bir yanım sevgili eş iken,
Diğer yanım ise adaletli görümce
Bir yanım sabırlı gelin iken,
Diğer yanım ise hürmete lâyık kayınvalide

Bir yanım saygılı komşu iken,
Diğer yanım ise sıla-i Rahim derdinde
Bir yanım yardımsever arkadaş iken,
Diğer yanım ise dost muhabbetinde

Bir yanım konuşmaktayken,
Diğer yanım ise dinlemekte
Bir yanım kâinatı okurken,
Diğer yanım ise hayretle seyretmekte

Bir yanım ahireti kazanırken,
Diğer yanım ise dünyayı kaybetmekte
Bir yanım Aklın vezirliğindeyken,
Diğer yanım ise Gönlün Kabe’sinde

Bir yanım zulme karşı şecaatteyken,
Diğer yanım ise mazluma şefkatte
Bir yanım derin Tefekkürdeyken,
Diğer yanım ise Ölmeden evvel Ölmekte

Bir yanım hizmet için kalabalıktayken,
Diğer yanım ise İlâhi âşk ile halvette
Bir yanım Ruhumun Sultanlığındayken,
Diğer yanım ise nefsim müebbet hapiste

Bir dem misafir, Bir dem de ev sahibidir
Bir dem dünya kardeşlerine ulaşmaya çalışan yazar
Bir dem de gönülden taşan dizelerle şairdir

Bir dem Aziz Vatanıma her pahasına vatandaştır
Bir dem de O’nu bekleyen kabrine hazır mevtadır

Bir yanda uğraşırım zihnimi diri tutmaya
Fen, Edebiyat, Matematik, Sosyal bilimleriyle
Bir yanda gayret ederim gönlümü uyandırmaya
Kur’an, Hadis, Siyer, İslam Tarihi ilimleriyle
Bir yanda kalbimi azmederim doldurmaya
Allah, Peygamber, Vatan, İnsan, Doğa sevgisiyle

Bir dem de Kültür Elçiliği Sosyoloji de
Bir dem Kişisel Gelişim Psikoloji de
Bir dem de Çocuk Eğitimi Pedagoji de
Bir dem Telefon, Bilgisayar son Teknoloji de

Bir dem de kollara yüklenen Sanatta;
Dikiş, Nakış, Ebru, Tezhip, Ney, Hat’ta
Bir dem de dilimizi doğru kullanmakta
Osmanlıca, Türkçe, Arapça, Edebiyatta
Bir dem de Tasavvuf Seyr-ü Sülukta,
Zikir, Marifet, Muhabbet ve Aşkullahta


Bir dem Leyla ile Mecnun’da
Bir dem ise Ferhat ile Şirin’de
Bir dem Kerem ile Aslı’da
Bir dem ise Mevlana ile Şems’te


Bir dem Âdem ile Cennette
Bir dem ise Nuh ile tufanda
Bir dem İbrahim ile Nemrut’ta
Bir dem ise Hacer ile İsmail’de
Bir dem Yusuf ile kuyuda
Bir dem ise Eyyup ile hastalıkta
Bir dem Musa ile Firavun’da
Bir dem ise Yunus ile balığın karnında
Bir dem Süleyman ile zenginliğin tahtında
Bir dem İsa ile Meryem’in kucağında
Bir dem ise Muhammed ile Aşkın zirvesinde

Bir dem de Nezaket, Zarafet, Edep, Güzel Ahlakta
Bir dem de Kur’an, Oruç, Namaz, Hac da
Bir dem de geçmiş Atalarıma hayır duada
Bir dem de gelecek neslime hayır hasenatta

Bir dem de Kültür elçisi olmak nesilden nesile
Bir dem Öğretmen iken, bir dem de Son nefese dek Talebe
Bir dem de Hakkıyla Derviş olmak Kâmil Mürşide
Bir dem Allaha kul iken, bir dem de Ümmet olmak Peygamberimize

Öyle bir zordayım ki!

İncitmeden, kırmadan, taşırmadan, dökmeden
Düşmeden, sapmadan, kaymadan, kopmadan
Vazgeçmeden, kin tutmadan, yeter demeden,
Kaçmadan, unutmadan, doymadan, gaflete dalmadan,
Ah bir başarabilsem…

Yürümeliyim!
Sonsuz nura yolculuk benimkisi
Huzura vardığımda
İnce hesaplara tabi olduğumda
Utanmadan, sıkılmadan bakabilmeliyim

Cemalullaha…

Mevlam kolaylaştıra…


Mihrican Ulupınar
30.03.13
02:40

18
Mar
13

Kahvaltıda Nimetleri Tefekkür


Kahvaltıda Nimetleri Tefekkür




3 tane masum kız çocuğu vardı. 9-7-2 yaşlarındaydılar. Çok yoruluyordu, tek başına yuvasının ve çocuklarının tüm hizmetlerine koşturuyordu. Bazen hayatın ağırlığı karşısında ezildiği demlerde oluyordu. 1 saatlik zor bulduğu dinlenme zamanlarından sonra yeniden topladığı enerji ile daha bir coşkuyla vazifesine devam ediyordu. Onların bakımındaki huzur kalbinin mutmain olmasına kâfi geliyordu.

Yine bir sabah kahvaltısını hazırladı ve yavrularını çağırdı. Tüm evi mis gibi patates kızartması ve tost kokuları sarmıştı. Çocuklar hemen ellerini yıkamak için banyoya koştular. Sonrasında sevinçle sofraya oturdular. Besmele ile kahvaltıya başladılar. Anneleri evlatlarını seyrediyordu. Mevlâsının O’na emanetleriydi bu küçücük canlar… Bir yanda ‘’acaba iyi yetiştirebilir miyim’’ korkusuyla gelecekleri için endişe ediyordu? Sonra içini teslimiyetin verdiği huzura bıraktı. Kendisi gibi On’ların sahibi de Mevlâsıydı! Elbet kaderlerinde yazılı bir senaryo vardı. O’nun görevi hem dua etmek, hem de fıtratlarına uygun yetiştirmek ve iyilerin safında olmaları için mücadele etmekti. Evlâtlarını bu düşüncelerle seyrederken sofradaki nimetlere gözü takıldı, farkındalığı artarak derin bir tefekküre daldı…

Çocuklarını da bu düşünce deryasına dâhil etti.
-Canım evlatlarım bu gün soframızda ne kadar çok insan var görüyor musunuz?

Çocuklar şaşkınlıkla annelerinin yüzüne baktı!

Anne, onların şaşkınlığını gidermek için sözlerine devam etti:

-Bu zeytinin soframıza nasıl geldiğini biliyor musunuz?
Tarlalarda çalışan yüzlerce Anadolu insanı; kimi bebeğini beşikte bırakmış gitmiş, kimi aç susuz, kimisi de hasta hasta çalışmış. Kamyonlarla şehirlere, uzun yolculuklarda, sıcak soğuk demeden nakliyeciler taşımışlar. Bakkal ve marketlerde satış için çaba sarf edenler, babamızın; parasını kazanmak için mücadelesi, annenizin sofrayı hazırlamak için emeği ve size bu nimeti yollayan Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Sakın ha evlâtlarım bir tanesini bile israf etmeyin. Kurtuluş Savaşı sonrasında yokluk günlerinde bir zeytini üç kez ısırırmış çocuklar!

-Ya bu, peynir ve tereyağı soframıza nasıl geliyor biliyor musunuz?
İneğin bakımı için emek çekenler, yeşilliklere gezdiren çobanlar, sütünü sağmak ve peynir yapmak için zahmet çekenler, tüccarlar, gece gündüz yollarda taşıyan kamyoncular, bakkal ve marketler, satın alabilmek için alın teri döken babanız, size sevgi ile kahvaltı hazırlayan anneniz ve bu nimetleri size ikram eden Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Bir parçasını bile israf etmeyelim yavrularım…

-Ya balı nasıl anlatayım size?
Milyonlarca arının çiçek çiçek dolaşmak için kilometrelerce uçması, peteklerini inşa etmek için zorlu mücadeleleri, ballarını üretmeleri, arıcıların zor ve zahmetli emekleri, tüccarlar, kamyoncular, bakkal ve marketler, size satın almak için gece gündüz çalışan babanız, gece süte katıp içiren anneniz, bu nimetleri hediye eden Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Bir damlasını bile boşa akıtmayalım canlarım…

-Ya mis gibi kokan çıtır çıtır ekmeğin yolculuğunu bilir misiniz?
Tarlada buğday yetiştirmenin zorlukları, değirmencinin un yapmak için zahmetleri, yolların yükünü çeken nakliyecilerin uykusuzlukları, pişirmek için kızgın sıcaklara sabreden fırıncıların emekleri, kazanmak için babanızın, sofraya getirmek için annenizin emeği, Bu ilmi onlara lütfeden Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Bir lokmasını bile çöpe atmayalım yavrularım, bayatlarını dahi değerlendirelim, nasihatim olsun sizlere!

-Ya şu, mis gibi buram buram muhabbet kokan çayı anlatayım mı?
Rize çay tarlalarında çalışan yüzlerce çocuk, genç, yaşlı insan, alım ve satımı ile uğraşan tüccarlar, taşıyan nakliyeciler, bakkal ve marketler, sizi çaysız bırakmamak için çalışan babanız, size çayı usulüne göre demleyen anneniz, içinizi ısıtan bu nimeti nasip eden Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Bir yudumunu bile dökmeyelim. İçebileceğimiz kadar demleyelim, israf etmeyelim gonca güllerim…

-Ya şu sizin çok sevdiğiniz rengârenk reçellere ne demeli?
Meyve ağaçlarının dikimi ve yetiştirilmesi, toplanmasındaki emekler, taşınmasındaki zahmetler, pişirilmesindeki ince sanatlar, korunmasındaki titiz itinalar, satışında emeği geçen işyeri sahipleri, size sevgi reçelleri satın alan sizi canından çok seven babanız, sofraya süslü tabaklarda size hazırlayan anneniz, bunca meyveyi yaratan Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri… Bir kaşığını bile ziyan etmeyelim nur yavrularım…

-Bu aşk kırmızısı domatesler ve bahar rengi yeşil salatalıkları nasıl anlatmalıydı. Derin bir ah çekti!
Tarlada çekilen emekler, zirai mücadeleleri, bakımı, toplanması, nakliyesi, tüccarları, sabahın 3’ünde yola düşen hâl ve pazarcıları, sizlere vitaminsiz kalmayın diye taşıyan babanız, mis gibi salatalar hazırlayan anneniz ve bu güzel renkleri, bu sebzelere hediye eden Allahü Teâlâ {C.C.} Hazretleri…
Bir tanesini bile çürütmeyelim, bulamayan çocukları hatırlayalım evlâtlarım…

Sonra bir an duraksadı anneleri… Bunca hizmeti geçen insanlar için kendisi ne yapıyordu? Utandı! Suçluluk duygusuna kapıldı! Düşündü! O’da çokça Kur’an sohbetlerine katılıyordu, On’lar için dua edebilirdi. Zaten ediyordu ama bundan sonra daha bilinçli dualar edecekti. Belki onca hizmeti geçen ülkesinin bu kıymetli vefakâr, çilekeş insanları için bir nebzecikte olsa vefa borcunu ödeyebilirdi.

Ve bunca nimeti, bunca emekle, evine sofrasına kadar gönderen Mevlâsına nasıl teşekkür edeceğini bilemedi. Sofrada şu da eksik nasıl diyebilirdi ki? Bir zeytin, bir ekmek ve bir çay meğer ne kadar zor şartlarda sofraları onurlandırıyordu. Her kahvaltıda bol bol şükür etmek gerekirdi.

Çocuklar annelerinin yüzünü seyre dalmışlardı. Gözlerinden her sözü anlamadıkları okunuyordu. Ama ellerinde tuttukları her nimete daha bir farklı baktıkları kesindi.

Kahvaltılarını muhabbet içinde bitirdiler. Minicik, günahsız ellerini açtılar ve sofra dualarını okudular. Tüm emeği geçenlere de ayrıca dua ettiler.

Mihrican Ulupınar
mihricanulupinar@gmail.com
18.03.13
03:44




Blog İstatistiklerim...@

  • 833,450 hits
İmam-ı Gazali son nefeste iman üzere ölmek için aşağıdaki duanın sabah namazlarının sünneti ile farzı arasında okunmasının tavsiye etmiştir Bismillahirrahmanirrahim " Ya hayyü ya kayyumü ya bedias semavati vel erdı ya zel celali vel ikram" Allahümme inni es'elüke en tuhyiye kalbi bi nuri ma'-rifetike ebeden ya allahü ya allahü ya allahü ya rahmanü ya rahıymü bi rahmetike ya erhamer rahımiyn"

@Hakkımda…@

15 Kasım 1971/26 Ramazan 1391 Niğde Değirmenli Kasabası doğumluyum.

1977' den itibaren Eğitim hayatımı İstanbul’da tamamladım.

Halen Dünyanın incisi İstanbul’da ikamet etmekteyim.

Biz Mevlamızın İlahiaşkının Hamallarıyız

Tek derdimiz; Mevlamızın Hakiki Kullarından Olabilmek ve Rızasını Kazanabilmek…

Terk-i dünya/ Terk-i Ukba/ Terk-i Terk/ Hiçlik/ Aşk-ı Deryada damla / Kulluk...

Dileğimiz; Son Nefesimizde Şeb-i Arusu yaşayabilmek ve Cennette Cemalullah’ ı müşahade edebilmektir…

Saygı, Sevgi ve Hürmetlerimle…

Mihrican Uymaz Ulupınar

mihricanulupinar@gmail.com

Sahifelerinize ne yazdığınıza dikkat ediniz. Çünkü bu, Rabbinize karşı okunacaktır. Yazık o kimseye ki çirkin söz konuşur. Eğer içinizden biri bir kardeşine içinde çirkin söz bulunan bir yazı gönderse, şüphesiz bu bir hayâsızlık olur. Ya Rabbine karşı kötü söz söyleyenin hâli ne olur?

Bişr-i Hâfî

Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Şub    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  

Arşivler

@Son Yorumlarım@

hakkında fakraczi
hakkında fakraczi

Hoş Geldiniz :)

Bu blogu takip etmek ve yeni gönderilerle ilgili bildirimleri e-postayla almak için e-posta adresinizi girin.

Diğer 719 takipçiye katılın

Follow Ebedi Sevgiliye Doğru on WordPress.com
Çok şükür bugünde Akraba günümüzü @zuhaltu evinde  muhabbet ve Sevgiyle tamamladık. ❤️🌹💝💞💖😍😘🌺☕️ @esraaulupnr @muhteremulupnar @suhedanurbsk @nursenauymaz @ilknuruymz ❤️tubauymaztekin

Twitter Sayfama hoş geldiniz.